Sanal Alamet Sayı 11

Havasını soluduğumuz şu zamanlar, bireysel hayat döngümüzü dijitale dökmeye doğru yönelten bir süreç. Yavaş yavaş farkında bile olmadan derslerimizi, etkinliklerimizi, alışverişlerimizi, dostlukla içilen çay sohbetlerimizi ve hatta gezilerimizi bile sanal alemde yapmaya başladık. Bu durumdan ne yazık ki kaçışımızın olmadığını gün geçtikçe daha net gördük. “Eskiden daha güzeldi” demenin bir faydası olmadığını fark ettiğimizde, içinde bulunduğumuz şartları daha iyiye dönüştürebilme, sanalı kendimize avantaj olarak sunma şansını yakaladık.

Dijital şartları nasıl daha iyi kullanabiliriz düşünceleriyle 6 arkadaş, gönül coğrafyalarımıza dalıp çıkarken, belki okuyucularımıza keşfedilmemiş bir kıta sunarız hissiyatıyla, yeni döneme ayak uydurmak insanlara dokunabilmek için ne yapabiliriz diye düşündük. Sosyal medyada, sitelerde, bloglarda karşımıza çıkan uzun yazılardan sıkıldığımızın farkına vardık. Zaman kavramı beşerin en kıymetlisi, bizde bunu göz önünde bulundurarak, vakitleri israf etmeden kısa ve öz şeyler ortaya çıkaralım, evde otururken okuyalım, izleyelim, kahve içerken müzik dinleyelim, dergilerle tanışalım, beğendiğimiz sayfaları paylaşalım, gitmeyi özlediğimiz yerleri anlatalım istedik ve hazırlıklara başladık.

Kitaplıklarımızın başına geçip kitaplarımızı taradık, film listelerimizi açtık filmlerimizi yeniden karıştırdık. Müziklerimizi tekrardan dinledik, unutamadığımız parçaları seçtik. Sosyal medyalarımızı, bağlantılarımızı kontrol ettik, paylaşıma açmak istediklerimizi not aldık. Gitmeyi çok sevdiğimiz, manzarasına doyamadığımız ve çok özlediğimiz mekanları hatırımıza getirdik. Dergilerimize elimiz değdi ve bunların her birini yazıya dökelim istedik.

Nasıl yapmalıyız? Sorusuna; klasikten uzak, uzun uzadıya gitmeyen, yazarken zevk aldığımız ve şahsına münhasır yazılar ortaya çıkarmak istediğimiz konusunda ortak bir karara vararak işe koyulduk. Şimdilerde biz, ayda bir düzenli formatta okurumuza yeni keşifler sunmak için içeriklerimizi bir araya getiriyoruz. Önünüze gelen çalışmamızın işleyiş mekanizması bu şekilde. Geriye kalan tek şey sayfayı ilerletip içeriklerimizle tanışmanız.

Güzel vakit geçirmeniz ve faydalanmanız dileğiyle, Değerli Okurlarımız…

Genel Yayın Yönetmeni: Kübra Taşdemir

Editör İşleri: Elif Yavuz

Kendi Halinde Yazarlar: Ayşegül Eroğlu, Ayşegül Taşalan, Betül Ellialtıoğlu, Elif Yavuz, Esra Kamacı, Fatma Zehra Hamarat, Gülbahar Sebetci, Kevser Betül Kurar

Cumhuriyetin ilanından sonra 1945 yılında alınan yasa kararıyla 10. aya Ekim ismi verilmiştir. Ekim ayının kelime kökeni -ekme fiilinden gelmektedir. Bunun sebebi, Türkiye’de ekim ayı tarlaların sürülüp ekilme ayı olmasındandır. 1945’ten önce 10. Ay için Tişri, İlk Teşrin, İlkteşrin ya da Birinci Teşrin gibi farklı isimler de kullanılmıştır. İngilizce de Ekim ayının karşılığı olan “October” kelimesinin kökeni ise Yunancaya dayanır. Octo- kökü 8 anlamına gelmektedir. Çünkü Roma takviminde October 8. aydır. Ekimde ilgi çekici özel günlerden bazıları şunlardır: 1 Ekim dünya yaşlılar günü, 9 ekim dünya posta günü ve 10 Ekim dünya ruh sağlığı günü.

Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan

Anayurt Oteli, ilk baskısı 1973 yılında Bilgi Yayınevi’nden çıkan bir Yusuf Atılgan romanıdır.

Yapıtta “Zebercet” karakterinin işletmeciliğini yaptığı otele bir gece gecikmeli Ankara treni ile gelip ertesi gün giden bir kadının ardından karakterde başlayan içsel hesaplaşma, yalnızlık, öz yetersizlik ve bunalım nöbetleri konu edilir. Romanın geneline hakim olan kasvetin ve karakterdeki ciddi ruhsal sıkıntıların okuyucuya tezahür etmesi için betimlemelere, iç monolog, bilinç akışı gibi tekniklere sıkça yer verilir. Ana karakterin zihninden ve eylemlerinden başka ne kayda değer bir kişi ne de bir olay ön plana çıkar. Zebercet’in psikolojik sorunları ve takıntıları sebebiyle diğer insanlardan ayrıksılığına ve o gizemli kadının muğlak rüzgarıyla hayattan kendini tamamen soyutlayışına, kendi içinde kurup kendini acımasızca yargıladığı mahkemelere tanık oluruz. Nihayetinde bu mahkemelerden pek hazin bir karar çıkacaktır…

Roman 1987 yılında usta yönetmen Ömer Kavur tarafından aynı adla filme dönüştürülür. Zebercet karakterine ise Macit Koper hayat verir. Ekim ayında kaybettiğimiz değerlerden olan Yusuf Atılgan’ın bu yalnızlık destanını okumanızı ve kitaptan uyarlanan filmini izlemenizi tavsiye ederiz.

Seyrek Yağmur – Barış Bıçakçı

“Bir pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti.” cümlesiyle başlayan hikayede doğrudan Rıfat’ın düşünce dünyasına dalıyor okuyucu. Bir kitap dükkanı sahibi olan ana kahraman Rıfat, alışılageldik duygular ve olaylarla boğuşurken sakince kendini arayan, kendi halinde bir adam. Çok uzun cümleler kurmadan Rıfat’ın insana, topluma, yaşama, aşka, ölüme dair düşüncelerinin serpiştirildiği ve çok uzatılmış bölümleri olmayan 100 sayfalık bir roman Seyrek Yağmur. Yavaş yavaş yağan yağmurun fark ettirmeden ıslatması gibi Barış Bıçakçı, satır aralarına üzerinde düşünme fırsatı verecek izler ve arayışı metnin dışında devam ettirmek için metinlerarasılık ile türlü kılavuzlar eklemiş.

Bir sonbahar günü sararmış yaprağın üzerine düşen yağmur damlalarının sesini dinleyen okuyucularımıza Seyrek Yağmur kitabını tavsiye ediyoruz.

Sevgilerde – Behçet Necatigil

Behcet Necatigil; şair, öğretmen ve çevirmendir. Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerinden olan Behcet Necatigil’in 1976 yılında yayınlanan Sevgilerde kitabını serin bir pazartesi günü kahvenizle beraber içinizi ısıtması için öneriyoruz. Kitaba da ismini veren Sevgilerde şiirini ise sizlere armağan ediyoruz.

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı

Sinemadan Minik Dostlarımıza – TAY

TRT yapımları çocuklar için 23 eylülde vizyona girecek “Tay” 3D animasyonun lansmanını geçtiğimiz ayda gerçekleştirdi. TRT Ortak yapımları tarafından hazırlanan filmin yönetmenliğini TRT Çocuk çizgi filmleriyle tanıdığımız Nurullah Yenihan, senaristliğini Betül Yağsağan Birgören, yapımcılığını ise Mustafa Emre Tülün üstleniyor. Senaryosu ile kurgusunda psikologlar ve gelişim uzmanlarının da yer aldığı filmde Hz. Muhammed’in İslam tarihinin dönüm noktası olan hicret yolculuğu dönemi işleniyor. Hikayesi bir tay üzerinden işlenen filmde annesini arayan safkan olan Riyah’ın, peşindeki hırsızlardan kaçarken tanıştığı ihtiyar deve Jabal ile birlikte Medine’ye doğru çıktığı yolculuğu anlatılıyor.

3D animasyon türündeki sinema bu hikayesiyle çocuklarda fedakarlık, umut ve sevgi gibi kavramların pekiştirilmesi, peygamber sevgisinin aşılanması hedefleniyor. Ekim ayı boyunca vizyonda olan bu değerli filmi minik dostlarımıza ve çizgi severlere öneriyoruz.

Manchester by The Sea- Kenneth Lonergan

Hayatımızda bazen türlü nedenlerle ilkbaharı yaşarız. Aşık oluruz, yeni bir işe, yeni bir projeye başlarız, tüm dünyamızı değiştirecek yeni biriyle tanışırız, ailemize yeni bir üye katılır, tüm dünyamız bir anlığına yeşillenir, çiçeklenmeye başlar. Ama bazen hiç beklenmedik bir anda sonbaharı da yaşarız. Her şey en canlı noktasındayken, tam mutluluğu bulduğumuzu düşünürken çiçekler aniden solarak yeşillikler sapsarı kesilir. Mutluluk olarak addettiğimiz ne varsa elimizden kayıp gitmiştir. Manchester by the Sea filmi de aslında tam olarak tarifini ettiğimiz şekilde öncesinde bu ilkbaharı yaşamış bir karakterin daha sonrasında yaşadığı bu sonbahar halini anlatıyor. Lee ve Randi çifti Lee’nin yaptığı korkunç bir hata ile ortaya çıkan yangın sonrası elim bir biçimde tüm çocuklarını kaybederler. Bu acıya daha fazla dayanamayan çift boşanır ve yaslarını ayrı bir şekilde tutmaya devam ederler. Bu süreç ikisi için de tarifi imkansız bir zorlukta yaşanmıştır.

İkisinin kaderleri yıllar sonra Lee’nin abisi Joe’nun vefatıyla yeniden kesişir. Bu kesişim onların da bu acı dolu olay sonrası ne kadar değişip dönüştüğünü bize gösterir ve yeni bir yas süreci üzerinden yeni Lee’nin bir kayıpla nasıl başa çıkmaya çalıştığına da şahit oluruz. Hayatımızdaki değişim sürecinin yaşadığımız duygular üzerinden oluşunu da usta bir şekilde ifade etmiş bu filmde sanıyorum ki kaybettiği bir sevdiğinin ardından yas tutmuş her insan, kendinden bir şeyler bulacak ve filmin ruhunu derinden hissedecektir.

Mandariinid – Mandalina Bahçesi – Zaza Urushadze

Arkadaşınız filmin müziğini iletir ve ekler -bunu dinlemelisin! Müziğin 1992 yılındaki Gürcü-Abhaz Savaşını işleyen bir filme ait olduğunu okuyunca şaşırdım. Bu güzel müziğin ve gülümseten hoş kokulu turuncu mandalinaların savaşla ilgisi ne olabilirdi?

2013 yılında yayına giren Gürcistan yapımı filmin yönetmenliğini Zaza Urushade üstleniyor. IMDb puanı 8,2 olan Mandariinid, savaş bölgesinde bahçesindeki mandalinaları toplamak için kalan iki adamın hikayesi. Estonya -Gürcistan ortak yapımı sinema filmi Mandalina Bahçesi daha önce izlediğimiz savaş konulu filmlerden çok daha farklı. Bu hikâyede bir arada yaşama pratiği ötekine nefretin yerine, öteki görülen “insanı” Gürcü, Kafkasyalı, Estonyalı vs. her türlü kategoriden vareste bir şekilde yalnızca bir özne olarak tanıyabilme fırsatı sunuyor. Filmin en çarpıcı diyalogu da insan olmanın nereli olduğundan bağımsız tek başına bir anlam olduğunu, savaşın bir milletin tüm fertlerine mal edilecek bir nefret doğurmayabileceğini gözler önüne seriyor:

“Yani oğlunu Gürcüler mi öldürdü?

+Evet, ama ne fark eder

-Nasıl yani, oğlunun mezarının yanına bir Gürcü gömdün.

+Ahmed, fark eder mi?

-…

+Cevap ver!

-Hayır, fark etmez.”

90 dakikalık bir film sizi, bir sonbahar günü Kafkas dağlarının puslu havasında mandalina sepetleri arasında yalnız başına oturan Ivo’nun yanına götürüyor..

Dizi – Yedi Güzel Adam

Sonbahar mevsiminde günler haftalar birbiri ardına geçerken, asil bir ölümü resmeder gibi düşerken yapraklar, hayatın koşuşturmacasına kısa bir süre ara verip izleyebileceğiniz güzel bir dizi. 1950 ve 1970 yıllarının Kahramanmaraş’ında geçen hikayede Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Akif İnan, Ali Kutlay ve Alaeddin Özdenören’in yani yedi güzel şairin hayatı anlatılır.  Anlatılanlar yedi şairin biyografisinden çok, lise hayatında başlayıp uzun süre devam eden bir dostluk kardeşlik hikayesidir. Şairlerin yaşadıkları olayları ele alırken aslında onların da insan olduklarını hatırlatır bize dizi.

Tüm bunların yanında o dönemde gerçekleşen sağ-sol, alevi-sünni dini/siyasi çatışmalarının ülkede bıraktığı derin izler de kahramanların yaşantısıyla birlikte anlatılır. Yedi Güzel Adam ‘ı tanımak, 1950 ve 1970 yıllarındaki Kahramanmaraş’ı öğrenmek isterseniz 39 bölümlük bu dizi sizin için önerilir.

The Socıal Dılemma - Sosyal İkilem

Hashtag, #sonbahar geldi! Dökülen yaprakların fotoğrafını çekip hemen instagram’a mı koysak? Yoksa esen serinletici rüzgara dair bir tweet mi atsak? Pinterest’ten sonbahar kombinlerine bakıp kendimize bu mevsimi yansıtan bir tarz mı oluştursak? Günlük hayatımızdaki koşuşturma içerisinde bazen kafamızı dağıtmak için, bazen haberleşmek ve gündemden haberdar olmak için, bazen ise diğer insanların hayatlarını merak ettiğimiz için sıklıkla telefonu elimize almış bulabiliyoruz kendimizi. Biz elimize almasak da yanı başımızda duran telefondan gelen bir bildirim tek başına da merakımızı cezbederek bizi kendine yöneltecek bir güce sahip olabiliyor. Bundan 20 yıl önce bahsettiğimiz bu güce sahip dijital unsurların olmadığını hayal etmek oldukça zor. Sosyal İkilem isimli belgesel, insanın gelişim hızından çok daha hızlı bir şekilde gelişen son dönem dijital devrimlere eleştirel bir gözle yaklaşıyor. Her şeye bu kadar hızlı ve kolay ulaşabildiğimiz bu zaman, araştırmaya ve öğrenmeye meraklı her bir birey için büyük bir imkan çağı şüphesiz. Fakat aynı zamanda bizi dikkat odağımızdan uzaklaştıran, yanlış bilgi yayılımını daha da kolaylaştırıp hızlandıran, toplumdaki kötü amaçlı eylemleri daha da yaygınlaştırmaya müsait bir tarafı da var maalesef. Bu belgeselde, dijital çağın icadıyla hayatımızda ortaya çıkan büyük problemler irdelenerek sosyal medyanın üzerimizdeki kontrolü üzerine ciddi eleştiriler yapılıyor. Sosyal medyayı daha bilinçli tüketmek isteyen kişilere bu belgeseli izlemelerini tavsiye ediyoruz.

Ulak

10 Şubat 2017’de, teknolojinin henüz bu kadar yaygınlaşmamış zamanlarından günümüze kadar, “Doğadaki İnsan” belgeselinden tanıdık Serdar Kılıç’ı. Doğanın kendi kendine yetebileceğini, insanlık için ne kadar değerli olduğunu deneyimleyerek seyirciye aktaran Serdar Kılıç 280 bölüm boyunca belgesele farklı bir açıdan yaklaştı. Şimdi ise aynı açının farklı bir boyutunu seyircilerine Ulak ile sunmaya devam ediyor. Bu kez doğada yaşayan insanların tecrübelerine, şehirden bağını kopararak doğayla oluşturdukları ilişkiye kamera tutarak ortaya çıkanları seyircisiyle paylaşıyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde şehirden uzak, ihtiyaçlarının neredeyse tamamını doğadan karşılayan ve aynı bilinçle kendilerinden de doğaya bir şeyler veren insanları bularak onların hikayelerini ekrana taşıyor.

Serin günlerde soğuk betondan binalarımızda otururken unuttuklarımızı, kıymetini bilmediklerimizi ve teması kopardıklarımızı yeniden hatırlamak için Ulak belgeselini izlemeyi herkese tavsiye ediyoruz.

Fotoğrafçı Mehmet Özcan

Iğdır’da doğup büyüyen Mehmet Özcan içimizden biri. İstanbul’a maddi zorluklar içinde okumaya gelen ve okulunu bitirip memleketine dönerek Anadolu’nun bağrında yaşamayı tercih eden bir insanoğlu. Mehmet Özcan okulunu bitirdikten sonra evine döndüğünde çevresindekilerden farklı bir uğraş içine girdi ve memleketindeki çocuk portrelerini çekmeye başladı. Fotoğrafları çekerken soğuk bir kış gününde fark ettiği bir ayrıntının 20 bin çocuğun yüzünü güldürme sebebi olacağını kim bilebilirdi ki. Ayakkabı deliğinden fırlamış küçük bir parmak Mehmet Özcan’ın çocuklar için ayakkabı yardımının başlangıcı oldu. O küçük delik tüm Türkiye’de fark edildi ve kısa bir sürede 20 bin çocuğa ayakkabı dağıtıldı. O günden sonra Mehmet Özcan yine herkesten farklı olarak memleketinde yaşamaya devam etti ve doğunun o samimi yüzünü kadrajından dünyaya sergiledi.

Kameranın çektiği kimi zaman gülen minik bir yüz oldu, kimi zaman sınırı çizilmemiş tarlalarda çalışan bir kadının nasırlı elleri kimi zamansa da el ele tutuşan amca ve teyzenin yıllanmış mutluluğu oldu. Yıllar ve çekilenler değişti fakat o fotoğraf makinasının ardındaki samimiyet hiç değişmedi. İşte sizin için Mehmet Özcan’ın renkli dünyasından birkaç fotoğrafı içeren hesabın linki…

Podcast - Bir Yaşam Felsefesi Olarak Girişimcilik

İnanç Ayar’ın günümüzün en önemli kavramlarından olan girişimcilik kavramını ele aldığı podcasti sadece girişimcilik ile ilgilenenleri değil, sanat edebiyat felsefe gibi pek çok alandan beslenmeyi seven herkese hitap ediyor. Her ne kadar pergelin sivri ucu girişimcilik kavramı ve girişimci kimliği üzerine odaklansa da birçok alandan, ebeveyn olmaktan, hayatın içinde bir birey olmaktan beslenen geniş bir alandan bahsediyor.

Bir Yaşam Felsefesi Olarak Girişimcilik, girişimcilik dünyasına adım atmak isteyen aday girişimcilerin “girişimci nasıl biri olmalı?” sorusunun yanıtını bulabileceği bir podcast.

Fakat kendisini farklı ve özel kılan, dinleyicilerine direkt girişimci olmayı aktarmak yerine dinleyicinin zihnen, entelektüel olarak ve daha birçok parametre açısından girişimci olmaya hazır olup olmadığını anlatması.

Sosyal Medya Postu - ETİMOLOJİ

Etimoloji, “Kelimenin yara olduğunu öğreten bilim.” tanımıyla paylaşımlar yapan bir sosyal medya hesabı. Postları kelime kökenlerine atıfla anlamın izini sürerken manayı hissettirmeyi de ıskalamıyor. Kimi zaman bir fotoğrafın altına birkaç satır notla “dur ve düşün!” Eylemini gerçekleştiriyor. Bu postta yağmurlu bir sonbahar gününde yürürken dalıp gidişlerimizi, bizi kamburlaştıran düşüncelerimizi hatırlıyoruz. Ve yağmur sonrasında topraktan etrafa yayılan hoş rayiha gibi bu yürüyüşler de. Kavgalarımızı belki kızgınlıklarımızı, kırgınlıklarımızı ve sonunda içimizdeki insanı anlıyoruz ve diğerlerini. Bu anlayışla da arınma, kendine geliş ve hoş bir rahatlama hali kaplıyor bizi…

Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi - Sergi

Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi, 2005 yılında açılmış ve Türkiye’de benzeri bulunmayan bir bahçe. Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi eğitim araştırma merkezi, herbarium, seralar ve laboratuvarlar gibi çeşitli birimlerden oluşuyor. Bahçe, konum olarak Yenikapı Mevlevihanesi, Halveti dergahı, farklı din mensuplarının mezarlıkları ve hastanelere yakınlığıyla mistik ve manevi bir atmosfer üzerinde yer alıyor. İçerisinde 700’den fazla tıbbi bitki bulunduran bahçe, 17. İstanbul Bienali kapsamında bu bitkilerin geçmişte ve günümüzde insan sağlığı için taşıdığı önemli rolü ziyaretçilerine aktarıyor. Bahçedeki bitkilerin büyük bir kısmı etiketle isimlendirilmiş olup, üzerlerindeki karekod sayesinde daha detaylı bilgiye erişim imkanı sunuyor.

Sonbaharın tadına doğa ve çeşitli bitki türleri eşliğinde varmak isteyenler için 17. İstanbul Bienali’nin duraklarından biri olan Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi ziyaretçilerini bekliyor.

Swedısh Coffee Poınt - Cihangir

Kahverenginin açık, kapalı her tonunu ve serin havasını içimizde hissettiğimiz bu Ekim günlerinde aklımıza gelen ilk ikili; kitap ve kahve olur herhalde. Okul ve iş çıkışı rahatlayacağımız, küçük çalışmalar yapacağımız ve bu ikiliyi tadımlayacağımız anlar kollarız. Tabi bunlar içinde kendimizi evimizde gibi hissedeceğimiz mekanlara ihtiyaç duyarız. Işte burada karşımıza İstanbul’un Cihangir semtinde bulunan Swedish Coffee Point çıkıyor. Her ne kadar modern bir dizaynı da olsa İsveç’ten gelen kahve kokuları, rahat koltukları, samimi çalışanları, ev yapımı tatlıları ile müşterilerini evlerinde gibi hissettirmeyi başarıyor. Mekanın tıpa tıp aynı tasarımı ile iki şubesi de İsveç’te bulunuyor. İsveç’e özel Zoegas markalı kahvelerini kavuruyorlar ve tadanlar bunu beğendiklerini söylüyor. Kahveli vakitler dileriz.

Sedir Kitap Kahve

Üsküdar’ın gözde sokaklarından biri haline gelen uncular sokağı rengarenk ve birbirinden güzel yeni mekanlara ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Hem dünya mutfağının lezzet duraklarını hem de oturup çalışabileceğiniz sakin mekanları bulunduran uncular caddesinin yeni kitap kahvesi Sedir Kitap Kahve geçtiğimiz eylül ayında açılışını yaptı. Üç katlı olan mekanın alt katı atölye çalışma alanlarını andırırken, diğer katları ise geniş alanlara sahip. Üst iki katı kütüphane şeklinde tasarlanan kitapçı dükkanının alt katı daha çok sohbet-dinlenme alanı olarak tasarlanırken üst katı ahşap tasarımlı çalışma bölümlerinden oluşturulmuş. Adeta bir kitap sayfasındaki tarihi bir kitabevi tasvirinin canlı haline bürünen mekan; ışıklandırmalarının sofuluğuyla, tasarımın sade ve ahşap tercih edilmesinin verdiği ferahlığın birleşmesi ziyaretçisine sakinlik veriyor. Kitapsever arkadaşlarınızla sürekli karşılaşacağınız bu mekanı, turuncu bir ekim günü küçük bir masada çalışmak ya da sokağın seyrine dalmak isteyen okuyucularımıza öneriyoruz.

Yıldız Parkı ve Korusu

Beşiktaş ile Ortaköy arasında, Yıldız Sarayı’nın alt tarafında yer alan ve Osmanlı döneminde imparatorluk bahçesinin bir parçasını oluşturan Yıldız Parkı bugün Boğaz’a hakim konumuyla ziyaretçilerine şehir merkezinin karmaşasından uzaklaşmak için bir kaçış fırsatı sunuyor.

Ağaçların kışa hazırlık yaptığı sonbaharda dökülen yaprakların ve serinleyen havanın tadını çıkarmak adına Yıldız Parkı keyifli bir alternatif oluşturuyor.

Muhteşem doğanın sunduğu renk cümbüşü, şelaleler, göletler, kuşlar ve farklı ağaç çeşitleri arasında yürüyüş yapabilir, piknik masalarını kullanabilir veya korunun içerisinde bulunan köşklerdeki yeme-içme imkanlarından yararlanabilirsiniz.

Yedigöller Milli Parkı – Bolu

Yedigöller Milli Parkı Karadeniz bölgesinde bulunan Bolu’nun 42 km. kuzeyinde Zonguldak’ın güneyinde yer alıyor. Yedigöller havzası 1642 hektar büyüklüğündedir ve 1965 yılında milli park olarak devlet tarafından korumaya alınmıştır. Bu Milli parkta Büyükgöl, Seringöl, Deringöl, Nazlıgöl, Küçükgöl, İncegöl ve Sazlıgöl olmak üzere yedi adet göl bulunur. Bu göllerin yanında çok sayıda bitki türü içeren geniş bir ormana sahiptir. Kapankaya Manzara Seyir Yeri’ne çıkarak Milli Park’ın içerisinde bulunan gölleri ve doğal güzelliklerini izleyebilirsiniz. Ekim ayında sessiz, sakin, huzur dolu bir ortamda yürüyüş yapmak , piknik yapmak, fotoğraf çekmek ve sahip olduğu doğal güzellikler içerisinde tefekküre dalmak isterseniz Yedigöller Milli Parkı sizin için önerilir.

Etkinlik

Soğuk geçirdiğimiz günler; empati duygumuzu da harekete geçirmek ve unuttuklarımızı hatırlamak için bir uyarıcı niteliğinde.  Parmak örgüsü ipi satın alarak, yanımıza arkadaşımızı/kardeşimizi/annemizi çağırıp “gelin de birlikte üşüyen kardeşlerimize yelek ve atkı örelim” diyeceğimiz zamanlar olmalı bu zamanlar.  Bunları uzak yerlerdeki insanlara nasıl mı göndereceksin? Yaşadığın yerde bulunan güvenilir derneklerde bu işin idarecisi bile olabilirsin. Evde olduğumuz akşam vakitlerinin veya hafta sonlarının bir saatini buna ayırmak hepimize iyi gelecek. Kendinize de örmeyi unutmayın. Mühim olan üşütmeyelim içimizi 🙂

Uzay Tabutları

4 Ekim 1957’de SSCB ilk yapay uydu olan Sputnik’i uzaya fırlatarak ABD ile aralarında başlayacak uzay yarışının fitilini ateşlemiştir. Bu tarihten itibaren iki ülke uzayın herhangi bir yerinde kendi bayraklarını dalgalandırabilmek için galibiyet hamleleri yapmaya başlamışlardır. Zamana karşı bu acele yarışları ise trajik sonuçlar doğurmuş, pek çok insanın feci bir şekilde hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.

Bu yarışta ilk kayıp SSCB’den verilmiştir. Kozmonot Vladimir Komarov, Soyuz 1 ile uzaya gönderilecektir. Ancak bineceği mekiğin bu göreve yetince hazır olmadığı mühendislerin de malumudur fakat Komarov’un itiraz hakkı yoktur. Ayrıca görevi reddederse yerine yakın arkadaşı Yuri Gagarin gönderilecektir. Komarov ise buna hiç razı olmaz. Sonu baştan belli olan bu yolculukta işler tam da tahmin edildiği gibi olmuştur. Soyuz 1’in panelleri açılmamış, antenleri bozulmuş, araca uzaktan müdahale şansı kalmamıştır. Uzay aracını yörüngeden dünyaya güçlükle konumlandıran Komorov’un atmosferi geçtikten sonra bu defa paraşütleri açılmamış, Rus kozmonot yanarak ve parçalanarak ölmüştür. Bu ölüm yolculuğunun son anlarında Sovyet başbakanı Aleksei Kosiygin, telsizden Komarov’a ülkesinin onunla gurur duyduğunu söylemiştir.

Aradan yıllar geçmesine rağmen yarışın diğer takımı için de olaylar benzer gelişmiştir. ABD’nin Challenger isimli uzay mekiği kalkıştan 73 sn. sonra infilak etmiştir. Mekiğin yakıtının bulunduğu hidrofor bölümünü diğer kısımlardan ayıran kauçuk soğuk havalarda esnekliği kaybeden bir yapıdadır. O gün de hava çok soğuktur. Mühendisler mekikte bir hidrojen sıkıntısı olabileceğini bildirse de bu yolculuk dünya basınına duyurulmuştur ve iptal edilemeyecektir. Malumun ilamı diyebileceğimiz bu sızıntı sonucu mekik 7 kişilik mürettebatıyla Atlantik Okyanusu’nun sularına karışmıştır.

Tekerrür eden tarih göstermiştir ki ne bilim ne uzay ne su ne de ateş korkunçtur. Korkunç olan insanoğlunun hırsları ve geri çekilmeyi bilmeyen yanlarıdır. Bilimde her şey net iken insanlığın aşmaması gereken sınırlar konusunda her şey belirsizdir.

Hüzün, Ölüm, Tarancı

Cahit Sıtkı Tarancı edebiyatımızın başlıca şair ve yazarlarından biridir. Edebi kişiliği ile ilgili bilgileri ders kitaplarından bulabilirsiniz. Bu yazıda ise onun hüzün çiçekleri ile bezenip mahcubiyetle tomurcuklarını dökmüş dallarına konacağız.

Tarancı, 4 Ekim 1910’da Diyarbakır’da doğar ve yine Ekim ayının 14’ü 1956 yılında Viyana’da ölür. Onun hüzünlü yanlarından biri kendini fiziksel açıdan çirkin bulmasıdır. Hoşlandığı kadınlara açılamaz, kendini daima tercih edilmez bir erkek olarak görür. Galatasaray Lisesi’nde okuduğu yıllarda arkadaşlarına sevgililerinden mektup gelirken o kendi kendine yazdığı mektupları sevgilisindenmiş gibi anlatır. En yakın arkadaşı Ziya Osman Saba bile onun herhangi bir kadınla romantik ilişkisine şahit olmamıştır. Sonraları akrabası Vedat Günyol’un kız kardeşine aşık olur ancak bunu dillendiremez. Yıllar sonra hayat onu ölüme doğru sürüklerken Paris sokaklarında bunu Vedat’a itiraf eder.

Gün gelir; felç onun vücudunu, belleğini, dilini, kalemini tarumar eder. Şifa için İstanbul’a, Ankara’ya oradan da bir umut Viyana’ya sürülür durur. Felçli elleri ile tutamadığı kadehi için duygulanır, “Orhan (Veli) gibi oyalanmadan, vaktinde gitmeliydik bu dünyadan” der.

Yaşamı boyunca tüm eğitimini bir kenara itip peşinden durmaksızın koştuğu şiiri de yazamaz olur. Hafızasıyla birlikte kelimeleri de yitip gider. “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder.” Der ama henüz 46 yaşında ve memleketinden uzakta gözlerini kapatır.

Memleket İsterim şiirindeki ütopyasına kavuşabilmiş midir, bilinmez ama umarız ki  Güneydoğu yağmurlarıyla yıkanıp güz yapraklarıyla solan ömrünün yatalak geçen zamanlarında “gün eksilmemiş olsun penceresinden…”

No Land - Payız

Şarkılarda daha çok hazan, güz ve sonbahar olarak anılan mevsim bu kez Azeri Türkçesi hali “payız”la karşımızda.

Hüzünlü ama gülümseyen bir yağmuru anlatarak başlayan eser tıpkı hayatımızdaki görevini tamamlamaya başlayıp gitmeye hazırlanan insanlar gibi.. Bilinen ama üzerine konuşulmayan derin sessizlikler, yapraklar solmadan, iş işten geçmeden daldaki son tutunuşlar… Sonbaharda solmaya duran yapraklar, soluyor ve dökülüyor yeni bir mevsime merhaba diyerek. Yağmurun ıslatan hüzünlü fena hali yeni başlangıçlara gebe olarak gülümseyen bitişi simgeliyor.

Gülüyor yine yağmur hüzünlerde

Bilen bilir nedir sessizlikler

Atar tutar yürek bu günlerde

Yalan hayat, yalan sessizlikler

Çabuk solar yapraklar

Solmadan sana yazıyorum

Akıyor gidiyor yine parmaklar

Çağır, geleyim

Dünden hazırım

All I Want – Sarah Blasko

All I Want şarkısı Avusturyalı sanatçı Sarah Blasko’nun 2009’da İngilizce olarak çıkardığı şarkı. Başlangıç müziği bize serin bir akşam günü soba kokulu dar sokaklar arasındaki rüzgarın ıslığını hatırlattı..