Dördüncü Narsistik Yara Olarak Sosyoloji: Bernard Lahire ve “Mazeret Kültürü” Eleştirisi
Yazan:Emirhan Kartal
Lahire’ye göre sosyoloji de benzer bir işlevi üstlenir: Bireye, “kendi kaderinin mutlak efendisi olduğu” illüzyonunu yıkarak, eylemlerinin ve düşüncelerinin büyük oranda kendisini aşan toplumsal yapılar, tarihsel süreçler ve kolektif mekanizmalar tarafından belirlendiğini gösterir. İşte tam da bu nedenle sosyoloji, egemenler ve “kendi kendini yarattığına” inanan bireyler için rahatsız edici, hatta öfke uyandırıcıdır.
Bireye, “kendi kaderinin mutlak efendisi olduğu” illüzyonunu yıkarak, eylemlerinin ve düşüncelerinin büyük oranda kendisini aşan toplumsal yapılar, tarihsel süreçler ve kolektif mekanizmalar tarafından belirlendiğini gösterir.

Kitap, Fransa’da 2015 terör saldırıları sonrası oluşan güvenlikçi atmosferde, Philippe Val gibi figürlerin sosyolojiyi “suçluları aklamakla” itham ettiği bir dönemde kaleme alınmıştır. Lahire, bu suçlamaların sadece Fransa’ya özgü olmadığını; Nicolas Sarkozy’nin banliyöleri “Karcher” (basınçlı su makinesi) ile temizleme vaadinden, Barack Obama’nın “Mazeret yok!” çıkışına ve David Cameron’ın İngiltere ayaklanmalarına verdiği “Bu yalın bir suçtur, sosyolojisi yoktur” tepkisine kadar uzanan küresel bir “sorumluluk ideolojisi”nin parçası olduğunu vurgular. Siyasetçiler ve medya, toplumsal sorunların kökenine inmek yerine, failleri “özgür iradeleriyle kötülüğü seçmiş” bireyler olarak damgalayıp cezalandırmayı tercih etmektedirler. Lahire’ye göre bu tutum, anlamayı “bağışlamakla”, açıklamayı “mazeret üretmekle” karıştıran vahim bir kategorik hatadır.
Yazar, bu noktada sosyoloğun duruşunu açıklamak için polisiye roman kahramanı Komiser Maigret analojisine başvurur. Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin şiarı “anlamak ve yargılamamaktır”. Maigret, bir cinayeti çözerken sadece “kimin yaptığını” değil, faili o noktaya getiren geçmişi, ailevi koşulları ve sosyal çevreyi de deşifre eder; ancak bu, faili suçsuz bulduğu anlamına gelmez. Sosyolog da benzer bir şekilde, Spinoza’nın “Gülmemek, ağlamamak, nefret etmemek ama anlamak” ilkesiyle hareket eder. Bir bilim insanı olarak sosyolog, “olanı” (sein) inceler; hukukçular gibi “olması gerekeni” (sollen) dayatmaz veya yargılamaz. Dolayısıyla, bir teröristin veya suçlunun geçmişindeki yoksulluğu, dışlanmayı veya travmayı ortaya koymak, onu hukuki sorumluluktan kurtarmak değil, o eylemi üreten toplumsal fabrikanın mekanizmasını ifşa etmektir.
Bir bilim insanı olarak sosyolog, “olanı” (sein) inceler; hukukçular gibi “olması gerekeni” (sollen) dayatmaz veya yargılamaz.
Kitabın en güçlü teorik eleştirilerinden biri de “Homo Clausus” (Kendi İçine Kapalı İnsan) kurgusuna yöneliktir. Lahire, Batı felsefesinde ve hukukunda kök salmış olan, bireyi toplumdan izole, tamamen özgür iradesiyle hareket eden bir atom gibi gören anlayışı reddeder. Ona göre, “özgür irade” kavramı, çoğu zaman “bilimsel istifa”dır; yani bir davranışın nedenini açıklayamadığımızda sığındığımız bir “bilgisizlik sığınağı”dır. İnsanlar, eylemlerinin nedenlerinin (toplumsal determinizmlerin) farkında olmadıkları ölçüde kendilerini özgür sanarlar. Oysa sosyoloji, bireyin en mahrem kararlarında (eş seçimi, meslek tercihi, intihar vb.) bile toplumsalın izlerini sürerek, bireyi tarihsel ve ilişkisel bağlamına geri yerleştirir.
Eserin en olumlu yanı, akademik dünyanın fildişi kulesinden çıkarak güncel ve yakıcı bir tartışmaya doğrudan müdahil olmasıdır. Lahire, sosyolojinin sadece “kolektifleri” inceleyen soğuk bir istatistik bilimi olmadığını, bireyin en özel sandığı kararların bile nasıl toplumsal birer çıktı olduğunu ikna edici metaforlarla (Maigret, narsistik yara) anlatır. “Anlamak” ile “haklı çıkarmak” arasındaki epistemolojik farkı netleştirmesi, sosyal bilimlere yöneltilen popülist saldırılara karşı sağlam bir kalkan oluşturur.
Anlamak” ile “haklı çıkarmak” arasındaki epistemolojik farkı netleştirmesi, sosyal bilimlere yöneltilen popülist saldırılara karşı sağlam bir kalkan oluşturur.
Bununla birlikte, kitabın bazı olumsuz veya sınırlı yanları da mevcuttur. Eserin çıkış noktası, Philippe Val’in Malaise dans l’inculture adlı kitabına bir reddiye olmasıdır. Bu durum, metnin zaman zaman evrensel bir teori kitabı olmaktan çıkıp, belirli bir kişiye ve Fransa’daki yerel medya tartışmalarına fazlasıyla odaklanmış uzun bir polemiğe dönüşmesine neden olmaktadır. Val’in argümanlarını çürütmek için harcanan yoğun çaba, yer yer kitabın ana teorik ekseninin tekrara düşmesine yol açar. Ayrıca, yazarın sosyolojiyi mutlak bir “hakikat üreticisi” ve neredeyse tek kurtarıcı bilim olarak sunma eğilimi, disiplinler arası bir perspektiften bakıldığında fazla korumacı (protectionist) bir tavır olarak yorumlanabilir.
En nihayetinde kitap; okurunu, olaylara yüzeysel bir öfke veya hayranlıkla yaklaşmak yerine, onların kökenindeki karmaşık ilişkiler ağını, tahakküm biçimlerini ve tarihsel süreçleri soğukkanlılıkla analiz etmeye, yani yurttaşlık formundan kurtularak gerçek anlamda “vatandaş” olmaya davet eden bir çağrıdır.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisidir. Akademik odağını tarihsel sosyoloji, siyasal düşünce ve ekonomi-politik süreçler oluşturmaktadır. Modernite eleştirileri ve toplumsal tabakalaşma üzerine kafa yoran Kartal, çalışmalarını tarihsel perspektif ile güncel toplumsal dönüşümleri anlamlandırma gayesiyle sürdürmektedir.