Belki de insanlık tarihi kadar eskiye dayanan iktisat ilmi tarihin her döneminde o dönemin şartları doğrultusunda yorumlanmış, bu bağlamda kavramlar üretilmiş ve tanımlanmıştır. Kavramları tanımlamak meselesi göründüğü kadar basit ve yüzeysel bir mesele değildir. Bir medeniyet var oluşunu inançları doğrultusunda şekillendirir. Bunun en başında “varlık” meselesi vardır. Dolayısıyla her medeniyet, inşa sürecine varlığı tanımlayarak başlar. Varlık meselesi daha sonra gündeme gelecek meselelerin mahiyetini ve pozisyonunu belirleyecek öneme sahiptir. Kısacası bir alanda kavram inşa etme ve tanımlama meselesi felsefi bir arka planı bünyesinde barındırır. Doğal olarak iktisat ilmi de tarihsel süreç içerisinde farklı dünya görüşüne ve değer yargılarına sahip medeniyetlerce yorumlanmıştır. Bu, tarihin her döneminde günümüzdeki gibi bir iktisat kavramının varlığından bahsedildiği ve farkında olunduğu anlamına gelmeyecektir. Nitekim iktisadın diğer ilimlerden ayrı, başlıca bir disiplin olma meselesi modern bir meseledir. Oysa yakın tarihimize kadar iktisat siyasetten, siyaset ahlaktan, ahlak politikadan ayrı değerlendirilen meseleler değildi. Mehmet Genç’in tabiriyle bu kavramlar “çayın içerisinde erimiş bir şeker” gibi, diğer bir ifadeyle gömülü ve birbiriyle iç içeydi. Dolayısıyla, tarihin herhangi bir döneminde bir disiplin olarak iktisat her ne kadar toplumda apaçık bir vaziyette kendini göstermese de, o toplumun değerleri içerisinde gömülü bir vaziyette bulunan bir iktisat anlayışından söz etmek mümkün olacaktır.

Ancak tarihte benzerine rastlanmamış bir tecrübe olan medernizm kavramları yeniden tanımlamış ve bir sistem inşa etmiştir. Bu tecrübeden iktisat ilmi de payına düşeni almış; piyasa, para, kâr, sermaye, maliyet, fiyat, değer gibi iktisat ile alakalı kavramlar yeniden tanımlanmış.

Piyasa Kavramı

Piyasa satıcıların mallarını ve hizmetlerini satmak, alıcıların da bu mal ve hizmetleri satın almak için bir araya geldiği pazarı ifade eden bir kavramdır. Piyasa tarihsel süreç içerisinde dönem dönem farklı fonksiyonları ifa etmiştir. Söz konusu bu kavram kimi zaman bir mekanizma olarak kabul edilmiş, kimi zaman da başlı başına bir sistem olarak görülmüştür.  Bu tesadüfi yapılmış bir seçim değildir. Piyasayı bir mekanizma veya sistem olarak görme meselesi de daha önce ifade edildiği gibi bir felsefi temele dayanmaktadır. Söz konusu bu düşünsel temel inanç, değer, varlık anlayışı, örf gibi faktörlerin etkisiyle uzun bir sürede oluşmuş ve toplumda gömülü bir şekilde varlığını sürdüren bir yapıya sahiptir. Toplumlar her ne kadar farkında olmasa da eylemlerini bu düşünsel zemin üzerine inşa ederler. Doğal olarak piyasa kavramı tanımı gereği her ne kadar bir mekânı ifade etmek için kullanılsa da mahiyeti itibariyle farklı anlam yüklemelerine maruz kalmıştır. Buna göre piyasanın bir sistem olarak görülmesi ve kabul edilmesi ona belli görevleri yükleyecekken, bir mekanizma olarak piyasa bambaşka bir noktada konumlandırılacaktır. Bu iki bakış açısından piyasayı tanımlamanın ne gibi farklılıklara yol açacağını kavrayabilmek için piyasa kavramını söz konusu iki noktadan değerlendirmek yararlı olacaktır. 

Bir Sistem Olarak Piyasa

Piyasanın bir sistem olarak ne ifade ettiğini tartışmadan önce sistemin ne anlama geldiğini, neyi ifade ettiğini anlamak gerekmektedir. Nitekim yukarıda da değinildiği üzere yakın tarihte geçirdiğimiz modernizm kırılmasından sonra kavramlar yeniden tanımlanmıştır. Sistem kelimesi basit anlamıyla düzen demektir. Dolayısıyla sistem bir düzeni ifade eder. Örneklendirmek gerekirse iktisat ilmi bir disiplin halinde inşa edildiği süreç içerisinde aynı zaman da bir sisteme de oturtulmuştur. Toplumların yaşayışı, medeniyetlerin varlığı bir sistem dâhilindedir. Bu anlamıyla sistem soyut, karmaşık ve derin bir var oluşu ifade etmektedir. Toplumsal değerlerin gömülü olduğu varsayımıyla oluşan geniş çerçeve sistemi ifade etmektedir. Öte yandan modern dönemde sistem denildiği zaman anlaşılan daha sınırlı, yüzeysel bir varlık yapısıdır. Burada piyasanın bir sistem olarak düşünülmesi varsayımında sistemden anlaşılması gereken modern dönem sonrasında yeniden inşa edilen bu “sistem” anlayışıdır. Bu anlayışa göre sistem katı ve kurallı bir yapıyı ifade etmektedir. Bu sert yapının muhafaza edilebilmesi için, yine sistemin öznesi rolünde olan, insan ve toplum için genel yargı ve varsayımlar belirlenmiştir. Bunlar ışığında kurulan bir sistem belli bir süre varlığını sürdürecektir. Belli bir noktada varsayımlar ve genel geçer yargılar sorgulanmaya başlandığı zaman sistemin katı yapısı buna müsaade etmeyecek, sonuç itibariyle ya o sert yapı bir yerinden kırılacak ve sonu gelecek ya da sistem kendisini sorgulayan bu hamleyi dönüştürmeyi başaracaktır.

Kur’an’da bir sistem olarak İslam ekonomisinden bahsedilmez. Bunun yerine genel nasslar vardır. Bu genel yargılar hayatın her alanını kapsayıcı niteliktedir ve klasik anlamda bir toplumun, medeniyetin inşasında söz konusu sistemin temel taşlarını oluşturur.

Piyasanın bir sistem olarak kabul edilmesi Batı’dan doğan Ortodoks iktisat için geçerlidir. Söz konusu bu varsayım Batı’dan yükselirken kapitalist düşüncenin de yine bu topraklardan doğmuş olması tesadüfle açıklanamayacaktır. Batı’da doğuşu ekonomik faaliyetin tarıma dayandığı dönemlere tekabül eden, Sanayi Devrimi ile birlikte boyut değiştiren kapitalizm iktisatta bireysel faydanın maksimize edildiği, kâra götüren yolda her şeyin mübah olduğu, insan da dâhil olmak üzere maliyet oluşturan her faktörün minimize edilmesi gerektiği vb. ilkeleri benimseyen bir sistemdir. Böyle bir tabloda piyasa iktisadi tüm faaliyetlerin gerçekleştiği pazar yani mekân olmaktan öte bir öneme sahiptir. Bir nevi kutsal, dokunulmaz bir yapıya bürünmektedir. Ahlaki ilkelerin iktisadi işlemleri gerçekleştirmede bir önem arz etmediği bu anlayış biçiminde piyasa bir sisteme dönüşmüştür. Dolayısıyla piyasa alıcı ve satıcının buluştuğu bir yer olmaktan çıkıp üçüncü bir taraf olmaktadır. Böyle bir durumda piyasa, alıcı ve satıcının menfaatine olup olmadığına bakmaksızın kurallar koyacaktır. Bu durumda üçüncü bir taraf olarak piyasanın menfaati ortaya çıkacaktır.

Güç faktörünün devreye gireceği böyle bir yapıda, gücü elinde bulunduran taraf menfaatine ulaşırken zayıf olan ezilecektir. Sürecin bize gösterdiği kadarıyla da gücü elinde bulunduran ne alıcı ne satıcı değil piyasanın kendisi olmaktadır. Sonuç olarak piyasanın kutsandığı, müdahale edilmesinin çok büyük bir günah (!) sayıldığı bir sistem içerisinde bireysel olarak sermaye, iktidar gibi gücü elinde bulunduranlar bunu faydalarını maksimize etme uğrana diğerlerine karşı kullanacaktır. Adaletsizliği beraberinde getirecek bu süreç toplumda çatışmalara, gelirlerde ve yaşam standartlarında görülecek dengesizliklere neden olacaktır. Böyle bir tablo ekonomiyi orta ve uzun vadede çıkmaza götürecek, adaletin tesisi ve felaha ulaşma bağlamında sürdürülebilir olmayacaktır.

Bir Mekanizma Olarak Piyasa

Tarihsel süreç içerisinde incelendiğinde piyasanın bir sistem olarak düşünülmesinin yakın dönemde ortaya çıkan bir kabul olduğu görülecektir. Buna karşın insanlığın iktisadi işlemleri gerçekleştirdikleri ilk günden yakın geçmişimize kadar piyasanın alıcı ve satıcıyı buluşturan bir pazar olarak bilindiği görülür. Yakın tarihimizde piyasanın mahiyeti bağlamındaki bu değişimin tam olarak ne zaman gerçekleştiğini söylemek zor da olsa, bunun anlık değil bir süreç içerisinde meydana geldiğini söylemek daha doğru olacaktır.

Piyasa bir mekanizma olarak algılandığında, kurulu iktisadi bir sistemin belli bir parçası olarak kabul görecektir. Bu durumda piyasanın kendi koyduğu kuralları, piyasa menfaati gibi kavramlar olamayacaktır. Bunun aksine sistemin adil bir şeklide işlemesi için piyasa kendisine verilen fonksiyonu yerine getirecektir. Bir sistem olarak algılanan anlayışta piyasa özne durumundayken, mekanizma olarak düşünüldüğü zaman özne iktisadi sistemin kendisi olacakken piyasa sistem içerisinde bir nesne konumunda olacaktır. Yakın tarihimiz olan Osmanlı Devleti, piyasanın mekanizma olarak işlediği zamanlara güzel bir örnek olacaktır.  Osmanlı Devleti’nin yönünü Batı’ya dönmediği, diğer bir ifadeyle klasik diye bahsedebileceğimiz zamanlarında üretimin amacı tüketim ihtiyacını karşılamaktı. Bir yerde üretilen mallar yine o bölge içerisinde piyasada satılır, eğer fazla mal kalırsa ki bu istenen bir durum değildir, bölgeye en yakın şehirde, oradan da artarsa İstanbul’da satılırdı. İhtiyaç fazlası üretim istenen bir şey değildi. Piyasa denildiği zaman akla gelen insanların alım satım işlemlerini gerçekleştirdiği pazar meydanlarıydı. Öte yandan bugün yukarıda bahsedilen tabloya yeniden dönülmeyi teklif etmek çok büyük ihtimalle karşılık bulmayacaktır. Nitekim gelişen teknoloji, küreselleşen dünya, işlem hızlarının saniyelere düşmesi, artan rekabet gibi faktörler günümüzü o dönemlerden tamamen ayırmaktadır. Ne var ki, o dönemde insanların daha mutlu, sistemin daha adil olduğunu söylesek yanlış olmaz. Bu noktada günümüzde piyasayı yeniden bir mekanizma olarak inşa etme düşüncesinde anlamamız gereken şekli ile değil manası ile geçmişi örnek almak olacaktır.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın