Medeniyetlerin inşa merhalelerinde veya varlıklarının devamında, birbirleriyle dinamik alışveriş içerisine girmesi kaçınılmaz bir durumdur. Hiçbir medeniyet, tarih sahnesindeki yerini öteki medeniyetlerden bağımsız bir şekilde oluşturmamıştır. Fakat medeniyetlerin tarih sahnesindeki yerleri, sadece etkileşimler sayesinde de ortaya çıkmamıştır. Her medeniyet diğer medeniyetlerle etkileşimleri dışında da kendilerine ait bir dünya görüşüne sahiptir. Medeniyetler, dünya görüşlerinin çemberi içerisinde, öteki medeniyetlerle kurduğu temaslar sonucunda elde ettiği bilgiye yeni bir hal kazandırır. Bilgideki bu değişimin hayata yansımasıyla, medeniyetler içerisinde şehirlerin, kurumların, düşüncelerin ve eylemlerin yeni bir form kazanması da pek tabiidir. Dolayısıyla medeniyetlerin oluşumunu temas ve dünya görüşü bütünlüğüne bağlayabiliriz. Medeniyetlerin birbirleriyle olan etkileşim örneğini, İslam medeniyeti üzerinde de değerlendirmemiz gerekir. İhsan Fazlıoğlu’nun “mevcud olmadan icâd olmaz” ifadesini kullanmamız bu konuda gayet açıklayıcı olacaktır. İslam medeniyetinin de oluşum ve olgunlaşma sürecinde, mevcud’un fark edilmesi “çeviriler” aracılığıyla gerçekleşmiştir. İcâd ise tercümeler sonrası, Müslümanların dünya görüşü, yani İslam dini ile ortaya çıkmıştır. 

İslam toplumunun VII. yüzyılda, bölgesinde (Arap Yarımadası) siyasi bir otorite olmasıyla, Raşid halifeler ve sonrasında kurulan İslam devletleri dönemlerinde, kadim medeniyet havzalarına gönderilen İslam ordularının buraları fethetmesinden sonra bilginin artık, İslam medeniyetine intikalinin yolu açılmıştır. Medeniyetlerin entelektüel birikimlerinin İslam medeniyet coğrafyasının içerisinde bulunması ve bu birikimlerin tevarüs edilmesi, görünür şekilde Abbasi döneminde gerçekleşmiştir. Harran, Cündişapur ve İskenderiyye başta olmak üzere birçok bilim merkezlerinde üretilen bilimsel eserler, İslam medeniyetine getirilmiş ve tercüme hareketi başlatılmıştır. Tercüme hareketinin başlangıcı Emeviler döneminde idari ihtiyaçlar için cüz’i olarak görülse de bunun bir devlet politikası haline gelmesi ve belli saikler sonucunda başlamasının gerekli görülmesi, Abbasiler döneminde gerçekleşmiştir. Abbasiler, bulundukları coğrafya bakımından Mezopotamya ve Bereketli Hilal bölgesinin içinde yer almakta ve kadim medeniyetlerin mirasına da sahip bulunmaktaydı. Abbasilerin bulunduğu stratejik konum ve devletin Emeviler dönemindeki mevâlî politikasını kaldırması, Abbasilerde ilmi faaliyetlerin gelişimine önemli bir zemin hazırlamıştır. Abbasi devleti, mevâlî politikasını benimsemediği için toplum içerisindeki çeşitli etnik unsurlar eylemlerinde özgür bulunuyor ve bu unsurların entelektüel faaliyetlerine de destek sağlanıyordu. İşte bu sayede tercüme hareketi Abbasilerde çeşitli etnik unsurların da çabalarıyla nitelikli olarak VIII. yüzyılın ortalarından X. yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir.

Abbasilerde tercüme hareketi, sadece devletin veya elit sınıfının kontrolü altında değildir, toplumun her sınıfını sarmalayan kolektif bir toplum faaliyetiydi. Daha açık ifadelerle izah etmek gerekirse  halkın, elit sınıfın ve devletin dahil ve destek olduğu entelektüel bir eylemdi. Bu hareketi icra eden mütercimler ise metinlerdeki kadim dilleri bildiklerinden dolayı belirli bir ücret karşılığında tercümeye ihtiyaç duyan kişilerin bu ihtiyacını karşılayabiliyorlardı. Elinde mevcut olan ve kendisi için pragmatik sonuçları olan eserleri tercüme ettirmek isteyenler, halifeler olduğu gibi alimler ve aynı zamanda mühendisler de olabilmekteydi. Genellikle ilk başlarda yapılan çeviriler günlük hayatta pratik eksikliklerin çözülebilmesi ve devlet mekanizmalarının işleyebilmesi amacıyla yapılmıştır. Fakat tercüme hareketinin devam etmesi ve İslam toplumunun entelektüel olarak belli bir seviyeye gelmesi sonrası, felsefi ve bilimsel geleneğin devamı için de tercümeler yapılmıştır.  

Zamanla Müslümanlar, bu hareketin neticesinde kültür havzalarında oluşan bilimsel gelişmelerden haberdar olmuş ve tedricen bu gelişmeleri özgün çalışmalarıyla ilerletmişlerdir. Böylelikle tercüme faaliyetinin İslam dünyasına getirdiği yenilikler sonrası Müslümanlar, kadim medeniyetlerdeki düşünürlerin karşılaştıkları sorularla da yüzleşmek durumunda kalmışlardır. 

Bağdat

Abbasiler, toplum içerisindeki çeşitli etnik unsurların da desteğini alarak, Emevi Devleti’ne karşı gerçekleştirdikleri ihtilalden sonra 750 tarihinde, halifeliği ve iktidarı ele geçirdiler. İhtilalin başarılı olması sonucunda Abbasiler, yeni devletin kuruluş evresinde başkentini Şam’ın doğu tarafına Irak bölgesinde sırasıyla; Kufe, Haşimiye ve daha sonrasında Enbar’a taşıdılar. Fakat ikinci Abbasi halifesi olan Mansur, İslam devletinin başkentini siyasi gerekçeler sebebiyle mevcut bölgeden başka bir bölgeye taşımak istiyordu. Halife Mansur ayrıca yeni devlet merkezinin, yerleşime uygun, ekonomik imkanlara sahip ve askeri açıdan stratejik bir konumda olmasını da dilemekteydi. Böylelikle Abbasiler, devletin merkezi olabilecek yeni başkent arayışına girdiler. Abbasiler, bu arayışlarının sonunda Mezopotamya’nın güneyinde yer alan Bağdat’ı, halifenin tüm bu isteklerini karşılaması sebebiyle İslam devletinin yeni merkezi olarak seçtiler. Abbasiler yeni devlet merkezine yerleştikten sonra Bağdat’ı ekonomik, sosyo-kültürel ve sağlık alanlarında inşa ve ihya ederek, İslam’ın medeniyet yolculuğunu başlatmışlardır. İslam’ın erken dönem şehir tecrübelerini de özetleyerek, Bağdat’ın medeniyet inşasındaki yerine değinen Mustafa Demirci,  “İslam; Mekke’de indi, Medine’de siyasi bir düzen aldı, Basra ve Küfe’de fetihleri yaptı, Bağdat’ta ise bir medeniyete dönüştü diyebiliriz” [1]demektedir.

Abbasiler ile gelişen Bağdat şehrinin her alanda tatmin edici bir yer olması, farklı coğrafyalarda yaşayan insanların Bağdat’ı göç edilebilir, yaşanabilir bir yer olarak görmesine sebep olmuştur. Bağdat’a yerleşen insanların göç nedenleri arasında, ilim tahsili taleplerinin başı çektiğini görebiliriz. Bağdat’a farklı coğrafyalardan talebelerin gelmesini sağlayan temel sebeplerden biri Bağdat’ın kurumlarıdır. Bağdat’taki camiler İslam dünyasının diğer şehirlerindeki birçok cami gibi Müslümanlar için ibadet mekanı olmalarının yanında, dini ilimlerin ve farklı sosyal faaliyetlerin de icra edildiği yerler olmuşlardır. Dini ilimlere dair eğitimlerin yürütüldüğü bu camilerde talebeler, ünlü alimler eşliğinde kurulan büyük ilim halkalarına katılarak ilim tahsil edebiliyorlardı. Ayrıca Bağdat’taki hastanelerin de camiler gibi bir başka fonksiyonu bulunmaktaydı. Sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Bağdat’ta hastanelerin kurulduğu bilinmektedir. Bu hastanelerde hastalara sağlık hizmetleri sağlanmasının yanında, tıp eğitimi almak isteyen öğrencilere -uygulamalı da olmak üzere- eğitim imkanı da sağlanıyordu. Bağdat’taki hastanelerde eğitim yönteminin camilerdeki eğitim tarzına benzediği söylenebilir. Hastane içerisinde eğitim gören öğrenciler, tıp alanında uzmanlaşmış bir hekimin kurduğu halka da Hipokrat ve Galen’e ait tıp metinlerini okuyabiliyorlardı. Öğrenciler ayrıca hastane içerisinde hekimlerin gözetiminde uygulamalı dersler de görüyorlardı. Bu müspet gelişmeler sayesinde, “ilim yolculuğu” yapan ilim talipleri,  Bağdat’ı ilim ve irfan merkezi olarak görmüşler ve buraya yerleşmişlerdir. 

Bağdat’ta halifeler, etnik unsurlar da olmak üzere halkın üzerinde hoşgörü yaklaşımını benimsemişlerdir. Bu yaklaşım sebebiyle şehirde ilmi çalışmaların özgürce yapılabildiği ve her yönden desteklendiği, bir ortamın oluşması mümkün olmuştur. Bu durum ünlü bilginlerin dikkatini çekmiş, Müslüman ve gayri-müslim bilginlerin yolunu Bağdat’a düşürmüştür. Bu bilginler arasında ilk İslam filozofu olan el-Kindi(ö.262/866),  ileri dönem ilmi hayatını sürdürebilmek için Basra’dan Bağdat’a göç etmiştir. El – Kindi, başta El- Me’mun olmak üzere diğer Abbasi halifelerinin de desteğini ve himayesini alarak, felsefe ve diğer alanlardaki çalışmalarını burada sürdürmüş ve halifelerin varislerine özel hocalık dahi yapmıştır. Abbasi halifelerinin, diğer bilginleri ve bu bilginlerden ders alanları ihtiyaç bakımından desteklemesi, Bağdat eğitimini nitelikli hale getirmiştir. Abbasi halifelerinin ve diğer himayeci sınıfların, bilginleri desteklemesiyle kadim medeniyetlere ait kitapların şehre girişi de artmıştır, çünkü şehre gelen müslim/gayrimüslim bilginler kadim eserleri yanlarında getirmiştir. Kitapların himayesi halifeler ve seçkinler tarafından yapılıp, ilim ehlinin kullanımına da sunulmuştur. Bunun dışında  Bağdat sokaklarında yer alan kitapçı sayısının oldukça fazla olması, şehirde yaşayan insanların bilgiye kolaylıkla ulaşabilmesini sağlamıştır. Kitaplara ulaşabilirlik fırsatının sağlanmasıyla, insanlar arasında bilgi dolaşımı hızlanmış ve şehirdeki kültür seviyesinde gözle görülür artış yaşanmıştır. 

Bağdat, insanların refah ve huzurlu yaşama imkanına sahip olduğu bir şehir olarak, çeşitli coğrafyalardan gelen etnik unsurlara ev sahipliği yapmış ve bir imparatorluk şehri görüntüsünü almıştır. Bu durumun sonucunda ise artık İslam medeniyetinde, yeni kurumlar ve var olan kurumların da, yeni bir form kazanarak yeniden kurulması söz konusu olmuştur. İslam dininin VIII. yüzyıl ile başlayan medeniyet yolculuğunda Abbasiler, İslam dünyasındaki şehirlere örnek olacak şehir profilini, Bağdat modeli ile başarıyla oluşturmuşlardır. 

Beytü’l Hikme

Bağdat’ın göçler sebebiyle hızla değişen nüfusu, İslam dünyasının kadim medeniyetlerle olan irtibatını da hızlandırmıştır. Bağdat’a kadim medeniyet havzalarından gelen insanlar arasında bilginlerin rolü büyüktür. Bu kişiler yukarıda da bahsettiğimiz gibi Bağdat’a ilmi faaliyetlerini devam ettirmek için kendi rızalarıyla gelebiliyorken, Abbasi halifelerinin -Halife Mansur’un Nesturi tabib Baht-İşu’yu Bağdat’a davet etmesi gibi- özel istekleriyle de gelebiliyorlardı. Böylelikle Bağdat şehrinde muhtelif fikirler, dinler ve gruplardan oluşan çok kültürlü bir toplum yapısı meydana gelmiştir. Dolayısıyla toplumsal alanda yaşanan bu hızlı değişim, Beytü’l-Hikme’nin kuruluşunun yolunu açan belli saikleri de ortaya çıkaracaktır. 

Abbasi devletinin kozmopolit bir yapıya bürünmesiyle, gayrimüslim bilginlerle Müslümanlar alimler arasında teoloji konularını tartışma ortamı da ortaya çıkmıştır. Bu münakaşalarda Müslüman alimler, çeşitli din gruplarının farklı tartışma yöntemleri ile tanışmışlardır. Endülüs fakihlerinden Ebu Ömer Ahmed b. Muhammed konuyla ilgili şunları söylemektedir: “İki defa, iki ayrı meclise katıldım. Mecliste ehl-i sünnet ve bid’at ehlinden Müslümanların yanında Hristiyanlar, Yahudiler, materyalistler, dinsizler gibi her çeşit kafir mevcuttu. Bu grupların her birinin kendi görüşlerini savunan birer lideri vardı. Bu liderlerden biri salona girince, diğerleri saygıyla yerlerinden kalkıyor ve o oturuncaya kadar ayakta kalıyorlardı. Salon yeterince dolduğunda, kafirlerin içinden birisi ‘buraya tartışma için geldik, Müslümanlar bize karşı Kur’an’dan ve peygamberlerinin sözlerinden delil getirmesinler; çünkü biz bunlara inanmıyoruz. Bu tartışmada sadece aklî delillere dayanmalıyız’ dedi. Bunun üzerine herkes ‘haklısın, öyle olmalı’ dedi…”[2] Bu grupların Yunan diyalektik tekniğini kullanarak tartışmalarını sürdürmesi, Müslümanların da teolojik münakaşalarda aynı yöntemi kullanmasına yol açmıştır. Müslümanlar görüşlerini daha sistematik şekilde savunabilmeyi öğrenebilmek için Yunan kaynaklarını tercüme etmeye yönelmişlerdir. Dolayısıyla bu tercüme faaliyetlerinin icra edildiği süreç içerisinde Beytü’l-Hikme kurumu da ortaya çıkmıştır. 

Beytü’l-Hikme’nin kuruluşuna dair kaynaklarda kesin bir tarih olmamasına rağmen, kuruluşunun halife Mansur dönemine (754-775) uzandığı bilinmektedir. Beytü’l-Hikme ilk başlarda çeşitli etnik unsurların yanında getirdiği ve halife Mansur’un özel olarak getirttiği kitaplardan oluşan saray bünyesindeki bir kütüphaneydi. İlme olan sevgisiyle bilinen Abbasi halifesi Mansur, kadim medeniyet havzalarından gelen kitapların muhafazasını bu kütüphanede sağlamaktaydı. Beytü’l-Hikme, halife Mansur’un akabinde gelen halifeler tarafından tedricen geliştirilerek, salt kütüphane yapısından dışarı çıkarılmıştır. Harun er-Reşid iktidarında (786-809) tercüme faaliyetinin hızlanmasıyla Beytü’l-Hikme, bu dönemde kurumsal bir hüviyet kazanarak tercüme faaliyetinin yapıldığı bir kurum olmuştur. Kadim medeniyet havzalarından Beyt’ül-Hikme’ye gelen bu kitaplar;  Yunanca, Hintçe, Farsça, İbranice ve Nebati dilinden kitaplar olup, bu kitapları tercüme eden mütercimler ise bahsi geçen dilleri bilen; Süryaniler, Harran Sabiileri, Ya’kubi ve Nasturi Hristiyan papazları, İranlı Zerdüştler ve Arap kişilerinden oluşmaktaydı. İbn Nedim’in Fihrist’inde geçen ifadeye göre Beytü’l-Hikme’de 47 mütercim bulunmaktaydı. Mütercimlerin tercüme ettiği bu kitaplar Mezopotamya bölgesi başta olmak üzere, Bizans, İran ve Orta Asya topraklarından Beytü’l-Hikme’ye geliyordu. Kadim bilgiyi bu kitaplardan tevarüs eden Müslümanlar, astronomi, matematik, fizik, felsefe ve mantık alanlarına da zamanla hakim olmuşlardır. 

Halife Me’mun iktidarında (813-833) ise Beytü’l-Hikme’nin, işlevsel anlamda farklılaşma sürecine girdiği bilinmektedir. Me’mun, Beytü’l-Hikme’nin üzerinde diğer halifelere kıyasla daha fazla durarak bu kuruma vakıflar yoluyla fon desteği sağlamıştır. Beytü’l-Hikme’nin bu dönemde büyümesi ve önem kazanmasıyla artık kurum içinde tercüme faaliyetlerinin yanında, farklı ilmi faaliyetler de gerçekleşiyordu. Mustafa Demirci, Beytü’l-Hikme adlı kitabında halife Me’mun iktidarıyla birlikte, Beytü’l-Hikme’nin bir ilimler akademisine dönüştüğünü, burada sadece tercüme faaliyetinin gerçekleşmediğini belirtmektedir. Mustafa Demirci, kitabında Mes’ûdi’den nakille, Beytü’l-Hikme’de halifelerin iştirak ettiği halka açık düzenli ilmi toplantıların ve tartışmaların olduğunu ifade eder. Beytü’l-Hikme’de düzenlenen bu toplantılarda, birçok bilgin toplanarak herhangi bir mesele hakkında tartışabilir ve görüşlerini özgürce savunabilirdi. Me’mun döneminde Beytü’l-Hikme’de yapılan bu tartışmalar ve toplantılar dışında, kurum içinde kurulan rasathanede de astronomik gözlemler yapılırdı. Beytü’l-Hikme, bu dönemde halifenin bizzat kendisinden aldığı destekler sayesinde zirve dönemini yaşamış, Me’mun’un ardından gelen halifelerden ise yeterli desteği alamaması ve dönemin siyasi olayları nedeniyle, inişli çıkışlı dönemler yaşamıştır. Beytü’l-Hikme’nin varlığı XIII. yüzyılda Moğolların Bağdat’ı istila edip, ilmi birikimleri yok etmeleri ile son bulmuştur. 

Sonuç olarak entelektüel anlamda tüm bu gelişmelerin yaşandığı yer olan Bağdat’ın çok kültürlü toplumsal ortamı, kuşkusuz ki tercüme hareketini ittiren güçlerden biri olmuştur. Müslümanların medeniyet inşası yolculuğunda Bağdat ve içerisinde kurulan Beytül Hikme de tercüme hareketinin ayrılmaz parçaları olmuşlardır. 

İleri Okumalar ve Kaynakça

[1] Demirci, M. (2017). BÜTÜN YOLLAR BAĞDAT’A ÇIKAR. İstem, 251.

[2]Demirci, M. (2017). BÜTÜN YOLLAR BAĞDAT’A ÇIKAR. İstem, 226-227.

– Dimitri Gutas, Yunanca Düşünce Arapça Kültür,  Kitap Yayınevi İstanbul 2015.

– Mustafa Demirci, Beytü’l-Hikme Kuruluşu, İşleyişi ve Etkileri, İnsan Yayınları İstanbul 2013.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın