İslamcılık Düşüncesi’nin Serüveni: Temel Etkenler ve Teklifler

Röportaj: Muhammed Emin Vatansever, Recep Yiğit

Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisi olan Vahdettin Işık hocamız ile Türkiye eksenli, İslamcılık Düşüncesi’ne dair kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik…

Hocam, öncelikle sizleri tanımayan okuyucularımız için kendinizi ve İslamcılık
düşüncesi üzerine gerçekleşen serüveninizi anlatır mısınız?

İsmim Vahdettin Işık, İbn Haldun Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nde hocalık ve idarecilik yapıyorum. Çağdaş İslam Düşüncesi üzerine yoğun olarak çalışıyorum. Türkiye modernleşmesi üzerine de yine çalışmalarım var. Özellikle ‘’İslamcılık düşüncesinin takriben 100-150 yılık serencamında bütünlüklü bir fotoğraf nasıl oluşturabiliriz?’’ sorusu, izini sürdüğüm ana soruyu oluşturmaktadır. Yani bu soru, bugünkü içinde bulunduğumuz tablonun daha bütünlüklü ve daha doğru bir eksende nasıl anlayabileceğimize ilişkin bir arayış olarak devam ediyor. İnşallah ortaya çıkan çabalar ve birikimler hem kendi imkanlarımızı, fıkhımızı ve sınırlılıklarımızı görmeye hem de sadece bu bölgede değil, insanlığının karşı karşıya olduğu krizin doğru anlaşılmasına ve doğru yönetilmesine inşallah bir imkan ortaya çıkarmasına katkı sağlayan cabalar olduğuna inanıyorum.

Benim bütün çalışmalarda söylediğim hep bir şey var: Bu çalışmaları bir dış mesele olarak görmüyorum. Kendi kimliğimi, kendi hayatımı anlamlandırma sürecini devam ettiriyorum. Çalıştığım hiçbir konu bu konseptin dışında bir şey değil. Kendi fıkhımı, kendi maceramı, kendi toplumumu ve kendimi sorumlu hissettiğim insanların sorunlarını anlama isteğimden dolayı başladı yolculuğum. Bu süreç, çocuk dönemimden başlayan bir süreçti. Ama insanın ömrü ilerledikçe konu başlıklarını, kaynakları yeniden gözden geçirip çeşitlendiriyor. İşte benim hikayem de buradan başlıyor…

Benim bütün çalışmalarda söylediğim hep bir şey var: Bu çalışmaları bir dış mesele olarak görmüyorum. Kendi kimliğimi, kendi hayatımı anlamlandırma sürecini devam ettiriyorum. Çalıştığım hiçbir konu bu konseptin dışında bir şey değil. Kendi fıkhımı, kendi maceramı, kendi toplumumu ve kendimi sorumlu hissettiğim insanların sorunlarını anlama isteğimden dolayı başladı yolculuğum. Bu süreç, çocuk dönemimden başlayan bir süreçti. Ama insanın ömrü ilerledikçe konu başlıklarını, kaynakları yeniden gözden geçirip çeşitlendiriyor. İşte benim hikayem de buradan başlıyor…

İyi hatırlıyorum 70’li yılların başında okula gittiğimizde aldığımız aile terbiyesi bize şunları öğretmişti: ‘’Bak, okula gideceksiniz ve size orada yalan yanlış birçok şey söyleyecekler, dikkatli olun.’  Çocukken bile okula giderken böyle bir bilinçle giderdik. Okulda öğrendiğimiz bilgileri, özellikle kendi tarihimiz, kimliğimiz, inancımıza ilişkin meselelerde eve gelir paylaşırdık. Rahmetli babam o meseleleri oturur bizle adam gibi konuşur, tashih ederdi. Örneğin bizlere okulda derlerdi: ‘’Osmanlı zamanı kötü bir dünyaydı. Astığım astık kestiğim kesikti. Hukuk yoktu, kadın hakları diye bir şey yoktu… Bildiğimiz modern paradigmaların bütün düşünceleri vardı. Biz bu bilinçle okula giderdik. Biz kendimizi diri tutmak kimliğimizi muhafaza etmek gibi bir meseleye daha o dönemde başlamıştık.

Her zaman okul dışı beslenme kaynaklarını gözettik ama bir şey vardı ki dışarıdan beslenebileceğimiz kaynaklar sınırlıydı. Elimizdeki imkanlar sınırlı, çünkü gelenek devam etmemiş, ilim geleneği kesintiye uğramış, alfabeniz değişmiş kaynaklarla irtibat kuramıyorsunuz. Peki bu toplumda kendinizi kendimizi inşa etmemiz için ne yapmamız gerekiyor? Benim şöyle bir üçlemim var, adını da ”Türk Toplumunun Üçlemesi” koymuşum: Birincisi, sizin dinle Allah’la ilişkinizi tanzim etmeniz gerekiyor. Yani bu toplum dinsiz islamsız bir varoluşu mümkün olmayan bir topluluk. Çünkü Anadolu Müslümanlıkla vatan haline getirilebilmiş. Bence bunu devlette çok iyi biliyor.  Ama Müslümanlıkla kurduğunuz irtibatın mahiyeti, derinliği ve çapı bu sefer sizi ikinci kırmızı çizgiye zorluyor, o da devletle ilişkilerimiz. Çünkü burası devletsiz de var olamayan bir yer. Yani Anadolu islamsız var olamadığı gibi Müslümanlar olarak biz burada devletsiz de var olamayacağımıza dair derin bir bilince sahibiz.

Üçüncü bir şey vardı ve bunu biraz geç fark ettik: ekmeğimizi elde etmemiz gerekiyor. Bu sebepten diyorum ki Türk toplumu Allah’la sorun yaşamaması gerekiyor, devletiyle bir şekilde çatışmaması gerekiyor. Ancak sorun yaşamaması gerekiyor demiyorum, makul sürdürülebilir bir ilişki kurması gerekiyor ve ekmeğini elinden almamanız gerekiyor. Bu dediğim şey devlet içinde geçerlidir. Çünkü devlet, iktisadi olarak zayıf olduğu her dönemde dış müdahalelere acık hale gelmiştir . Devletin yaşadığı ontolojik imkanlar ve krizlerle birey olarak bizim yaşadığımız imkanlar ve krizler aynı noktalarda cereyan ediyor ve benim görebildiğim kadarıyla aynı şekilde etkileniyor. Böyle olunca Bir Müslüman olarak kendi hikayemi İslam zaviyesinde anlamam gerekiyordu. İşte oradan başlayan okuma serüveni önce babamızdan ailemizden daha sonra okuldan daha sonra İslam dünyasındaki Çağdaş İslami Hareketlerin birikimleriyle tanışmaya, ardından da doğrudan doğruya kendi tecrübemizi inşa etmeye giden bir serüven oldu.

Yaşadığınız serüven doğrultusunda müşahade ettiğiniz İslamcılık Düşüncesi tam olarak nedir, neyi ifade etmektedir?

Bir kere şöyle diyeyim, İslamcılığın bir fikriyat, sistemli tutarlı bir düşünce akımı olarak ortaya çıkması 19. yy ikinci yarısına dayanıyor. Hatta 20. Yy ilk çeyreğinde daha belirgin bir hâl alıyor. Mesele şu ki üst üste yenilgiler yaşıyoruz, toprak kayıpları yaşıyoruz. Mesela ben Akif’in hayatı eksenli bir çalışma yapmıştım. Akif doğduğunda nasıl bir dünya vardı, öldüğünde nasıl bir dünya vardı? 63 yıllık bir ömrü esas alarak Akif’in doğduğu zaman Osmanlı özelinde söylüyorum, İslam dünyası genelini kastetmiyorum. Osmanlı üzerinde sahip olduğumuz ülkeyi, Akif vefat ettiğinde beşte üçünü kaybetmişiz. Düşünebiliyor musunuz bir ülkenin beşte üçü kaybediliyor bir insanın hayatında. Aynı şekilde nüfusta böyle. Dolayısıyla sürekli işgale uğruyor, iktisadi, siyasi bağımsızlığını koruyamayan ve gittikçe de varlığının devam edip edemeyeceği noktasında ciddi bir kriz yaşanan dönem.

Temel sorumuz şu: ‘Bu krizi nasıl aşabiliriz, varlığımızı nasıl koruyabiliriz?’ O dönemin bu ana sorusu avamileşmiş ifadesiyle ‘’ne olacak bu memleketin hali’’ sorusu idi. Bu aşamada benim görebildiğim iki ana cevap var. İki ana cevabın birinci kısmı diyor ki: ‘’kendimizi kandırmaya gerek yok, galip dünya Avrupa, Batı modern dünya… Dolayısıyla onlar gibi güçlü olmak istiyorsak onların bilim anlayışını, hayat tarzını ve siyaset modelini benimsememiz lazım.’ Abdullah Cevdet’in ‘İçtihat’ dergisine söylemiş olduğu şey şudur: ‘Batı bizim hocamızdır, gülüyle dikeniyle bunu benimsememiz lazım. Buna karşı durmamamız gerekir, yoksa bizi coşkun bir sel gibi önüne katar ve yok eder. Bize düşen Avrupa’nın bir şakirti olmaktır.’

İkinci kısım ise hiçbir toplumun tarihi tecrübesinin başka bir topluma transfer edilemeyeceğini düşünen Sait Halim Paşa gibi Elmalılı Hamdi gibi Akif gibi İkbal gibi insanlar ise, ‘biz bir çözüm üreteceksek ancak kendi tarihimizle, değerlerimizin ışığında inşa edebiliriz’ diyorlardı. Bu ise bizim dünyaya kapılı olmamızı gerektiren bir şey değildi. Batı dünyasında olan birikim ne ise biz kendimiz olarak da ona ulaşabiliriz ama onu buraya transfer ederek sorunlarımızı çözemeyiz. Çünkü Sait Halim Paşa’nın dediği gibi hiçbir kurum, hiçbir kavram kendi tarihi sosyolojik bağlamından ayrı olarak var olamaz, iş göremez. Orada var olmuş olsa bile örneğin Avrupa’daki bir sistemi, bir kavramı buraya getirdiğinizde, oradaki sonucun aynısının burada da elde edebileceğinizi zannetmeyin.

O halde yapılacak olan şudur: Biz Müslüman bir toplumuz, kendimize özgü bir tarihi tecrübemiz var bir bilgi sistemimiz var o bilgi sistemini merkeze alarak kendimizi yeniden inşa etmeliyiz. O halde bir değişime ihtiyaç var, bu değişmeyi, bu yeni durumu birileri batılıların yaptığı gibi modern dünya görüşünü benimseyerek aşacağımızı söylüyor, bunlar Batıcılar. Bir de kendi geleneğimizi, dini görüşümüzü ve kendi tarihi toplumsal birikimimizi esas alarak aşmamız gerektiğini söyleyenler var, bunlar da İslamcılar. İslamcılık böyle ortaya çıktı. Ama bu İslamcılığın da Batıcılığında dışında ana başka seçenekler arayışları da var bunların hiç birisi aynı çizgi haline gelmiyor.

İslamcılık bize diyor ki ‘eski hâl muhal ya yeni hâl ya izmihlal.’ Aslında bu noktada Batıcılarla İslamcılar arasında bu noktada bir tespit ortaklığı var. O yüzden zaten birileri İslamcılığı modernist zannediyorlar.  Bir de gelenekçi bir damar var ondan bahsetmedim ama onlara göre: Yenilenirsek kendimizi kaybederiz. Çünkü batıdan güçlü bir rüzgâr esiyor, kaygıları var.  Ama İslamcılığın farkı şu: Gelenekçi tutumla modern tutumdan başka bir yolun olduğundan bahsediyor bizlere. Yani bu anlamda üç akımdan bahsetmemiz lazım: Modernist çizgi ‘Batıcılık’, Geleneği olduğu gibi devam ettirme ‘muhafazakâr tutum’, yenilenmeye ihtiyaç var ancak bunu kendimiz kalarak, kendi değerlerimizden hareketle yapmamız lazım ‘İslamcılık’.

Bu bağlamda düşünecek olursak İslamcılık Düşüncesi’ni meydana getiren temel etkenler nelerdir?

İslamcılık zeminini ortaya çıkaran 4 temel şeyi saymamız lazım:

Birincisi az önce de dediğimiz gibi bir değişime ihtiyaç var. Bu yeni hal peki nedir? Bu yeni hali Hz. Peygamberin vefatından sonraki sahabenin son dönemi ve tabiin dönemine benzetiyorum, ‘tedvin’ asrı diyoruz biz buna. Bu dönemin özelliği şuydu: Hz. Peygamber vefat ettiğinde Müslümanlar yeni bir durumla karşılaştı tartışılmaz bir otorite yok ve artık dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz sorunları kendimiz çözmemiz gerekiyordu.  Müslümanlar, bu kendi çözüm çabalarını derleyip toparlayıp sistemleştirdiler. Zaten tedvin bu demek.  Peki o dönemde neler oldu?

Kelam ilmi fıkıh ilmi ortaya çıktı, mezhepler oluştu. Ardından medreseler kurumlaşınca 19. Yy kadar Müslümanlar tedvin asrında oluşturulmuş ana çerçeveyi esas alarak sorunları çözmeye devam ettiler.  Ancak 19. Yy ikinci yarısından itibaren yeni olan şey şuydu: Artık bu eldeki birikimin olduğu gibi korunmasıyla sorunlarımızı çözemiyoruz. Tedvin asrındaki Müslümanların yaptığına benzer yeni bir sistematiğe, açılıma ihtiyacımız var. Çünkü makro anlamda içtihat tıkanmıştı, mikro düzlemde fetvalarla idare ediyorduk. Ancak artık sahabenin, tabiinin yaptığı gibi makro içtihatlara ihtiyaç vardı. İşte ben İslamcılığın ortaya çıkışını doğuran şartların tedvin asrını ortaya çıkaran şartlara çok benzediğini düşünüyorum.

O dönemde İmam Azam gibi büyük isimlerle bu sorunlar çözüldü. Ancak 20. Yy’ da biz bunun zeminini inşa etmeye tam başlamıştık ki 1924 ten sonra ulus-devlet çağında yapılan müdahalelerle geleneği olgunlaştırıp devam ettiremedik. Ne dedi bize gelenek? Değişmemiz lazım dedi, tamam. Ya değişim bizi mecramızdan koparırsa ne olacak? Bu konuda gelenekçi dediğimiz taifenin hassasiyetini anlamamız lazım. Onlara İslamcılar ikinci olarak şunları söylediler, Babanzade Ahmet Naim Bey’in örneğindeki ifadeyi burada aktarayım: ‘Bizim kendimiz olmaktan çıkmamızı engelleyecek formül şudur: Vâz’ı Cedid’den evvel Keşf’ül Kadim yapacağız. Yani kadim olanı kıdem üzerine olduğu gibi korumamız lazım. Çünkü o, doğru bir temele dayalıdır. O halde biz, kadim olanı keşfetmeye devam edip, o şekilde yeni bir şey ortaya çıkaracağız.

Peki bunu yaparken nasıl bir usul takip etmemiz lazım? Orda da üçüncü ana çerçevesi İslamcılığın, o da Elmalılı Hamdi Yazır’ın dediği şeyi ‘serveti eslafa, serveti ahlafı zammeyleyeceğiz.’ Serveti eslaf, yani bizden öncekilerin birikimini servet olarak görüyor Elmalılı Hamdi Yazır. Bakınız bizden öncekilerin birikimini servet olarak görmek modernist savrulmayı engelleyen bir şeydir. Köksüz hafızasız bir şey değil, bizi bugüne kadar taşıyan tecrübeyi bir dayanak noktası olarak ele almaktır, ancak orada takılı kalmamak gerekmektedir. ‘Serveti ahlaf zammeyleyeceğiz.’ Yani o selefin ardından ortaya çıkmış olan halefin, sonrakilerin birikimini de bir servet olarak göreceğiz. Elmalılı Hamdi Yazır’ın penceresinden baktığımız zaman, Müslümanların eski ve yeni olanla bir sorunu olamayacaktır.

Hani gelenek-yenilik, eski-yeni tartışmaları varya işte bunlar bizim tartışmalarımız değil. Onlar modern paradigmanın tartışmalarıdır. Bizde hakikat vardır. Biz bizzat hak nedir, hakikat nedir, buna bakarız. Onun geçmişte de olması mümkün bugün de olması mümkündür. Onu anlamak için dünün tecrübesinden de istifade edebiliriz, bugünün de tecrübesinden istifade edebiliriz. Dünün tecrübesinden istifade etmemiz gerektiğini söylediğimizde bizi gelenekçi zannediyor Modernist taife, bugünün tecrübesini önemsememiz gerektiğini söylediğimizde de gelenekçi taife bizi modernist zannediyor. O sebepten İslamcılığın bir yandan modernistlerle diğer bir yandan da gelenekçilerle farklılığı anlamlandırma krizi var. Üçüncü ilke buydu.

Dördüncüsü ise Sait Halim Paşa’nın İslamlaşma projeksiyonudur bana göre. Ne diyordu Said Halim Paşa? Üç aşamalı bir tanım ile karşımıza çıkıyor: Tanımın birinci aşaması ilkeler, genel tasavvurumuzu ifade ediyor. Orada diyor ki: ”İslamlaşmak bizim için İslam’ın itikadiyatını, o itikadiyat üzerine kurulmuş olan ahlakiyatını o ahlakiyattan doğan içtimaiyatını, o içtimaiyattan doğan siyasiyatını…”

Bakınız temelde itikadiyat var. İtikadiyat, bir yandan bilgi sistemimizi ona dayandırarak kabul ve retlerimizi içeriyor, bu kabul ve retlerimiz ise bir ahlaka dönüşüyor şahıslarda, o şahıslardan bir topluluk, o topluluktan da bir siyaset doğuyor.  Bu bizim genel tasavvurumuz.

İkinci aşamada bu dört ilkeyi zamanın ve muhitin ihtiyacatına en muvafık süratte tefsir edeceğiz.  Çağın ve yaşadığımız sosyolojik bağlamın bizi karşı karşıya getirdiği sorunlar nelerse, onları dikkate alarak o dört temel ilkeyi yorumlayacağız, yani içtihatta bulunmamız gerektiğini söylüyor.

Üçüncü aşama ise İslamcılık bir söylem değil, bütünlüklü bir hayat tasavvurudur. O yüzdende bu tefsirden sonra eylemlerimizi buna göre düzenlememiz lazım.

Şimdi bu tabloya baktığımız zaman Sait Halim Paşa’nın dilindeki İslamlaşma projeksiyonu, bütünlüklü bir hayat tasavvurdur. Bu bütünlüklü tasavvur birinci aşamada kadim olanı keşfetmeyi teklif ediyor, ikinci aşamada çağın ihtiyaçlarına göre bir yenilenme teklif ediyor, üçüncü aşamada ise bunların toplamından ortaya çıkan eylem, bir harekete geçmeyi teklif ediyor.

İslamcı camiada bir yozlaşma çürüme olduğuna dair iddialara baktığımızda Sait Halim Paşa’nın teklifindeki üçüncü aşamayı düşünmemiz lazım: acaba biz İslamcılığı pratik hayatı dönüştüren, bütünlüklü bir hayat tasavvuru değil de söylemlerden bir söylem olarak mı üstlendik diye düşünmemiz lazım, aynaya bakarak. Bu açıdan baktığımızda İslamcılığı ortaya çıkaran dört temel çerçeve mevcuttur ve esasın bunlar olduğunu düşünüyorum.  Ama bu projeksiyon bizlere karşı karşıya olduğumuz dünyayı anlamada bir teklif koydu, o teklifin ayrıntılarını inşallah konuşmamız lazım…

Yukarıda çizdiğiniz tablo doğrultusunda Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi üzerine neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de İslamcılık okumalarında anlamsız bir gerilim var: Kökü dışarıda olmak ya da içerde olmak. Bu ikilem bizlere ait değil. Hint alt kıtasında da Mısır’da da İran’da da Osmanlı’da da İslamcılığın ana çerçevesi aynıdır. Abduh’la Efgâni’yle İkbal’le Sait Halim Paşa’yla Reşit Rıza’yla bizim saydığımız çerçevede bir farklılıklar yoktu, ancak yerel farklılıklar vardır.

Onu da ben iki ana eğilim olarak tarif ediyorum. Diyorum ki burada bir devlet var elimizde, Hindistan’daki Müslümanlar ise işgale uğramışlar. Doğal olarak devletin var olduğu yerdeki Müslümanların ıslahat projeksiyonu, devletin var olduğu gerçeğini hesaba katarak olacaktır. Ne yapacak? Devleti ıslah ederek, güçlendirerek çözüm arayacak. O sebepten de Osmanlı merkezinde İslamcılık kurumları ve devleti, projeksiyonun en temel bir ögesi olarak görüyorlardı. Oysa Hindistan’daki Müslüman zaten işgal altında, zaten devleti yok. O zaman ne yapacak? Yıkılanı inşa etmeyi düşünecek ve bir hilafet merkezi olarak Osmanlıyı kendi kurtuluşunu, bağımsızlığının en temel bir imkanı olarak görecek ve burayı çok yakından takip edecektir.

Akif’le İkbal arasındaki fark bence bu bağlam farkıdır, ilke farkı değil. Böyle baktığımız zaman benim kanaatim bütün çerçeveyi, İslamcılığı üç ana eksende okumak mümkün görünüyor: Birincisi anti emperyalizme karşı bir direniş hattı oluşturmadan çözüm olamaz. İkincisi ittihadı İslam olmadan bir çözüm olamaz. Bu bağlamda baktığımız zaman Cemâleddin Efgâni Şii midir değil midir tartışması İslamcı bir tartışma değildir. Üçüncüsü ise gelenekçilikten sıradanlıktan farkı tam olarak bu: Tecdid ve ihya sahibi olmak.

Günümüzdeki siyaset tartışmalarının merkezinde yer alan ‘Siyasal İslam’ ifadesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere siyasal İslamcılık dediğimiz şey bizim kendi kavramlaştırmamız değil. İslamcılık, bugün ötekileştirilen bir şey ve öteki kategorisinde olan bir şey için dönemin şartlarında farklı kavramlar kullanılır ve Siyasal İslamcılık da bunlardan bir tanesidir.

Ben Sait Halim Paşa’nın İslamcılık tanımını çizdim. Burada siyaset var mı var, itikadiyat var mı var, burada ahlak var mı var, toplumsal alan var mı var. Ve bunların hepsi birbirini üreten ve besleyen bütünleyen şeylerdir. O zaman İslam’ın siyasal projeksiyonu var mı elbette var ama bu alan temel ilkeleri belirlenmiş bir zemindedir. Felsefi kavramlarla söylersem eğer felsefe cevher değil araz alan. Yani bizim inancımızı şekillendiren şey değil, bizim inancımız tarafından şekillendirilecek bir şeydir.

Siyasal İslamcılık gibi şeylerin de temelde İslamcılık teklifinin fikriyatının zayıflatılmasına yönelik bir dili olduğunu düşünüyorum. Ama İslamcıların siyasal süreçlerde rol üstlenmesi meselesi üzerine ise müzakerelerde bulunabiliriz. Getirilerini, zaaflarını, ürettikleri başarıları ve başarısızlıkları konuşabiliriz. Bu ise başlı başına ayrı bir şeydir. Türkiye ben İslamcılığın seyrini temelde dört döneme ayırıyorum:

Birincisi 1924 yılına kadar olan dönem: Anti Emperyalizm, İttihadı İslam, Tecdid ve İhya (önceden de bahsettik.)

İkinci dönem ise 1924’ten 1950’lere kadar olan ‘devrimler’ dönemi: Tevhidi tedrisat yasası ile devlet bilgiyi tekeline aldı demektir. Hilafeti ilga etmek, temsilin siyasi meşruiyetin merkezi devlet oldu demektir. Dolayısıyla devlet hem gücü hem dini hem bilgiyi hem de zenginliği kendi kontrolüne aldı. Burada Müslümanlar, 1940’ların sonlarına kadar adeta Ashab-ı Kehf’in mağaradaki haline benzer şekilde toplumsal, bürokratik iktisadi, akademik hayatın dışına itildiler. Müslümanlar bir anlamda ya mecbur kalarak geri çekildi, ya sürgüne gitmek zorunda kaldılar, tıpkı Şeyhül İslam Mustafa Sabri Efendi, Mehmet Akif gibi, ya devletin içerisinde kalarak zararı ne kadar azaltırsak kârdır diyerek görevler aldılar, Ahmet Hamdi Akseki gibi, ya da bütünüyle dışarıya da gitmeyen, devlette de görev almayan sivil varoluş imkanlarını zorlayan Bediüzzaman gibi kişiler var. Bu dönemde Kemalist devrimlerle birlikte Müslümanlar, tarihi tecrübelerini gelecek nesillere aktarma noktasında büyük bir kriz yaşamıştı.

Ayrıca bu dönemde, Müslümanların yeniden uyanış çağı başladı. Muhtelif sebeplerle köşelerine çekilen Müslümanlar, icbar edildikleri o mağaradan dışarı çıkmaya başlayarak ekonomik, iktisadi, bürokratik, toplumsal hayata döndüler.

Aynı şekilde bu dönemde Türkiyeli Müslümanlar, diğer ülkelerdeki Müslümanlarla irtibata geçmeye başlamışlardır. Tercüme hareketleri de bu dönemde başlamıştır ve biz İhvan, Cemaati İslami gibi yapıların birikimlerinden, yapılanmalarından haberdar olmaya başladık. İslami hareketlerin tecrübeleriyle karşılaşınca da kavramlarımızı, dilimizi yeniden kurmaya başladık. Ancak o dilin yerel bağlamını dikkate almadığımızdan dolayı burada bazı patolojik sıkıntılar da yaşadık.

Üçüncü dönem ise 1950 ile 1980 arasındaki dönemdir. 1980 darbesini kastediyorum. 1950’li yıllarla 1980’li yıllar arasında hemen hemen 10 yılda bir darbeler oldu. Müslümanlar, kendilerini legal yollarla temsil etme imkanını her zorladığında, görünürlüklerin arttığı her dönemde yeni bir askeri darbeyle hizaya çekilmek istenmiştir. Ama bu dönemde her şeye rağmen Müslümanlar İslam dünyasındaki farklı tecrübelerle buluşarak aynı zamanda çok partili döneme geçmek zorunda kalan devletin nisbi özgürlük alanları bırakmasından istifade ederek, yeniden kendilerini inşa etmeye başladılar ve bugün Türkiye’deki İslami birikimde bu dinamizmin çok ciddi bir etkisi var.

Dördüncüsü ise 1980 sonrası, Özallı yıllardır.  24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte, liberal ekonomik sisteme eklemlenen bir Türkiye gerçeği var karşımızda. İlk bakışta ciddi manada bir fikri esneklik, özgürleşme süreci var olsa da aynı zamanda hakikatin de gittikçe belirsizleştiği, liberal, post modern bir dil var.  Özellikle AK partili yıllarla birlikte Müslümanlar, kamusal hayatın bütün alanlarında daha aktif bir şekilde yer alma gerçeğiyle bizleri yüz yüze geldi. Aynı zamanda ciddi bir tecrübe de birikti, ancak makro düzlemde de dünyanın estirdiği post modern dil, hakikatin ne olduğu konusundaki belirsizliği de arttırdı.

Postmodernizm’in beraberinde getirdiği bu belirsizlikler karşısında Müslümanların sizce ne yapması gerekmektedir?

Böyle bir dönemde yapmamız gereken, Babanzade’nin dediği gibi ‘Keşf’ül Kadim’ yapıp, tarihi hafızamızla, değerlerimizle buluşmak ve bugünkü tabloyu doğru görerek kendimizi yeniden tanımlayıp yeni bir eylem formu geliştirmek, yeni bir ilişki biçimi geliştirmektir. Burada şöyle bir gerçekliği hesaba katarak, yapılmasını gerekli gördüğüm düşüncemi belirtmem lazım: İslam, bölgesel bir din değil, bir kavme gelmiş bir din değildir. Niçin biz İslam’ı bizler tüm insanlığa seslenen küresel bir mesaj olarak ifade etmiyoruz?  Bugün küreselleşmiş kriz dünyasında gittikçe yalnızlaşan, kuşatılan insana, onu sahici bir şekilde hayatı yaşamaya imkan sunacak bir dil kurmayı düşünmeliyiz. İslam’ın cihanşümul boyutunu hesaba katan bir şeyler yapmamız gerektiğine inanıyorum.

Leave a Comment