Sanal Alamet Sayı 18

Havasını soluduğumuz şu zamanlar, bireysel hayat döngümüzün hibritleştiği, online ve gerçek dünyanın iç içe geçtiği bir dönem. Pandemiden sonra dijitale dönüşümün hayatımıza birçok alanda kolaylıklar getirdiğinin farkına vardık. “Eskiden daha güzeldi” demenin bir faydası olmadığını fark ettiğimizde, içinde bulunduğumuz şartları daha iyiye dönüştürebilme, sanalı kendimize avantaj olarak sunma şansını yakalamış olduk.

Tam da sanal aleme evrildiğimiz süreçte çıkardığımız derginin bir yılı biterken dijital şartları yeni yılımızda nasıl daha iyi kullanabiliriz sorusuna cevap aradık. Sekiz arkadaş, gönül coğrafyalarımıza dalıp çıkarken, belki okuyucularımıza keşfedilmemiş bir kıta sunarız hissiyatıyla; sosyal medyada, bloglarda karşımıza çıkan uzun yazılardan sıkılan okurlarımızla eğlenceli beraberliğimizi devam ettirmek istedik.

Dergimizin ikinci yılında da “zaman kavramı beşerin en kıymetlisi” görüşümüzü devam ettiriyoruz. Bu nedenle biz de vakitleri israf etmeden kısa ve öz şeyler ortaya çıkaralım, toplu taşıma kullanırken okuyalım, izleyelim, kahve içerken müzik dinleyelim, dergilerle tanışalım, beğendiğimiz sayfaları paylaşalım, gitmeye üşenmediğimiz yerleri anlatalım istedik ve hazırlıklara yeni yılda da devam ettik.

Kitaplıklarımızın başına geçip kitaplarımızı taradık, film listelerimizi açtık filmlerimizi yeniden karıştırdık. Müziklerimizi tekrardan dinledik, unutamadığımız parçaları seçtik. Sosyal medyalarımızı, bağlantılarımızı kontrol ettik, paylaşıma açmak istediklerimizi not aldık. Gitmeyi çok sevdiğimiz, manzarasına doyamadığımız sakin ve güzel yerleri gezdik. Tüm bunların her birini yazıya dökmeye devam etmeye karar verdik

Yeni dönemde hangi başlıkları eklemeliyiz? Sorusuna; klasikten uzak, şahsına münhasır yazılar ortaya çıkarmak istediğimiz konuları seçme konusunda ortak bir karara vararak işe koyulduk. Şimdilerde biz, ayda bir düzenli formatımız ile okurumuza yeni keşifler sunmak için içeriklerimizi bir araya getirmeye ilk günkü heyecanımızla devam ediyoruz. Önünüze gelen dergi çalışmamızın işleyiş mekanizması bu şekilde güncellendi. Geriye kalan tek şey sayfayı ilerletip ikinci yılımıza ait yeni içeriklerimizle tanışmanız.

Güzel vakit geçirmeniz ve faydalanmanız dileğiyle, Değerli Okurlarımız…

Editör İşleri: Elif Yavuz

Kendi Halinde Yazarlar: Ayşegül Eroğlu, Ayşegül Taşalan, Betül Ellialtıoğlu, Elif Yavuz, Fatma Zehra Hamarat, Gülbahar Sebetci, Hatice Uysal, Kevser Betül Kurar

Kıyamet Mevsimleri - Ali Emre

Şair Ali Emre’nin kaleme aldığı Kıyamet Mevsimleri Ketebe yayınları tarafından yayımlanmıştır. Yazar, şiirlerini beş başlık altında toplamıştır. “Çocuk: O kuralsız yalan”, “Hınçlı Kızlar Tarihi”, “Kıyamet ve Dirim Sözleri” bu başlıklardan birkaç tanesidir.  Ali Emre, kitabın muhatabının kimi zaman uzun uzun düşünmesini, dertli hale gelmesini, haklı sitemler etmesini istemiştir ve şiirlerini bunu hissettirecek üslup ile yazmıştır. Şair Ali Emre okuyucusunu zorlarken bir yandan da günümüz serbest şiir anlayışının dışına çıkmamayı tercih etmiştir. Çalışkan çocukları, zor hayatlar yaşayan anneleri, kızları, dünya adaletini (!) ve kıyamet gibi konuları şiirlerinde ustaca işlemiştir. Bazen lamba, bazen yorgan diyerek eşyaları konuşturma sanatını da kullanmıştır. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere yazılarına mistik bir hava hakimdir.

Gün yoğunluğunuzu bir fincan kahve ve Ali Emre şiiri ile rahatlıkla bölebilir ve tefekküre dalabilirsiniz. Bol düşünmeli okumalar dileriz.

Doğu Batı Arasında İslam - Aliya İzetbegoviç

Nihilizm Tanrı’nın inkarı değil, Tanrı’nın olmayışına isyan veya -Beckett’e olduğu gibi- insanın olmayışına, insanın imkansızlığına, varoluş şartları içinde gerçekleştirilemez oluşuna karşı bir protestodur.

Medeniyetin, bilimi, gücü ve zenginliği ile insanın mutluluğu meselesini çözmedeki başarısızlığı, bir gün anlaşıldığı ve kabul edildiği zaman, insanlığa büyük bir psikolojik tesir yapacaktır.

Din için yeteneği olmayan bir toplumun, devrim için de yeteneği yoktur. Güçlü devrimci hareketlerin olduğu bölgelerde aynı zamanda dini duygular da hala canlılığını korumaktadır.

Bir Derd-i Adem

Divan edebiyatı şairlerinin aşk derdiyle olan sınavını az çok bilirsiniz. Hem ruha can üfleyen hem de uğruna can verilen bir derttir aşk illeti. Böylesi bir yürek yangınına sebep olan maşuk bazen etten kemikten yaratılmış bir ademoğludur, bazen alemlerin yaratıcısı bazen de yaratıcının “Alemleri onun yüzü suyu hürmetine yarattım.” dediğidir. Edebiyatımızın tozlu raflarından çıkardığımız 6 beyitlik gazelimizde Divan Edebiyatının son büyük şairi olarak nitelendirilen Şeyh Galip’e kulak vereceğiz.

Bağlanıp zülfünde bozdum ahdi de peymânı da

Çeşmini gördüm unuttum, derdi de dermânı da

Şairimiz gazelinin matla beytinde konuya divaneliğini tasvir eden sert bir giriş yapar. Sevgilinin saçlarına bağlanıp artık kendi kendine ne sözler, yeminler ettiyse hepsini bozduğunu; onun gözlerini görünce kimi zaman yaka silktiren kimi zaman şükrettiren bu derdi ve var ise dermanını dahi unuttuğunu söyler.

Merd-i bî-kayda belâ-keşliktedir ârâm-ı dîl

Yoksa çoktan terk ederdim cânı da cânânı da

Gazelin beyitlerine bir göz gezdirdiğimizde belki de beytü’l gazel olarak değerlendirebileceğimiz bu beyit çarpıyor gözümüze. Aşk derdi çekmekten artık olup bitene kayıtsız biri olarak dolanan şair, kendi ve onun gibi nice yiğidin mutluluk kaynağının yine bela çekmek olduğunu; eğer böyle olmasaydı belki de bu dünyadan da sevgilinin gönül mahallesinden de terk -i diyar etmenin onun için hiç zor olmayacağını söyler. Tam bir bela müptelası olan şair can ve canan kelimeleri ile tenasüp yaparken rahatlık ve çile kavramlarını sezdirerek tezat sanatına başvurur.

Çünki derd ehline hep bigânelerdir çare ne

Sen dahi yâd etme Galip sabrı da sâmânı da.

Makta beytinde Galip, dert ehlinin çareye zaten hep yabancı olduğunu yani bu marazdan bir kurtuluş ummamak gerektiğini dile getirir. “Hal böyle iken sabrı da rahatlığı da boşuna anma.” der.

Şeyh Galip kendine adeta “sen hasretle yaşayamazsın lakin seni vuslatta teskin etmez. Bu hal aşıklık alametidir, kabullen, yan ama tütme üstelik de sönme!”der.

Şairimizin kendini böyle perişan edişini, bu aşk ile pürmelal halini görünce aklımıza yine ona ait bir beyit düşüyor. Hemen latifeyle bir nazire edelim:

Nedir bu halin ey Galibâ ki zübde-i alemdin sen

Niçun hoşça bakmadın zâtına, nihayetinde ademdin sen.

Lo Imposible - Kıyamet Günü

Korku filmleriyle tanınmış İspanyol yönetmen Juan Antonio Bayona’nın yönettiği Kıyamet Günü filmi 2004 yılında Hint Okyanusunda gerçekleşen deprem ardından yaşanan tsunami felaketinde o sırada Tayland’da tatil yapan bir aileyi konu alıyor.

Tsunami sırasında hepsi farklı yerlere sürüklendiği için hayatta olup olmadıklarını bilmemelerine rağmen umutlarını kaybetmeyerek birbirlerini aramaya devam eden aile bireylerinin mücadelesi filmin en büyük motivasyonunu oluşturuyor. Maria Belon ve ailesinin yaşadığı gerçek hikayeye dayanan 1 saat 54 dakika uzunluğundaki bu film, en kötü durumlara düşmüş olsalar bile aile bağlarına ve ne durumda olursak olalım yardım etmeye dikkat çekmesiyle de felaket hikayelerinin boğucu atmosferinden bizi çekip çıkarmayı başarıyor. Oldukça samimi ve bir o kadar da sürükleyici bir yapım olan bu filmi izleyicilerimize öneriyoruz.

Son Osmanlılar Belgeseli - Murat Bardakçı

Birinci Dünya Savaşı sonrası birçok imparatorluk hezimete uğradı. Bunlardan biri de Osmanlı İmparatorluğu oldu. Türkiye’de Cumhuriyet ilan edildikten bir süre sonra Osmanlı hanedanı çocuk, anne bakılmaksızın tüm aile sürgüne gönderildi. Kimisi saray dışındaki hayatı hiç bilmiyordu bile. Dışarıda onları bekleyen ve başlarına neler gelebileceği kestirilemeyen bir yola çıkıyorlardı. Murat Bardakçı bu konu hakkında detaylı bir araştırma yaparak aynı zamanda belgesel de çekerek bize önemli bir eser bırakmıştır. Sürgündeki Osmanlı belgeseli üç bölümden oluşmaktadır. Her bölümde Osmanlı hanedanından yüzlerce kişinin hiç bilmediğimiz yaşantıları aktarılmıştır. Padişahların torunlarından birebir dinleyeceğiniz hikayeler kimi zaman sizi şaşırtacak ve üzecektir. Belgesin ilk yayınlanma tarihi 1991 olduğundan ötürü çekimlerin kalitesi düşüktür fakat konu hakkında böyle bir çalışma sadece Murat Bardakçı hocaya aittir.

Bu nedenle belgesel, yıllar geçsede, önemini korumaya devam etmektedir.
Osmanlı Hanedanının son üyelerinin yaşadığı zorlukları bilebilmek ve haklarında varacağımız kanılara sağlam kaynak olabilmesi açısından bu belgesel kıymetli bir eserdir.

Monster - Naoki Urasawa

Dr. Tenma isimli oldukça başarılı bir cerrah, bir gün hastanenin yöneticileri tarafından sürdürülen kirli düzene karşı durarak anne ve babası öldürülmüş başından yaralanmış bir çocuk ilk geldiği için ondan sonra gelen belediye başkanının ameliyatına öncelik vermeyi reddeder ve çocuğu ameliyat eder.

Yaralanmış çocuk başarılı bir operasyon ile kurtulur fakat belediye başkanı diğer doktorun ameliyatından sağ çıkamaz. Belediye başkanını öncelemediği için hastane yönetimi Dr. Tenma’yı bulunduğu pozisyonlardan düşürerek basit bir doktor konumuna getirir. Fakat çok kısa bir süre sonra yöneticiler zehirlenmiş bir şekilde bulunurken yaralanmış çocuk ve sağ kalan ikiz kardeşi de hastaneden kaybolur. Yıllar sonra benzer cinayetlerin işlenmesiyle tekrar gün yüzüne çıkan olayın ardından durumlar gelişir ve Dr. Tenma büyük seçimler yapmak zorunda kalarak bu işi çözmenin peşine düşer. Gizem ve heyecan dolu animeyi okurlarımıza öneriyoruz.

Zendagi Migzara

Hayat içerisinde; neşeyi, hüznü, güzellikleri, zorlukları barındırır. Kimi zaman binbir çeşit güzellik karşılarken bizi, kimi zaman karanlık bir yol çıkar önümüze. Başımıza bir olay gelir mesela. Ama bu olay öylesine canımızı yakmıştır ki artık ne kalkacak gücümüz vardır ne de devam etme isteğimiz. Hal böyle olunca bir dost gelir, sıvazlar omzumuzu şöyle diyerek: “Zendagi Migzara”

Zendagi migzara Afgan dilinde “hayat devam ediyor” demektir ve bu deyiş Afganlıların en fazla kullandığı deyiştir. Evet bir zorluk yaşadın, canın çok yandı, hatta çok yorgunsun. Ama hayat devam ediyor. Ayağa kalk ve mücadele etmeye devam et.

“Zendagi migzara” ifadesi Khaled Hosseini’nin meşhur kitabı Uçurtma Avcısı’nda şöyle geçmektedir:

“…Her şey bir yana yaşam bir Hint filmi değil. Afganların en sık yinelediği deyiştir: Zendagi migzara. Hayat devam ediyor. Başlangıcı, sonu, kemyah, nah-kam, bunalımları, sevinçleri önemsenmeksizin, ağır, tozlu bir kervan gibi ilerliyor..”

البصيرة - Feraset

Feraset kelimesi hakkında hiç düşündünüz mü? Çoğunuz akıl, zeka gibi anlamlara geldiğini söyleyeceksiniz. Haklısınız da. Ama bu kavramlar feraset kelimesinin tam manasını vermeye yetmiyor.

Feraset Arapça “firase” kelimesinden türemiştir. Firase ise “At” demektir. Atın ne ilgisi olabilir bu kelime ile? Çünkü atlar en zeki hayvanlardır. Bu bilgiyi araştıralım.

Atların yaratılışları gereği görme açıları oldukça geniştir. Arkalarını, yanındakileri ve önlerini aynı anda görebilme yeteneklerine sahiptirler. Feraset kelimesine işte böyle katkı sunuyor at sözcüğü. Tek bir kavram, bize böylece dar açıdan bakmaların akıllıca olmadığını, başka görüşlerin dinlenilmeye değer olduğunu, eleştirel bakabilmenin önemini kavratıyor. Velhasıl ferasetli olmak gerek, tek doğru benimkidir diyorsak zekice düşünmekten uzaklaştığımızı bellemek gerek.

Pera Dijital Müze

Taksimde bulunan Pera Müzesi kendi binasında bulunan sergilerin yanı sıra internet sitesinde de birçok dijital sergiye ev sahipliği yapıyor. Fiziki sergiden farklı olarak dijital sergiyi ziyaret etmek ücretsiz!

Sitede 26 farklı dijital sergi mevcut. Her dijital sergi 3 boyutlu bir şekilde bina düzeninde tasarlanmış. Kendinizi fiziki sergideymiş gibi hissetmeniz için eserler duvarlara asılmış.

Yerinizden kalkmadan sergiye gitmek için “Dijital Sergi” butonuna tıklayabilir veya aşağıda bıraktığımız linki ziyaret edebilirsiniz.

https://www.peramuzesi.org.tr/3b-tur/isabel-munoz/

Modern Sanatlar Müzesi

https://www.istanbulmodern.org/tr

Türkiye’nin ilk modern ve çağdaş sanat müzesi olarak anılan İstanbul Modern, Karaköy sahilinde yer alan çok yönlü bir sanat merkezidir. Ev sahipliği yaptığı ulusal ve uluslararası sergilere ek olarak eğitim atölyeleri, sosyal projeler, film programları ve diğer çeşitli etkinlikler ile zengin bir kültür sanat ortamı sunmaktadır. Gerçekleşen faaliyetlerin yanı sıra içerisinde yer alan kütüphane, restoran, sinema, tasarım mağazası ve Boğaz manzaralı terası ile kapsayıcı bir yaşam alanı oluşturmaktadır. Binanın kendi hikayesi ve yapım sürecine dair bilgiler de edinebileceğiniz İstanbul Modern, çeşitli noktalarından deniz ile görsel bir ilişki kurduran yapısı ve sergilenen eserleriyle ziyaretçilerine farklı bir deneyim sunmaktadır. Güncel sergiler Yüzen Adalar, Nuri Bilge Ceylan: Başka Bir Yerde, Hep Buradayız, Renzo Piano: Yerin Ruhu ve Mimarinin İnşası isimlerini taşımakta olup daha detaylı bilgi için web sitesine göz atabilirsiniz.

Keyfin mi Yok Senin? - Spotify / Apple Podcast

“Keyfin mi Yok Senin?” ; hayatı boyunca sürekli okuyan ve okumaktan sıkılmayıp Psikoloji Yüksek Lisans programına da başlayan Esra Kamacı’nın şahsi Podcast kanalıdır.

Bu kanalda öğrenci olmayı çok güzel becermiş bununla birlikte yaşamla arasında kurmaya çalıştığı köprünün bazen ona yokuş olduğu bazense  geçilmeyecek kadar inceldiği zamanlarda, psikoloji okuyan bir öğrencinin hayatla nasıl başa çıktığını dinleyeceksiniz.

Dinlediğiniz her podcast kaydı, masa başından kalkıp ara verdiğinizdeki o bunalmışlık ve işe yaramadığını hissetme halinden sizi alıp götürecek ve “yalnız değilsin benzer şeyleri yaşıyoruz” sözü ve şahsi deneyimleri ile çözüm önerilerinden bahsederek size yumoş yumoş bir rahatlama verecek dost sesi gibi..

Bu çok yeni podcastlerde henüz yayınlanan 3 bölümün en iyi hissettiren yanı ise sanırız anlatıcının dürüstlüğü, toz pembe bir dünya çizmeyişi, acısıyla tatlısıyla kaygılarıyla ne varsa önümüze döküşü.

Anlatıcı Esra Kamacı’nın anlatımında; sürekli sorunlardan söz eden, olumsuzlukları dramatize ederek anlatan şikayet edici bir dil de yok, aksine bu ışıltılı hayatı biz seçtik evet yorulduk, evet kafamızda soru işaretleri var, bazen ne yapacağımızı da bilemiyoruz ama günün sonunda iyi ne yapabiliriz diyerek aksiyon almaya hazır bir pencereden de bakıyor.

 

Meçhule Giden

Geçtiğimiz aylarda yaşanan ve “Lanet devam ediyor” gibi ürpertici yorumlara sebep olan, Ocean Gate şirketine ait Titan denizaltısının Titanic‘in enkazına yaptığı gezi esnasında kaybolup ardından infilak etmesi merakları 1912’nin Nisanında yaşanan o olaya çekti: Titanic faciasına… O gece o devasa gemide ne olmuştu? “Tanrı bile batıramaz” yorumları yapılan, bir mühendislik harikası olarak lanse edilen bu gemi sadece bir görüntü müydü?

Dönemin en hızlı gemilerini yapmakla meşhur şirketi Cunard Line ile sürat konusunda rekabete giremeyeceğini anlayan White Star Line şirketi bu sefer dünyanın en büyük ve en konforlu gemisini yapma iddiasına girişti. 26 ay boyunca inşaatında 11 bine yakın kişinin çalıştığı, uzunluğu 270 metre, genişliği 28 metre ve ağırlığı 50 tonun üzerinde olan bu gemide spor salonu, yüzme havuzu, kütüphane, yürüyüş alanları gibi pek çok mekan vardı. Bir teknoloji harikası olarak görülen bu geminin ilk iki katı su alsa dahi batmayacak şekilde tasarlanmıştı. Acaba gerçekten öyle miydi?

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki aslında Titanic‘te kendi sonunu hazırlayan pek çok hata vardı. Oldukça gösterişli şekilde tasarlanan merdivenler sebebiyle geminin katlarını bölen tavanların alçak yapılması, geminin pruva (ön) kısmında çelik malzemeyi birbirine kenetlemek için çelikten daha dayanıksız bir malzeme olan demir perçinlerin kullanılması, 2223 yolcusu olduğu halde sırf yer işgali ve kötü görüntü sebebiyle yaklaşık 1000 kişiye yetecek sayıda filika bulundurulması gibi bir dizi hata peş peşe geldi. En nihayetinde sisli bir gecede okyanusun üzerindeki buz dağının çok geç fark edilmesi ve kaptan Edward Smith’in panikle dümeni yana kırması neticesinde gemi buz dağına yandan çarptı. Bu, bir gemi için son nokta demekti. Sonucunda 1514 kişi öldü. Enkazı 1985’te Atlas okyanusu Labrador yakınlarında bulunduğunda üzerinde yapılan bir dizi inceleme sonucu geminin çarpmadan sonra ortadan ikiye ayrıldığı ve kıç kısmının okyanus tabanına şiddetle çarpması sonucu yerle bir olduğu tespit edildi. Yani aslında iddia edildiği kadar sağlam değildi.

titanic

Titanic bugünün teknolojisinde bile hala çözülemeyen sırları ile bir ibret timsali olarak suyun dibinde duruyor. Yüzlerce seçkin insanın kayıp cesetleri, kamaralarda onlarca mücevher, ihtişamlı merdivenler, kaptanın can havliyle kırdığı dümen binlerce metre derinlerde hiçliğe doğru yolculuğunu sürdürüyor. Onu oradan çekip çıkarmak ne teknolojik ne de ekonomik açıdan mümkün. Yaşanan Titan Denizaltı faciasından sonra anladığımız kadarıyla yakınından dahi geçmek iddialı şirketleri bile nakavt edecek kadar riskli. Siz de eğer Titanic’i ziyaret edecek tarihsel meraka pardon milyonlara sahipseniz 20 yıl vaktiniz var. Bilim insanlarının öngörüsüne göre 20 yıl sonra bu gösteriş enkazından geriye bir iki parça paslı demir kalacak.

Özkan Uğur - MFÖ

Özkan Uğur denince kimimizin aklına Cennet Mahallesi’nin Beter Ali’si, kimimizin G.O.R.A.’daki Garavel rolü, kimimizin sıra dışı sahne doğaçlamaları, kimimizin aklına ise her zaman tebessüm taşıyan yüzü geliyor. Yani “Özkan abi” öyle ya da böyle her kesimden birçok insana dokunarak geçti bu dünyadan. Her sanatçıya nasip olmayan bir şeydi bu. Akıllara Barış Manço’yu getiriyor bu sevgi seli. Özkan Uğur da tıpkı Barış Manço gibi Türkiye’nin her köşesinde birçok insanın saygı ve sevgisini kazanmıştı. Evli ve bir çocuk babası olan Özkan Uğur uzun süredir savaştığı Lenf kanseri sebebi ile geçtiğimiz yaz, dünya hayatına veda etti. Rahmetli Özkan Uğur’un hayatına birlikte misafir olalım.

özkan uğur

 

Uğur, ailenin beşinci çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Müziğe olan ilgisi ilkokul yıllarında tanıştığı Mandolin isimli enstrüman ile açığa çıkar. Fenerbahçe Lisesi’nde okurken müziğe olan sevdası daha da artar ve arkadaşları ile “Atomik” isimli bir müzik grubu oluşturarak dönemin popüler şarkılarını yorumlarlar. Burada henüz efsane MFÖ grubunun Mazhar’ı ve Fuat’ı ile tanışmamıştır.

Profesyonel müzik hayatına 1970 yılında Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası’nda yer alarak başlamıştı. Zaman zaman bu orkestrada dönemin birçok ünlü ismi ile birlikte çalıştı. 1971’de ise gelecekte MFÖ grubunu bir araya getirecek o üç adam “Kaygısızlar” grubu adı altında bir araya geldiler.

Özkan Uğur, gruba katılmak istediği vakitlerde grupta zaten bir bas gitaristi vardı. Mazhar Alanson “Şimdi iki basımız mı olacak?” diyerek olaya ilk anda sıcak bakmamıştı. Şimdi “MFÖ”de onun yerini bir başkası ile dolduramayız” diyor tabii ki. Özkan Uğur’un pek maharetli oluşu, grupta bas gitar çalan diğer sanatçı arkadaşının gruptan ayrılmasına sebep olduğu söylenir. Daha sonra Barış Manço ile “Kurtaran Ekspresi” grubunda yer almıştır. Bir süre Edip Akbayram’ın Dostlar Orkestrası’nda da çaldı. Selda Bağcan ile Türkülerimiz için bas gitar çaldı. Özkan Uğur, müzik hayatı boyunca birçok ünlü isimle bir araya geldi.

Oyunculuk yapmak da onun için müzik yapmak gibi keyifli bir işti. Hem müzik hem de oyunculuk hayatı başarılarla dolu iken dostu Mazhar Alanson ondan “O kadar şöhretli olup da mütevaziliğini bu kadar koruyabilen çok az insan bulunur.” şeklinde bahsetti.

Müzik hayatında birçok grup ve sanatçı ile çalıştığını bildiğimiz Özkan Uğur en çok MFÖ ile anılıyor. Bu durumu onların tabiriyle “üç doğru adamın bir araya gelmesi” şeklinde açıklayabiliriz. Mazhar Alanson karizması, Fuat Güner ağırbaşlılığının yanında Özkan Uğur enerjisi bu harika kompozisyonun önemli bir parçası olarak yerini almış adeta. Onları Eurovision’un beyaz takım elbiseli adamları olarak da seviyoruz,  O Ses Türkiye jüriliğinde de, elli beş yıllık dostlukları ile örnek oluşlarını da seviyoruz. Hakikaten sanatçı olmak çoğu zaman eserlerin gönülden çıkması ile ilgili oluyor. Tıpkı onların bestelerinin ardındaki anlamlar gibi.

Türkiye’nin bir Özkan abisi oldu. Allah mekanını cennet eylesin.

Barış Manço - Ahmet Beyin Ceketi

Bu ay bir halk ozanıyla buluşturmak istedik sizleri, gitarla terennüm ettiği deyişlerinin birinde der ki;

Tanrı bütün kullara rızkını dağıtırken

Kimi sırtüstü yatar, kimi boşta gezerken

Kul Ahmet erken kalkar, haydi ya nasip derdi

ve mahalleliye dert olan Kul Ahmet’in ceketi bilmecesini çıkarır koyar önümüze. Herkesin gömlek giydiği yerde ceket de nesi? Kahvede koyu muhabbet varken mahalleli arasına karışmayıp erken yatmak niye?

Kul Ahmet biraz da özgürleşmiş öznelerin, akıntıya kapılmayanların, garipsenenlerin ve değeri anlaşıldığında Bey olanların hikayesi. Herkes yoksula üzülür de para bulamazken o ahlakî sorumluluk alır, yaz günü ceket çıkarıp garibin üstüne kefen eder ve ahali anlar ya nasip ya kısmeti..