Buhranlarımız ve Son Eserleri – Haz. Ertuğrul Düzdağ

Değerlendiren: Merve Adlı

0
2862

Said Halim Paşa Buhranlarımız ve Son Eserleri, haz. Ertuğrul Düzdağ Paşaİz Yayıncılık, İstanbul, 2012, 304 s.

 

Bugünü anlamak için tarihte geriye bakmak önemli midir? Bu süreçte ne kadar eskiye gidilmelidir? Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti 92 yıllık bir geçmişe sahip olsa da hareketlerimizi şekillendiren kurumları ve düşünce yapılarını anlamak için 1923 yılına dönmek yeterli olmayacaktır. 600 yıllık bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına ve devletin sonunu hazırlayan olayların patlak vermeye başladığı tarihlere, Kanuni Esasi’ye dönüp bakmak bu süreci layıkıyla anlamamız için olmazsa olmazdır.

M. Ertuğrul Düzdağ tarafından düzenlenen Said Halim Paşa Buhranlarımız ve Eserleri adlı eser de Osmanlının son zamanlarına ışık tutarken yararlanacağımız önemli bir kaynak hükmünde. Düzdağ derlemesinde Said Halim Paşa’nın sırasıyla Meşrutiyet, Taklitçiliğimiz, Fikir Buhranımız, Cemiyet Buhranımız, Taassup, İslam Dünyası Neden Geri Kaldı, İslamlaşmak ve son olarak İslam Devletinin Siyasi Yapısı sekiz temel eserini bir araya getirmiş ve kitabın sonuna da Saim Halim Paşanın Hatıratından birkaç eser eklemiş. Said Halim Paşa yazdıklarının genelinde yanlış batılılaşma sürecimiz ve bu süreçte yapılmış hatalardan bahsetmiş. Tarihi yorumlamaya 1876 yılının anayasası olan Kanun-i Esasi’nin yazılması ile başlayan Said Halim demokratikleşme yolunda atılan bu adımın aslında batıyla gözleri boyanmış olan birkaç aydın tarafından hiç de halka, sosyal yapıya uygun olmadığından bahsediyor.

 Said Halim Paşa ‘Yabancı kanun ve müesseseleri alıp kabul ettiğimiz takdirde, yenilik ve ilerlemeye mazhar olacağımıza inanmak’ hataların en büyüğüdür diyor(sayfa 60). Bu sözü çok doğru bulmakla beraber kimi entelektüellerimizin Batının zenginliklerini görüp ülkesine geri döndüğünde karşılaştığı çöküş halinin tek kurtuluş kaynağının batının değer yargılarını benimsemek olduğunu düşünmelerini normal buluyorum. Said Halim Paşanın da bahsettiği gibi bu batıyı benimsemeyi teklif edenler değerli siyaset adamları değil de gözleri batıyla boyanmış kimi entelektüellerdi. O anki siyası şartlarda güç kazanan bu düşünürler/ siyasetçiler Osmanlı halkını kendilerine tamamen yabancı kılıflara sokuşturmaya başladılar. Said Paşa hem Kanuni Esasi’nin hem de sonrasında tamamen Batıdan alınıp Osmanlıya adapte bile edilmeden yürürlüğe konulan medeni kanun gibi, diğer yasaların halkın yaşayışına ne kadar ters olduğundan bahsediyor. Osmanlı halkının temel sorunlarına inemeyen bu kanunların 3-5 yılda yerleştirilmeye çalışıldığını söyleyen Sinan Paşa halkın yüzlerce yıllık oturmuş düzeninin değişmesinin bu kadar kısa sürede gerçekleşmediğinin ve bu yeni kanunların halk için ancak fazladan bir zulüm haline geldiğini söylüyor. İlerlemenin ancak bu kurallara uymakla gerçekleşeceğini düşünen bu aydınlar halkın kafasına vura vura onları ancak arada derede kalmış, ne Batılılaşmış ne de eski kültürlerine itaat eden bir toplum yapısı ortaya çıkarıyorlar.

Taklitçiliğimiz sonunda yapılan değişikliğin iyiye işaret olmadığını, kültürümüzle ters kavramlara sarılıp Osmanlı düşmanı olup çıktığımızı söylüyor Said Halim Paşa. Bu yerinde gözleminin şu anda da doğruluğunu koruduğunu görmek beni üzüyor. En azında Said Halim Paşa dönemimdeki insanlar Osmanlının mirasına bizim aksimize arada aracılar ( Milli eğitim kitapları, önyargılı tarihçiler ve yayınlar) olmadan temas edip onun iyi yönlerini takdir edebiliyorlardı. Şimdi ise 1923 öncesini en iyisi hatırlanmaması gereken cahiliye devri olarak öğreniyoruz.

Said Halim Paşa da Batıdan alınmış basmakalıp yasaların, yeniliklerin bize uymamasının sebebinin iki kültürün birbirinden tamamıyla farklı olmasından kaynaklandığını söylüyor. Bu iki kültür için en temel kavramların bile farklı şeyler ifade ettiğini; bir batılı için eşitlik kelimesinin nefret,  haset ve tecavüz hissi uyandırdığını Müslümanlar içinse gayet tabii bir hak olarak görüldüğünü, hürriyet kelimesinin batının aksine bizde zincirleri kırmak, siyasi bir kölelikten kurtulmak anlamına gelmediğini söylüyor(Sayfa 77). Tabii olarak da batının kavramlarıyla oluşturulmuş kuralları kendi hayatımıza uygulamaya çalışırken zorluklar yaşıyoruz. Bu kurallara uyamadığımızda bunun sebebi bizim yeterince medeni olmamamız mı yoksa hayatı değerlendiriş şeklimizin tamamen farklı olması mı buna kim karar vermeli? Bu bizim kültürümüzün batınınkinden daha aşağı olduğunu mu gösteriyor? Bence buna verilecek cevaplar bir milletin kimliğini gururla mı taşıyacağını yoksa aşağılık kompleksi ile kendini başkalarının kalıplarına mı sokacağını belirler.

Said Paşa’nın değindiği bir başka önemli nokta ise aydınlarımızın bu dönüşüm sürecinde var olan kurumları değiştirmek yerine yıkmak gibi radikal ve halkı zorlayan yollar seçmiş olması. Yeniye olan bu sorgusuz ve koşulsuz hayranlık halkı bilmeden tanımadan kendi kültürünü tamamen inkâr edip yenilerine yönelmeyi şiddetle eleştiriyor.

Sonraki bölümlerde ilerlemek için dinsiz mi olmak gerek diye soruyor Said Paşa Taassup adlı eserinde. Bence bu soru modernleşme sürecimizde akılları meşgul etmiş ve aydınları ikiye bölmüş bir soru. Günümüze baktığımızda da tıpkı o zamanki gibi Müslüman olan ülkelerin ekonomik, sosyal adalet anlamında daha geri kalmış devletler olduğunu görüp bizi geriden tutan şeyin dine bağımlılık olduğunu düşünüyoruz. Oysa Said Paşa bu geri kalmışlığına sebebinin dine bağlılık değil dinden kopmak olduğunu söylüyor. Ve “Doğu”nun bu geriliğini batılıların bizlerden evvel ele alıp bunu dine bağlamalarını eleştiriyor. Fikrimce Batının bu yaftalamaları ve suçlamaları sonucunda halkımızda kendini savunmak için oluşan Batı nefreti bizim batının gelişmelerini izlememize engel oldu, biz bu yüzden de geri kalmaya devam ettik ve olaylar kısır döngü içerisinde seyretmeye başladı. Batının İslam dininin çağa uymadığı hakkında suçlamalarına karşılık veren Said Halim Paşa İslam’ın insan yaradılışına ve böylece de her çağa uygun olduğunu ve tek kurtuluşumuzun İslam’a yeniden dönmek olduğunu söylüyor. Böylece batının hakkımızda vardığı sonuçların tamamen temelsiz olduğunu dile getiriyor.

Kitapta beni etkileyen şey ortaokul ve lisede gördüğümüz tarih anlatımından çok farklı bir anlatımla karşılaşmamdı. Milli Eğitim tarafından okutulan kitaplarda genellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi köklerini cehaletten koparıp medeniyete doğru yönelen başarılı bir serüven olarak anlatılıyor. Bu süreçteki politika yanlışlıkları tamamen kötü talih, devletin yenilgileri ise adeta başarı yolundaki nazarlıklar olarak yansıtılıp batılılaşma sürecinde karşılaşılan insanlar halkın gözünü bağlamaya çalışan yobazlar olarak anlatılıyor.  Oysa Said Paşa’nın anılarını ve analizlerini okuduğumda bilinçsiz halkın gözlerinin “medenileşme” söylemiyle boyandığını gördüm. Tarihi gerçek manada, olabildiğine objektif bir şekilde öğrenmenin ne kadar zor olduğuna bir kere daha tanık oldum.

Kitabın üslubunu çok samimi buldum, derleyen Ertuğrul Düzdağ eseri günümüz Türkçesine çevirip yeniden düzenlerken dil samimiyetini kaybedip bayağılaşmamış. Ancak eserlerin deneme edasıyla yazılmış olması ve genellikle yalnızca konuyla alakalı serzenişlerden oluşması beni rahatsız etti. Said Halim Paşa modernleşme sürecimizle alakalı çok önemli hatalara, eksiklere parmak basıyor ancak bizi kendi şahsi çözüm yollarından sorunların çoğunda mahrum bırakıyor ya da pek de güçlü alternatifler veremiyor. Bu eserin Osmanlı’nın sorunlarını çözmeye odaklı bir eser olmamasının da bu küçük eksikle alakası var mutlaka.

Batıdan yardım alalım ama nasıl sorusunu neredeyse her Müslüman ilim adamının yaptığı gibi Said Halim Paşa da yöneltiyor. Her ne kadar bu soruyu millet olarak problemlerimizi çözmek için gerekli olduğunu düşünsem de bu zamana kadar çözüm bulamamış olmamız beni üzdü. Tüm Müslüman aydınların bu çaresizliğimize çözüm aramaya çalıştığını bildiğim halde yüzyıldan fazla zaman önce tartışılan bu konuların bugün de tartışılıyor oluşu beni umutsuzluğa sürüklüyor. Kimileri batının İslam’a ters olmayan her şeyini almamız gerektiğini kimileri ise tamamen batıya tamamen sırtımızı dönüp kendi Aydınlanma çağımızı yaşamamız gerektiğini söylüyor. Bu sürecin yapay bir şekilde gerçekleşeceğini zannetmiyorum öncelikle halkın eksik ya da yanlış eğitiminin tamamlanması gerektiğini düşünüyorum.

Özetlemek gerekirse kitabın genelinde Said Halim Paşa Batı medeniyetlerini anlamadan onları taklit edişimizin bizi sanılanın aksine ileri değil de daha geriye götüreceğini ve kimliğini kaybetmiş bir toplum haline geleceğimizi söylüyor. Bu kitap bundan yaklaşık 100 yıl önce kaleme alındığından ve hala yaşadığımızı problemler hakkında konuşuyor olduğundan belki de biz milletçe hep aynı hatayı yapıyoruzdur ve belki de durup düzgün analiz edersek Said Halim Paşa’nın üstünde durduğu noktaların problemlerimizin çözümünde bize yardımcı olabileceğini düşünüyorum.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın