24 Kasım Pazar günü yağmurlu bir sabahta İLEM’in önünde İznik gezimiz için buluştuk ve ardından arabalara binerek yola koyulduk. Molalar ile arada sandviçlerimizi yiyerek geçirdiğimiz iki buçuk saatlik bir yolculuğun ardından dervişlerin ve çelebilerin, seyahatnamelerinde bahsettiği şehir olan İznik’e vardık. Şehrin merkezlerine doğru girdiğimizde ilk dikkatimi çeken şey sıra halinde dizilmiş zeytin ağaçları ve her evin bahçesinde olan meyve ağaçlarıydı. Şehir sevimli, küçük Ege kasabalarını andırıyordu. İstanbul’un aksine hava burada çok sıcaktı ve güneş kendini gösteriyordu. İlk sürpriz bizlere İhsan Fazlıoğlu hocamızın da geziye katılması oldu. Herkes İhsan Hocanın yanına toplanmaya başlamıştı, tur rehberlerimiz ile buluşarak Lefke Kapı’ya doğru yürüdük. Lefke Kapı’ya merdivenlerden inerek çıkış noktasına geldik ve orada bulunan mezarlığın karşısında tur rehberimizi dinlemeye başladık. Bu kapı İmparator Hadrianus zamanında yapılmıştı, İznik’in iki ana caddesinin kesiştiği noktadan bakıldığında, dört ana kapı görünür. Şehrin dört kapısından biri de Lefke Kapı’dır.  Büyük bir koridor şeklinde uzanan kapı üç tane kemerden oluşuyor. Kapının dış tarafından baktığınızda üç giriş görüyorsunuz, bu girişlerden büyük ve ortada olanı arabalıların girişi için yapılmış, sağ ve sol tarafta bulunan diğer kapılar ise yaya geçidi için kullanılmıştır.  Yaya geçitlerinin üst taraflarında bulunan büyük oyuk tarzındaki boşluklara, şehre ya da hazineye bağış yapanların heykelleri koyuluyormuş. Bu kapıların hemen hemen hiç yıkılmadan günümüze kadar gelmelerinde bir diğer önemli husus da kapılar yapılırken aralarına lahit konulması. Kapıya dışarıdan baktığınız zaman çok rahat bir şekilde lahitlerin izlerini görebiliyorsunuz.

İznik’te şehir ızgara plânlı yapılara sahip, ilk kez Hippodamos tarafından yapılan bu yapı tarzı sizi hangi yoldan yürürseniz yürün sonunda dört kapıdan birinin önüne çıkaracaktır. Ardından kapılardan geçerek Çandarlı İbrahim Paşa’nın ve ailesinin içinde bulunduğu türbeyi ziyaret ettik. Çandarlı ailesi İznik için çok önemli bir yere sahip İbrahim Paşa’da Osmanlı vezirlerindendir.  Mezar taşlarının başındaki motifler çok ince bir şekilde işlenmiş, taşların en tepesi motiflerle, onun hemen altında ise Peygamberimizin sözleri ile işlenmiş. Dikkatimizi çeken bir diğer şey ise kadın ve erkek mezarlarının ayırt edilememesi. O zamanlar da bu tarz ayırt edici şeyleri kullanmıyorlarmış. Çandarlı İbrahim Paşa’dan biraz daha bahsedecek olursak diğerlerine göre daha görkemli bir mezara sahiptir. Çandarlı ailesi Osmanlı için çok önemlidir. Burada mezarının oralara bir ev yaptırmıştır, İstanbul Fethi’ne destek vermediği için ve başka sebeplerden dolayı idam edilmiştir. Yani anlıyoruz ki bu önemli şahıslar tarihte çok büyük rol oynamışlar.

İbrahim Paşa’nın kabrinden çıktıktan sonra hepimiz gruplara ayrıldık ve üç grup halinde yolumuza devam ettik. Türbe çıkışından dümdüz yürürken sıralı ağaçların ve şirin evlerin olduğu yollardan geçerek bizi bekleyen bir çini ustasının yanına vardık. İlk olarak bize çini ‘bisküvi’sini tanıttı, bisküvi dedikleri şey kil veya kuvars hamurunun şekil verdikten sonra fırınlanmış haline deniyormuş. Osmanlıda kil hamuru yerine kuvars taşından hamur yapıyorlarmış. Kuvars taşı insanda bulunan kötü enerjiyi alıyor ve onu rahatlatıyormuş. Ardından çizim aşamasına geçtik, çizimler için resim kalıpları var bu kalıplar resim üzerine getirilerek ince ince her detayı toplu iğne ile delinmiş. Ardından fırında hamurlar pişerken arta kalan kömür tozunu alıyorlar ve bir çorap içine koyarak delikleri olan bu resim kalıbının üstünden bastırarak geçiliyor.  Kalıptan geçen kömür tozu çizimi ana hatları ile belli ediyor sırada bu şeklin üstünden yavaşça geçmeye geliyor. Orada bulunan bir arkadaşımızın doğum günü olduğu için bu ebru boyamasını ona yaptırdık ve hepimiz çinileri incelemeye ve alışveriş yapmaya başladık. Benim en çok hoşuma giden çini ise nar ve kuşu içinde barındıran çiniydi.

Çini ustasını ziyaretimizden sonra rehberimiz önden biz arkadan eskiden geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladık. Bu defa ara sokaklardan geçiyor ve evleri de görüyorduk. Evler küçük ama mutlaka güneş alan, bol çiçekli meyve ağaçlı evlerdi.

İnsana küçük sahil kasabalarında bulunan evleri anımsatıyordu. Bir meydana geldik ve karşımızda Yeşil Camii tüm güzelliği ve minaresi ile bizleri bekliyordu. Çandarlı Halil Hayrettin Paşa tarafından yapımına başlatılmış, ölümünden sonra oğlu Ali Paşa tamamlattırmış. Dış kapı üzerindeki kitâbede yapının mimarının Hacı b. Mûsâ olduğu yazılıdır. Aynı zamanda üzerinde ‘banisi’ yani yaptıranın isminin olduğu ilk camidir. Dış kısımlarda camide çok güzel çok ince bir taş işçiliği görüyorsunuz. Caminin kısımlarını incelediğinizde çokça sekizgen karşımıza çıkıyor. Bu sekizin birçok anlamı var ilk olarak sonsuzluk anlamını bizlere çağrıştırıyor ancak sekizgen şekillerde ruhu sakinleştirici bir etki bulunduğu için Osmanlı’da çoğu yerde görüyoruz. Yeşil Camii yazlık bir cami olarak diye geçiyormuş, başta ben de yazlık camimi olur diye sordum kendime ancak inşasında hiç harç kullanılmamış ‘Kündekâri’ denilen birbirine geçirilerek birleştirme tekniği kullanılmış, kilitleme kullanılarak yapıldığından hem de mermer kullanımın çokluğundan dolayı cami yazlık olarak kullanılmış. Hacı Özbek Camii’nden sonra burada, İznik’te tam kubbe olarak yapılan ilk cami özelliğini taşıyor. Camiye güzelliğini veren minareye baktığımızda yarıya kadar çini ile kaplı olduğunu görüyoruz. İçeri doğru girdiğimizde bizleri mermerlerin ayrıntıları karşılıyor, hepsi özenle işlenmiş ve Selçuklu’dan izler taşıyor.

Camiden ezan okunmaya başladığında yavaş yavaş biz de Ayasofya Camii’ne doğru yol alırken hemen Yeşil Camii çaprazında bulunan Nilüfer Hatun İmareti’ni ziyarete gittik ancak çalışmalar olduğu için kapalıydı. Bu yapı günümüzde İznik Müzesi olarak işlev görmekte. Burayı I. Murat annesi Nilüfer Hatun için yaptırmış. Burada İznik’te bulunan yapılarda dikkatimi çek şeylerden biri ise yapıların çok fazla topluluğun özelliklerini barındırması oldu kafamı kurcalayan bu soruyu sorduğumda ise her yeni gelen dönemde bulunan eserin üstüne kendi eserini inşa etmiş çünkü temel kazmak çok maliyetli bir iş. Açık hava tiyatrolarının da bulunduğu bu yerde her dönemden izler görmek mümkün. İmarethanenin biraz ilerisinde bulunan Şeyh Kudbettin Camii’ni ve orada kabri bulunan Kutbüddin İzniki’yi ziyaret ettik. Hanefi Mezhebi’nin Osmanlı Dönemi hocasıdır. İlim yolunda hocalık yapmış. Hacı Bektaşi Veli’nin hocası olduğu söylenir ancak zamanlara bakıldığında bu çok da tutarlı gelmemekte. Burada türbeye girip dualarımızı ettikten sonra Ayasofya Camii’ne doğru yürümeye başladık. Tüm gruplar burada birleşecek ortak bir anlatım gerçekleşecekti. Ayasofya Camii’ne ilk girdiğimde dikkatimi çeken şey dikdörtgen şekilde dümdüz ilerlemesi oldu, kemerler, mermerler hepsi çok güzel bir ahenk içerisindeydi ancak çok yıpranmıştı.  Rehberimiz anlatmaya başlamadan önce biraz gezme fırsatımız oldu ilk kapıdan girdiğiniz anda karşı tarafta bulunan üç penceresi olan basamaklı yarım bir daire karşılıyor, orada ekmek şarap ayini yapılıyormuş rehberimiz anlatınca bunun ‘teslis’ inancının bir parçası olduğunu öğrendim. İçeride bulunan kemerleri yaptıran kişi Mimar Sinan’dır. Burası bir Konsil yani Hıristiyan din önderleri, Hıristiyanlıkla ilgili tartışmalı konuları aydınlatmak ve bir sonuca bağlamak için, tartışılacak konunun önemi ve ilgilendirdiği bölge oranında büyük toplantılar düzenlemiş bu toplantılara “Konsey” ya da “Konsil” adını vermişler. İznik’te iki büyük Konsil toplanmış.  Gezide bizlere eşlik eden değerli hocamız İhsan Fazlıoğlu’da güzel birkaç kelamını bizimle paylaştı. “Göçebe insanlar geçmişlerini destan ve masallardan alır ancak yerleşik hayat biçimini benimseyen insanlar tarihini şehirlerden yani yapılardan alır. İznik’in aslında kimliğimizin siyasetimizin temelini de barındıran çok değerli bir şehir. İznik basit anlamıyla tarihi eser görmek olarak değil de kimliğimizi hissedebileceğimiz bir şehir. Tüm büyük müderrislerin hocaların burada der alması gerekiyordu fakat sebebi neydi, bu kimliği bu ruhu burada yaşasın kendine bunu devşirebilsin diye. Müderrisler burada görev yapmadan Semaniye’ye, büyük medreselere atanamıyorlardı. İznik kimliğin temel zihniyetin inşa edildiği bir yerdir.’ Bazı şehirler kimlik için önemlidir: Konya, İznik, İstanbul, Bursa; bu yerler Selçuklulardan gelen geçmişimizin temellerinin atıldığı çok önemli yerlerdir. Hocamızın da dediği gibi bir insan tarihini şehirlerden ve yapılardan biri, İznik’te tam bu noktada bizler için bu inşanın başladığı ilk yer.”

Bir öğle arası yemek molasından sonra turumuza devam ettik ve eski çini fırınlarının olduğu yerleri gördük burada dikkat çeken bir diğer şey ise her çini fırını karşısında bir hamam vardır ve bu hamamlar çini fırınından çıkarılan hemen yıkanması için yapılmış. 260 tane çini fırını ve hamamından sonra belli bir süre hamam yapımı buralarda yasaklanmış. Çini fırınının tam karşısında bulunan Kültür ve Turizm Bakanlığının ve UNESCO’nun çini ve seramik sanatkarı olan Kadir Yılmaz’ı ziyaret ettik ve bizlere çarkın başına geçerek bir çininin toplumdan topluma yıllar boyunca nasıl değiştiğini kili şekillere sokarak anlattı.

Gezimize I. Murat Hamamı’nı ziyaretimiz ile devam ettik burada 2000 yıllık bir Roma yolu gördük. Bu yol tam üstümüzde bulunan yol ile aynı yöne gidiyordu ve Romalılar yol yapımına çok önem vermiş ‘her yol Roma’ya çıkar’ sözü de buradan gelmiş. Hamamın ‘külhan’ kısmını da gördük. Osmanlı’da bulunan evsiz sokak çocukları kışın dışarıda en sıcak yer olan külhan önlerine gelir ve ısınırlardı. Ardından buralara yerleştirilmiş ve büyüyene kadar bakmışlar. Bu çocuklar zamanla hamamın ve daha sonra mahallenin asayişini sağlama görevini üstlenmişlerdir ve nihayetinde kendilerine has bir düzen kurmuş, haraç toplamaya ve külhanbeylik yapmaya başlamışlar. Külhanbeyi ismi de buradan gelmiş. Buradan çıkarak hep birlikte İstanbul Kapı’ya doğru yürüdük, burada şehrin isminin nereden geldiğine de dair ufak bilgiler aldık Lysimakhos, M.Ö. 301’de o dönemin geleneklerine göre kente sevgili karısının adı olan Nikaia adını vermiş. İstanbul Kapı’yı inceledik ancak tadilatta olduğu için tam olarak gezemedik. Buradan otobüslerimize binerek İznik Gölü’nde gün batımını izlemek üzere yola çıktık. Enfes manzarayı izledikten sonra martıları besledik ve göle ve güzel manzaraya karşı çaylarımızı içtikten sonra otobüse binerek İstanbul yolunu tuttuk. Bize bir tarihi, bir şehri, bir ideolojiyi İznik’i tanımamıza vesile olan İLEM’e çok teşekkür ederiz.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın