Nazife Şişman, Dijital Çağda Müslüman Kalmak, İnsan Yayınları, İstanbul, 2018.

Elektronik cihazların dünyamızı kuşattığı, artık hepimizin bildiği bir şeydir. E-kitap okuyucular, e-imzalar ve daha birçok araç, hayatımızı kolaylaştırmaya devam ediyor. Ancak bu kolaylaştırma, yine hepimizin bildiği gibi, birçok problemi de beraberinde getiriyor. Sanal-gerçek algısı arasındaki ayrım silikleşiyor, insanlar belli bir süre sanal ortamda bulunduktan sonra gerçek dünyaya adapte olamaz hale geliyor. Bu sorun her ne kadar cep telefonu ve gençler özelinde inceleniyorsa da esasen tüm toplumu içine alıyor. Gençlerin cep telefonuyla ilgilendiği vakitten belki de daha fazlasını, yetişkinler televizyon başında geçiriyorlar.

Nazife Şişman da işte bu problemi eserinde merkeze alıyor. Bilgiye ulaşma sürecimizdeki değişikliklerden başlayıp, teknolojinin kültürümüzdeki baş döndürücü etkilerine kadar birçok konuyu kitabında ele alıyor. Ve her ne kadar kitabın adında “Müslüman” kelimesi geçse de düşüncelerini tüm toplumu ilgilendirecek şekilde yazıya aktarıyor.

Kitabın ilk bölümü, insanın bilgi edinme sürecini konu alıyor. Yazarın bu konudaki ilk tespiti ise bilginin modern dönemle birlikte daha kolay ulaşılabilir hale gelmesi. Bu bağlamda, matbaayla birlikte bilginin kaynağının insan olmaktan çıkıp kitap ve her türlü yazılı – görsel veriye doğru evrilmesi, üzerinde düşünülmeye değer bir konudur. Elbette kitaplar da birer insan ürünü, ancak o meşhur ifadeyle “meçhule gönderilen bir mektup”. Yani yazıldıktan sonra tamamıyla yazarın denetiminden çıkıp, okuyucunun dünyasına dahil oluyor. Bu da ilim öğrenme sürecinin bütünüyle insan merkezli olduğu, bir kitabı gerçek anlamıyla okumuş olmak için ancak bir hoca eşliğinde okumuş olmayı “bir alimin rahle-i tedrisinden geçme” şeklinde açığa çıkan geleneği arka plana itiyor. Bu durum, aslında çok ciddi bir zihinsel dönüşümü de beraberinde getiriyor. Çünkü yüz yüze eğitim, bilginin yalnızca doğrudan aktarılmasını değil, denetlenmesini de sağlayan bir yöntemdir. Bu denetleme mekanizması ortadan kalktığındaysa, sistemsiz bilgiler çoğalıyor, yazarın da kitapta bilginin demokratikleşmesi bahsinde aktardığı gibi, bir alanda hiç çalışması olmayan biriyle, ömrünü bu alana adayan kişi arasında, bilgiyi yayma potansiyeli bakımından en ufak bir fark kalmıyor.

Yazarın son bölümde de bahsettiği üzere, bu durumu kitapla sınırlamamak gerekir. Bugün sosyal medya platformları üzerinden yapılan derslerle karşı karşıyayız. Halbuki muhatabını tanımadan, bilgi ve anlayış seviyesine dair en ufak bir tahminde dahi bulunulamadan verilen bu dersler, zaman zaman bilgi karmaşalarına yol açıyor. Online ortamlarda verilen, olayın özelliklerini yüzeysel bir şekilde ortaya koyup ayrıntıları bir kenara bırakan fetvalar da yine bilgiye yanlış erişimin örneklerinden biri haline geliyor. Elbette tüm bu problemlerin çözümü, eğitimin ve dinin dijital hayattan soyutlanması değildir. Ancak özellikle dini meselelerde sosyal platformları kullanırken, mümkün olan azami hassasiyeti göstermemiz gerektiği de açıktır.

Aslında bu durum, yalnızca teknolojik gelişmelerle açıklanamayabilir. Çünkü bilginin herkes tarafından erişilebilir ve de üretilebilir olması, kaynağını batıdaki modernleşme hareketlerinden alıyor. Merkezinde dini meseleler bulunan ve ruhban sınıfının sosyal hayat üzerindeki etkisini kaybetmesiyle sonuçlanan birçok atılım, doğal olarak, sıradan insanların da kendilerinin birçok konuda söz söyleyebilecekleri inancına sahip olmasını sağladı. Bir fikir ortaya koymak, yalnızca belli bir zümreye has değil, tüm insanlığa ait bir faaliyet haline geldi. Bugün belki de bunun en somut ve en temeldeki örneği, -neredeyse sınırsız olduğu kabul edilen- ifade özgürlüğü olarak karşımıza çıkıyor. Sosyal medya da insanların bu özgürlüklerini rahatça yaşayabilecekleri bir alan olarak bizlere sunuluyor.

Yazarın bir bilgiye erişmek için –özellikle internet ortamında- başvurduğumuz kaynakların, o kaynağın popülerliğiyle orantılı olarak değer kazandığı iddiası da oldukça tartışmaya açık. Gerçekten de herhangi bir başlığı arama motoruna yazdığımızda karşımıza çıkanlar, geçmişte o başlığı aratanların en çok tıkladığı bağlantılardan oluşuyor. Dolayısıyla, biz de bir arama yaptığımızda, bilgi kaynağımızı diğer insanların tercihlerine göre belirliyoruz. Kaldı ki, karşımıza ilk çıkan bağlantılar, her zaman en çok rağbet edilenler olmayabiliyor. Çeşitli şirketler arama motorlarıyla reklam için işbirliği yaparak, kendilerinin öne çıkmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Aslında bu durum, ilk başta değindiğimiz “bilginin demokratikleşmesi” olgusuyla birçok bakımdan çatışıyor. Çünkü bu tarz uygulamalarla, insanlar kendi istedikleri bilgilere değil, sistemi yönetenlerin istediği bilgiye ulaşır hale geliyor. Ve çoğu zaman bu bilgiler, gerçekle birebir örtüşmeyen bilgiler oluyor.

Bilgi edinme araçlarıyla alakalı kitapta değinilen son şey, dijital okuyuculardır. Çok yakın zamanda hayatımıza giren, girmesiyle birlikte de birçok tartışmayı beraberinde getiren e-kitap okuyucuları, henüz fazla yaygın değil. İlk ortaya çıktılarında, kitapları daha da erişilebilir hale getireceği sebebiyle okuma oranlarını arttıracağı düşünülmüştü ancak beklenen olmadı. Bu konuda yazarın, okumaya hevesli olanların zaten basılı kitabı da okuyacağı, bu tarz kolaylaştırıcı araçların, tek başına okuma potansiyelini arttırmaya yetmeyeceği yönündeki görüşü, isabetli görünüyor. Ancak kitapta aktarılan Paulo Coelho’nun yöntemi, dijitalleşmenin yazılı kitap için bir reklam olma fırsatını sunduğunu da gösteriyor: Coelho, kitaplarını PDF formatında bir internet sitesine yüklüyor ve bu hareketinden sonra basılı kitaplarının  satışında bir artış olduğunu fark ediyor. Yazar bu şaşırtıcı sonucu daha çok internet sitesinin ücretsiz olması üzerinden yorumluyor ve tüm dijital kitapların, basılı kitapların reklamı olma işlevini gördüğünü söylüyor. İnsanlar, kolayca eriştikleri birkaç kitaptan sonra, başka kitapları da okumak istiyorlar. Ancak, bu tarz sonuçların istisna olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü gerçek bir okuyucu için kitap fiyatları ya da erişilebilirlik, çok da büyük bir engel teşkil etmeyecektir.

Kitabın ikinci bölümüyse, sosyal medyanın bize ilk olarak sunduğu şeye, “görünür olma”ya odaklanıyor. Görünür olma isteği öyle bir hal alıyor ki, insanlar önemli -önemsiz her türlü anlarını bu mecralar üzerinden paylaşır hale geliyorlar. “Paylaşılmayan yaşanmamıştır” algısı bizi kuşatıyor, en kişisel bilgiler dahi bu platformlarda kendisine bir karşılık bulur hale geliyor.

Biz bu paylaşımları yaparken yalnızca kendimiz için yaptığımızı, bizi mutlu ettiğini düşünüyoruz. Bu paylaşımlar karşılığında herhangi bir somut karşılık da ödemediğimizi sanıyoruz. Ancak durum gerçekte böyle değil. İnternet ortamına sunduğumuz her türlü kişisel bilgi, analiz şirketlerine sunduğumuz bir veri anlamına geliyor. Bu verileri toplayan şirketler de verileri analiz edip ticari şirketler için kullanılabilir hale getiriyorlar. Bu sayede biz bir yurtdışı bileti aldığımızda, o ülkedeki otellerin reklamlarını bir anda karşımızda bulabiliyoruz. Yazarın Ritzer’den aktardığı gibi prosumer, yani hem tüketici hem de üretici hale geliyoruz. Bu durum tek başına pek de rahatsız edici gelmeyebilir. Nihayetinde, bu tarz reklamların da bizim işimizi kolaylaştırdığı düşünülebilir. Ancak bizim her birini farklı farklı zamanlarda yaptığımız binlerce işlem analiz edildiğinde, şirketlerin bizi belki de bizden daha iyi tanıdığı gerçeğiyle yüzleşmemiz gerekecektir.

Elimizdeki kitabın yazıldığı tarihte henüz ortaya çıkmamış olsa da ABD’de bunun çok somut ve korkutucu bir örneği yaşandı. İngiliz siyasi danışma şirketi Cambridge Analytica, ABD’deki son başkanlık seçimlerinde Facebook verilerini ele geçirerek seçmen profiline özgü propaganda yapma yoluna gitti. Seçmenler Facebook sayfalarına girdiklerinde tamamıyla kendi ilgi alanları, statüleri ve hatta etnik kökenlerine yönelik vaatler ve haberlerle karşılaştılar. Böylece bu veri analizleri, basit reklam işbirliklerinden, bir ülkenin siyasi tercihlerini yönlendirme boyutuna kadar ulaşmış oldu.

Kitapta oldukça hızlı bir şekilde geçilen, ancak bu yeni teknolojik gelişmelerin bizi belki de en çok ilgilendiren kısmı, yazarın “yeni ilmihal” olarak adlandırdığı, dijital faaliyetlerimizi de düzene sokan bir ilmihalin eksikliği. Her gün göz ardı edilemeyecek kadar çok vaktimizi internet ortamında geçiriyoruz. Ancak her türlü beğeni ve paylaşımımızın aynı zamanda dini bir sorumluluğu da olduğunu unutuyoruz. Halbuki her türlü sanal hareketimizi, bilhassa yanlışı yaymak bakımından dikkatle incelememiz gerekiyor.

Kitabın son bölümü, “Teknolojinin İnşa Ettiği Yeni Kültür” başlığı taşıyor. Bilhassa televizyon üzerinden, teknolojinin zaten hızlı olan yaşantımızı daha da hızlandırdığına değiniliyor. Savaş aletlerinden tatil anlayışımıza kadar birçok kavramın yeni dünya düzenine uyum sağladığından bahsediliyor.

Hayatımızın hızlanmasını, imkanlarımızın gelişmesiyle birlikte değerlendirmek mümkün görünüyor. İletişim teknolojilerinin bize sunduğu, her an ulaşılabilir olma imkanı sayesinde zaman ve mekan fark etmeksizin daima herkesle iletişim kurabiliyoruz. Güncel gelişmelerden hiç vakit kaybetmeden haberdar olabiliyoruz. Kitapta yazar, bu imkanın düşünmeyi ve vukufiyeti engellediğini söylese de esas olarak bizim bu problemin farkında olmadığımızı, aksine bize mutluluk verdiğini söylemek yanlış olmaz. Bugün kim bir futbol maçının skorunu, seçim sonuçlarını, hatta hava durumunu anında değil de birkaç gün sonra öğrenmeyi ister ki?

Kitapla ilgili son olarak şunları söylemek mümkün: Yazar, aslında hepimizin günlük hayatında defalarca duyduğu bazı cümleleri bize yeniden söylüyor. Ancak bunu yaparken kendisinin de bu sisteme dahil olduğunu inkar etmemesi yazarın samimiyetini fark etmemize, bu farkındalıksa bizi daha dikkatli olmaya sevk ediyor. Gençlerin dünyasına bizdenmişçesine seslenenlerin sayısının ne kadar az olduğu da göz önüne alındığında, yazarın ve kitabın kıymeti daha da artıyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın