Bânisini Kitâbelerinden Okuduğumuz: Üsküdar Selimiye Cami

Yazan: Meliha Açıkgöz

0
2390

“İstanbul’un da bir Selimiye’si” var diyerek başlamak lâzım gelir herhalde söze. Zirâ Selîmiye deyince akla hemen serhâd şehir Edirne gelir. Lâkin yanı başımızda suriçine göz kırpmak için fethi gören şehir Üsküdar’ımızın bir tepesine edâlı bir hamleyle başmîmâr Mehmed Ârif Ağa döneminde başlanıp Ahmed Nûreddin Ağa’nın başmimarlığı döneminde tamamlanmasıyla kondurulmuş Büyük Selimiye bizleri bekler âgûşuna almak için.

III. Selim tarafından Kavak Sarayı’nın arazisinde tertib ettirilen, bölgeye isminin verilmesi hasebiyle Selimiye olarak adlandırılan ve İstanbul’un modern anlamda düzenlenmiş ilk mahallesi olan bu semt, Samiha Ayverdi’nin ifadesiyle “bir elinde Şeyh Galib’i diğer elinde de Dede Efendi’yi tutan” bestekâr ve şâir olan III. Selim’in hem zarîf rûhunun tecelligâhı olacak bir düzene hem de Nizam-ı Cedîd fikrinin uzantısı olarak gerçekleştirilmiş yeniliğe delâlet etmektedir.

İşte Büyük Selimiye Cami’i de râyihasiyle mest olduğunuz bir serinliğe sahip, sıra sıra evlerin birbirine üstünlük taslamaktan imtinâ ettikleri bir hâlde boyları küt kalmış tertiblerindeki düzenle gözlerinizi yormaz bu yörede. Bir de hâlâ gökyüzünü görebiliyor olmanın verdiği huzurla kaybolurken Selimiye sokaklarında karşınıza çıkar ansınız bütün tantana-i azameti ile bu mâbed…

III.  Selim tarafından 1801-1806 yılları arasında inşa ettirilen mâbedin kapısına durduğunuzda anlıyorsunuz azâmetini. Yükseltilmiş olarak inşa edilen taç kapısına gelip de olduğunuz yerden başınızı kaldırıp baktığınızda bu zerâfet sizi ülpertir adeta. Ve gelip bir mâbedin kapısına durmuş olmak size bir ağırlık verir. Zira artık dünyanın bütün debdebesini dışarda bırakıp sıyrılmalısınızdır beşerlikten. Taç kapı bunun ilk adımıdır, bilirsiniz.

“Selâmun aleyküm üdhulü’l-cennete bimâ küntüm ta’lemûn” der ilk kitabe ve sizi bir selâm ve bir müjde ile karşılar: “Selâm üzerinize olsun! Ancak bilenler olarak cennete girin”. Bir selamı alırken başınızla bir müjdenin de huzurunu heybenize yükleyip kapıdan girerken dünya telâşesinin yükünden arınmaya çalışarak, avluya müdahil olursunuz. Şimdi anlamazsınız belki Selîmiye’nin bize ne demek isteyecek olduğunu ama bir giz saklı olduğunu sezersiniz avlusundaki ulu çınarın sadrında. Onca yaşanmışlığa ettiği şâhitliği, âşıkların, konuşup da boşalanların, susup da taşanların, meczûbların kulacıklarına fısıldadıkları sırlar ile sırlanmış da tek bir lâf etmeden bugüne kalabilmiştir tüm haşmetiyle. Başına üşüşen “mevsimin hâdimi soyguncu kargalar” “bizden yüksekte her şeyi bizden iyi görüyorlar” edâlariyle koca çınarı hiç rahat bırakmazlar. Hoş belki pek çoğu o çınarı artık biraz olsun rahat ettirmek için gelen gidenden, üşüşmüşlerdir başına. Kimbilir…

Resmi kucaklamak için kollarınızı açıp da Selimiye’yi âguşunuza sığdıramadığınızda parça parça nazar etmeye başlarsınız bu nâdîde yapıyı. Önce avluyu çepeçevre saran duvarları görmeye, medresesini bulduğunuzda hangi harâretli münâkaşaların iki öğrenci arasında çözüme kavuşmadan nihâna erdiğine dâir bir hayâl oluşur zihninizde. Muvakkıthânesi, hünkâr kasrı, çınarları, haziresi ve daha nice unsuru ile yekpâre bir vücud meydana getiren bu yapının kuş evlerine iliştiğinde gözleriniz… Ne büyük mutluluk vesilesi ruhunuz için…

Artık cümle kapısına geldiniz. Taç kapıdan girerken ardınıza aldığınız dünya debdebesiyken artık burada bilmeniz lazım gelecek ki bir ulu dergâhın kapısında yüce bir var edenin huzuruna giriyorsunuz. Hem bu mâbedin mimarını hem de o mimarın Mimar’ını görmek faslıdır şimdi… Modern dönemin, zamâne ruhu ile müdâhil olmazsınız artık bu kapıdan içeriye.

Sağınızda solunuzda boynu bükük kalmış son cemâat yerine, mihrabcıklarına ve mükebbirliklerine, Padişah’ın “hilâfet tahtının süsü, yüksek hasletli şah ehl-i sünnetin uyduğu Allah’ın gölgesi” vasıflarıyla övüldüğü bir kitâbeyi daha görüp şöyle bir göz atarken bir ayağınız bu dünyadan çoktan el etek çekmiş hâldedir.

Artık Selimiye’ye müdâhil olduktan sonra buraya dâir olmamak muhal.

Müezzin mahfeline doğru size yol olan merdiven kapılarının üzerinde “Yâ müfettiha’l-ebvâb iftah lenâ hayra’l-bâb” nakşedilmiş kitabelerini görünce kalbiniz de durmayıp bu duayı etmeye başlar : “Ey bütün kapıların açıcısı olan! Bizlere de hayır kapısını aç!”

Bir adım daha öte gittiğinizde görürsünüz Mevlevî muhibbi olan III. Selim’in latîf ruhunu temsil eden aydınlık ile bu aydınlığa eşlik eden çinilerini… Ve de bir sure… “İnnâ fetahnâ leke fetha’m-mübînâ” Cami duvarlarını boylu boyunca sarmalayan bu ayetler vakti o an olmayıp da daha sonra nasîbi başkasında vuku bulacak olan bir duaydı belki…

Ansızın kulağınıza çalınan bir beste Sultan Selim’in ruhundan zuhûr edip de size varan; belki sûzidilâra makamından… Belki bir Dede Efendi bestesi belki de bir şiir Şeyh Gâlib’den sudûr edip de Selim’e varan…

Her şeyin bu kadar yerinde olup da ruha bu kadar işlemesi sizi şaşırtmalı elbet. Zîra insan olmaklığımıza dair fıtratımızın yadırgamayacağı mekanlarda bulunmaktan biz men ettik kendimizi. Topraktan uzaklaşmanın verdiği hasreti, maviyi göremeyişimizin verdiği gurbetliği, yeşili duyamayışımızın verdiği sağırlığı o kadar kanıksâr olduk ki kendimizden vazgeçtiğimizi unuttuk. Zira varın da bir düşünün harîm kısmına gelene kadar tüm bu zaman süreci içerisinde aslında her şey nasıl da tanıdık her şey nasıl da bizlik taşıyor, bilin.

Vâiz kürsüsünde “innemâ yahş’a-lallâhe min ıbadih’i-lulemâ” ve mihrabda “küllemâ dehale aleyha zekeriyya’l-mihrâb” yazan kitâbeleri de okuyup her bir detayı ezberlemeye çalışırken zihnimiz, elimizle yoklayıp mihrabı bir kapının daha açılmasını bekliyoruz. -Hayr kapısının belki…- Ama olmuyor. Duyuyorsunuz ki onlarcası sizi bekliyor bu kapının ardında; sanki o kadar yakınsınız ki bir adım daha atsanız bu dünya ile bir ilişkiniz kalmayacak. Tam da bunun idrâkine vardığınızda anlıyorsunuz bu kapıdan geçmek için tek bir nefesi dahî o adımla götüremeyecek kadar berraklaşmanız gerek. Çünkü “küllü nefsin zâigatü’l-mevt sümme ileynâ turceûn”. Yaradılmışlık emarelerinden soyutlanıp da geldiğiniz bu kapıda artık maddenin bir hükmü kalmaz.

Hazîre : Bir şehrin hafızası. Şâhidi. Sesi. Her ne kadar ölümü şehrin dışında bıraksa da bizi muâsır medeniyetler seviyesine ulaşmak(!) çabası, bizzat sevdiklerimizi kendisine sırladığımız turâb ile ünsiyetimiz kâlû beladan kalma…

Başınızı kaldırıp kubbeye bakın! Sonu gelmeyecekmiş gibi yükselen duvarlar bir kubbe ile son bulduysa da dinleyin bunca edilmiş duayı, sizinkini de bir başkasının kulaklarında yankılanmak üzere emânet ederken gökkubbeye…

Müezzin mahfeline çıkan merdivenleri itmâm ettiğinizde iki mübarek isimle teveccüh buluyorsunuz: “Ya Hazreti Bilali Habeşi” ve “Ya Hazreti İbni Mektûm”. Peygamber Efendimizin kutlu müezzinleri.

Artık müezzin mahfeline geldiğinizde sağınızda hünkâr kasrı solunuzda dört gözle beklenen o cuma selamlıklarından evvel hünkârın soluklandığı, zaman zaman ilmî münzâraların icrâ edildiği meşrûtalara vâsıl olurken müezzin mahfelinin sağında “Allahümme yâ musarrife’l-gulûb sarrif kulûbünâ alâ tâatik” ve solunda “innallâhe hüve’r-rezzâku zü’l-kuvvetil- mübîn” ayetleri mucibince bir müjdenin daha muştusuyla sükûn buluyorsunuz.

“Ey kalplerimizi çekip çeviren Allah’ımız, sen kalplerimizi ibadet üzre çevir” derken uzaklardan bir ezan çalınmaya başlar kulağınıza, “Muhakkak ki sen rezzaksın, apaçık bir kuvvet sahibisin” diyerek belki hiçliğimizi ama bir yandan da bir âlemi sadrında taşıyacak ulvî bir makama hâiz olduğunu bildiğimiz şu insan oğluna veren, herhâlükârda veren Rabb ile hemhâl olma vakti geliverir ansızın.

“Rabbî esera lenî menzile’m-mübâraken ve ente hayru’l-münzilîn” derken gösterilen tevazuyu, “selâmun aleyküm ketebe rabbuküm alâ nefsihi’r-rahmeh”deki ilâhi haberin dinginlik veren muştusunu, “hâfizû ale’s-salâti ve’s-salâti’l-vusta” denirken ki emri, “Elhamdulillah hamden kesîran selâmen kavle’m-mi’r-rabbirrahîm”de bir şükrü eda etmeye çalışan lisânı sezince, III. Selim’in bunca kitabeyi bir araya toplattığı ve İ. H. Konyalı’nın da ifade ettiği gibi “hiçbir camide bu kadar kitabe yoktur. Cami kitabe konusunda rekor kırmıştır.” sözünün hakkını vermek boyunlara borç oluyor.

Bu mâbed her hâli ile dile gelmiş, duymayana aşk olsun! Selîm gibi naif bir o kadar da temkinli sanki bu yapı ki kendisini koca koca duvarların ardına “yalnız nasibi olanlar buyursun” der gibi gizlemiş.

Taç Kapı : Dünyaya bir dur demenin eşiği.

Cümle Kapısı : Huzur-i dergah ile kuruğumuz ünsiyet ve beşerlik cübbesini atmak omuzlardan.

Mihrap Kapısı: Terk-i diyar olmadan bedenden erilmeyecek olan gerçeklikler alemi. Üst akıl. İdrak eşiği.

Ve ulu bir Mabed; her hali ile mağrûr olan.

Kalkın! Şu ölü suyu serpilmiş yüzlerinizi aydınlığa kavuşturun.

Yürüyün! En çok da kendinize varın.

İstanbul’un şâhidi Üsküdar ve Üsküdar’ın yâreni Selîmiye; III. Selim’in lisan-ı hâlinin vücuda gelmiş hali belki de…

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın