Dr. Öğr. Üyesi Ümit Güneş ile dijital dünyada akademinin bugünü ve yarınını değerlendirdiğimiz, değişen düzende konumumuzu ve hedeflerimizi tartıştığımız verimli bir röportaj gerçekleştirdik. Kıymetli fikirleri ve zamanı için hocamıza çok teşekkür ederiz.

Elif Saylan: Hocam, ilk olarak sizi yakından tanımak isteriz. Kendinizi tanıtır mısınız?

Ümit Güneş: Ben Ümit Güneş. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Gemi İnşaatı ve Gemi Makine Mühendisliği Bölümü’nde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmaktayım. Kocaeli Üniversitesi Fen Bilgisi Öğretmenliği Bölümü’nde 2 sene okuduktan sonra mühendis olma tutkum ağır bastı ve orayı bıraktım sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde lisans okudum. Yüksek lisansı ve doktorayı da aynı üniversitede tamamladım. Doktora sürecinin 1,5 senesinde ABD’de Duke Üniversitesi’nde bulundum. Doktora araştırmamın bir bölümünü ise TÜBİTAK destekledi.

İnsan & Toplum, Tahkik, Nazariyat gibi birçok dergide farklı görevlerde bulundum. Uzun bir süre İLEM’de yönetim kurulu üyesi olarak yer aldım. 2 yıldır da İLKE Vakfı yönetim kurulu üyesiyim.

Şu an bir yandan da bugün konuşacağımız konu ile alakalı konuşmalar yapıyorum. Dijitalleşme konusunda sıkıntımız olduğunu düşünüyorum ve 2010 yılından beri çalışmalarımı bu konu üzerine yoğunlaştırdım. İnsanların güncel akademik teknoloji konularına dair ihtiyaçlarını fark ettikten sonra Twitter’da da paylaşımlara başladım. Youtube’da da bu konulara dair içerikler üretiyorum. Bu talep doğrultusunda son 4-5 aydır sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya çalışıyorum.

Esra Kamacı: Dijitalleşme ile ilgili ne anlamalıyız? Değişen ve gelişen bir dünyada dijitalleşme ne ifade ediyor?

Bugün elimizde çok fazla bilgi var, bu kadar yoğun bilginin içinde onu tasnif edebilmek çağımızın en büyük problemlerinden biri. Okuduğumuz metinleri nereye/nasıl koyacağımız bir problem teşkil ediyor. Zihnimizdeki işleyiş tasnif üzerine kurulu. Dijitalleşmede de böyle bir durum söz konusu. Bu bağlamda dijitalleşmeyi; bize zaman kazandıran, işlerimizi kolaylaştıran bir imkan olarak görüyorum. Yaşadığımız dijital dönüşüm aynı işlemi çok daha kısa sürede yapabilmeyi sağlıyor.

Dijitalleşme, içinde hem sorunları hem de imkanları barındırıyor. Örneğin; ABD’de “pompacılık” mesleği bulunmuyor, pompacının yaptığı işi müşteri yapıyor. Orada bu mesleği yapan kişi başka bir iş alanına yöneldi. Başka bir örnek, Türkiye’de sektör olan ehliyet meselesinin ABD’de yarım saatte alınabilir olması. Bu tarz değişimler ve dönüşümler belli imkanları başka bir şeye evrilme şansı da verir. Akademide teknolojiyi hızlanmak ve motivasyonumuzu yüksek tutmak için kullanmalıyız. Teknoloji ve dijitalleşme bizim bilim dediğimiz asıl mesele ile ilgilenmemize alan açmalı ve dönüşümü bu şekilde yaşamalıyız.

Geleceğe ve gelecek kurgusuna dair bir şeyler üretmek ve dijitalleşmeyi de bu amaç doğrultusunda kullanmak zorundayız. Tüm bunlar için de dünyayı anlamamız gerekir. Elon Musk Mars’a insan gönderir, beyne çip takılacak projeler geliştirirken tüm bu hikayelerin içinde olmalı ve önce neler olduğunu anlamalıyız. Ülkemizde de bu konuya dair hem başkalarında farkındalık oluşturmak hem de bu konuyu öğrenmek durumundayız.

Değişim dediğiniz şeyin içinde siz pasifseniz çok zararlı olabilecek bir şey. Ama aktif olarak o akışı yönlendirebilirseniz değişimi de çok iyi yönetebilirsiniz. Bizim biraz değişimi yönetmeye ihtiyacımız var.

Esra Kamacı: Covid-19 ile akademide online eğitime geçtik. Sizce Covid-19 sonrası, pandemi sona erdikten sonra da online eğitim, akademi dünyasında yer bulur mu? Nasıl bir süreç bizi bekliyor?

Ümit Güneş: Dijitalleşme aslında çok yoğun olarak yaşanan bir şeydi pandemi sürecine kadar. Fakat pandemide daha yoğun hissettik dijitalleşmeyi. Dijitalleşme, pandemiyle birlikte ivme kazandı da diyebiliriz. Dünyada halihazırda online eğitimler mevcuttu ve oldukça da yaygın bir şeydi, Türkiye’de ise maalesef yoktu. Fakat pandemi ile şunu gördük: Örneğin saat şu an 21.30. Normalde fiziksel olarak bu saatte toplanamazdık ya da başka bir toplantıdan gelmem mümkün olmayabilirdi ancak online dediğimiz süreç işlerimizi kolaylaştırdı. Verim ise başka bir konu, toplantılarda verim alınabilir ama derslerde çok büyük performans olacağını sanmıyorum. Türkiye özelinde söyleyecek olursam, toplantılar veya dersler açısından fiziksel mekandan bağımsız olarak ders yapmayı öğrendik ve faydalarını gördük. Bilim dediğimiz şey sadece mevcut şeyleri tasvir etmek değildir, öngörüde bulunarak tahmin etmeyi de bizlere sağlar. Pandemi sonrası için öngörüde bulunacak olursak ben şöyle olacağını düşünüyorum: Hayatımız hibrit devam edecek yani pandemi bitse dahi online dersler yoğunluk kazanacak. Çünkü online derslerde ticari olarak düşünüldüğünde sınıf ihtiyacı, su faturası, geliş-gidiş sıkıntısı ve hocaların trafiğe takılma derdi bulunmuyor. Fakat burada kaçırdığımız bir nokta var. Ülke olarak bu yaptığımız online çalışmaların içeriğini değiştirmemiz gerekiyor. Hoca tahtanın karşısında anlattığı dersi online ders olarak anlatırsa bir problem var demektir. Bu online ders olmaz çünkü online derste içerik sunmanız, içeriği görselleştirmeniz, ara ara anket yapmanız veya sorular sormanız ve öğrenciyi derse katmanız gerekir. Ben bu hususların düzeleceğini ve Türkiye’de gelişeceğini düşünüyorum. İlerisi için ise hayatımız daha da online bir hal alacak diyebilirim. Online ile dünyada ne olup bittiğini biliyorum, bir yere gitmem gerekmiyor ve mekana ihtiyacım yok. Bilgisayar ve kameram ile işleri halledebiliyorum. Bunları şu an zaten çok yoğun bir şekilde kullanıyoruz ama ileride daha fazla yoğunlaşacağını ve içeriklerin de artacağını, daha farklı formatlara bürüneceğini düşünüyorum. Tabii ki ileride hologram teknolojisi ile sanal olarak bir sınıfta oturabilirsiniz, elinizi kaldırabilirsiniz. Sonrasında büyük ihtimalle hisler de gelişecek. Mesela yakın zamanda tat mevzusu elektronik ortama da taşınmaya başladı, dünyamız daha fazla dijitalleşen ve daha fazla dijital aracın kullanıldığı bir yapıya doğru bürünecek diye düşünüyorum. Özellikle pandemi bunu çok fazla tetikledi.

Elif Saylan: Hocam dijitalleşme süreci araştırmacılara nasıl bir imkan sağlıyor, dezavantaja mı dönüşüyor yoksa avantaj mı sağlıyor?

Ümit Güneş: Değerlendirdiğimiz her şeyin aslında dezavantajlı bir kısmı var fakat ben kişisel olarak meselelere olumlu bakıyorum. Ben dijitalleşmenin araştırmacılar için büyük bir imkan olduğunu düşünüyorum. Kütüphaneye gitmeden, bütün kaynakları bilgisayarımda tutup çalışıyorum ve onları tasnif ediyorum. Dijitalleşmenin bir güzel tarafı da anahtar kelimelerle dijital olarak tasnif yapabiliyorum. Önceden yazılı kaynakları tasnif etmek çok zordu. Oysa şimdi metnin tamamına veya kaynağın kendisine değil sadece içerisindeki bir paragrafa belirli anahtar kelimeler atarak tasnif yapabiliyorum. Fakat belirtmem gerekir ki teknolojide olduğu gibi bunu kutsallaştırmamak gerekiyor. Dijitalleşmeyi olmazsa olmaz görmek yerine dijitalleşmenin bir imkan sağladığını görmemiz lazım. Peki bu kadar kaynak ve bilgiyi nasıl kullanacağız? Eğer avantajları konuşacaksak bunları kullanmayı bilen insanlar için tabii ki büyük bir avantaj söz konusu. Önüne çıkan makaleleri tasnif edebilen, dijital kütüphanesi olan ve bundaki eserleri tasnif eden, güzel bir şekilde notlar alan ve ilişkilendiren insanlar için büyük bir avantaj. Fakat ne yapacağını, öncelik sonralık sırasını, nereye ne koyacağını bilmeyen ve zihni haritalanmamış olan insanlar için avantaj değildir. Bu insanlar için dijitalleşme daha korkutucu bir şeydir. Çünkü önüne bir bilgi yığını gelir ve nasıl tasnif edeceğini bilemez. Dolayısıyla bu süreçte insanları ikiye ayırmamız gerekir: Birincisi bu işleri becerebilen insanlar ki akademide ya da iş hayatında üretmek istiyorsak becerebilmemiz lazım, ikincisi ise beceremeyenler. Ben, beceremeyen insanlar için dijitalleşmenin çok olumlu yanlarının olduğunu düşünmüyorum ama becermeleri, ısrarla diretmeleri ve öğrenmeleri lazım. Çünkü diğer türlü geleneksel, konvansiyonel dediğimiz metotlarla bunlarla başa çıkma imkanı yok.

Mesela Google Scholar denen bir sistem var. Araştırmacı A, bu sisteme anahtar kelimelerini yazıyor ve bilgilendirme kuruyor. Peki bu ne işe yarıyor araştırmacı için? Her gün yeni bir bildirim geliyor ve bu konuda şu makale yazıldı diyerek haber veriyor. Bu bildiğimiz araştırma yani sistem otomatik bir araştırma yapıyor. Araştırmacı A, günün her saatinde ne olup bittiğini takip edebiliyor ve bunu hiçbir şey yapmadan gerçekleştiriyor. Araştırmacı B ise kendisi aramaya çalışıyor. Ne olup bittiğini arıyor ve belki de bir sene sonunda bulduğu şeyin aslında eski olduğunu görüyor tekrar başa dönüyor. Şimdi iki araştırmacı da dijitalleşmenin ortasında olan iki insan profili. A için dijitalleşme faydalı ama B için belki de yaşanmaz bir dünya çünkü bu dünyayı yönetemeyecek. Dolayısıyla B grubundaki kişiler için dijitalleşme oldukça üzücü olacak. A grubundaki insanlar ise üretici olacak, daha fazla üretecek, daha fazla bilgi tasnif edecek, yüksek motivasyonlu olacak, günümüzdeki meseleler için korkmayacak ve araştırma yapacak. Nihayetinde de bu şekilde üretken olacak. Ancak bu da zor bir şey çünkü birçok program var ve sürekli de yeni programlar çıkıyor. Bu aslında teknolojinin bir paradoksu. Hem elimizdekini çok iyi kullanacağız hem de yenileri takip edeceğiz.

Elif Saylan: Hocam peki bu durum akademisyenleri zora sokmuyor mu dijitalleşme sürecinde? 

Ümit Güneş: Bence zora sokmuyor, mesela ben mutlu oluyorum.

Elif Saylan: Kendisini geliştirmeyen akademisyenler bu süreçte zora düşecektir öyleyse.

Ümit Güneş: Evet, konuştuğumuz B grubu akademisyenler. Ancak mesele sadece programlardan daha kapsamlı, programlar sadece meselenin bir parçası. Bunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Elif Saylan: Akademide bu programları bilen insanlara talep olacak mı ileride? Mesela bir bölüme alım yapılırken “X programını bilmek” şartını içeren bir örnekle karşılaşabilir miyiz?

Ümit Güneş: Olacak tabii ki ancak bir örnekle karşılaşılır mı buna şu an cevap veremem. Ama çıktılarıyla karşılaşabiliriz. Yani Python programı bilen bir insan kodlama yapabilir ve sağlık sektöründe, mühendislik alanında çalışabilir. Bir de şöyle düşünün, meslekler eskimeye bağladı. Ben bir gemi mühendisiyim, mesleğimin içerisindeyim ama yaptığım işler ne kadar gemi mühendisliği ile ilgili, mesleğimin ne kadarını yapıyorum? Ben veriyle, görselleştirmeyle, organizasyonla uğraşıyorum, yazılım yazdırıyorum. Dünya da böyle bir yer artık. “Şu programı biliyor”dan ziyade bu programı bilmenin çıktılarının neler olduğu, neler yapılabildiği önemli olacak.

Esra Kamacı: Var olan bilginin tasnifi, SPSS veya herhangi başka bir programda çözümlenmesi ve yorumlanması bazında dijitalleşmenin faydaları kabul edilebilir ama veriyi oluştururken özellikle sosyal bilimlerin zorlanacağını düşünüyorum. Mesela ders için okula gitmiyor olmak, hocayla yüz yüze olamamak, sosyal bilimlerin araştırdığı her şeyi etkiler. Bu araştırma bir üniversite öğrencisiyle yapılıyorsa uykusunu, stres faktörünü vs. etkiler. Bu anlamda bence sosyal bilimler, dijitalleşme konusunda dezavantajlıdır. Çünkü dijitalleşme ister istemez insanı sosyal yapıdan ayırıyor. Biz şu an aynı mekanda değiliz. Bu, bizim birbirimiz hakkındaki varsayımlarımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı da etkiliyor. Bu sebeple bence sosyal bilimler, dijitalleşmeden uzak kalıyor.

Ümit Güneş: Bir örnek vereyim sizlere: Bildiğiniz üzere Faceapp adlı bir uygulama vardı. Belki dünyada milyonlarca insan oraya yüzünü yükledi. Yükleyenlere neler olacağını hala bilmiyoruz. Her şeyin dijitalleştiğini söyleyemeyiz ancak anlam veya bağlamın dijitalleşmesinden bahsedebiliriz. Uygulamaya yüzünüzü yüklediğinizde yüzünüzde bulunan o anki duygu kullanılarak örneğin mutsuzsanız mutsuz insanların ağız yapısı, mutsuz insanların gözleri ve dolayısıyla veri üretildi. Meseleye biraz da bu yönden bakmalıyız. Mesela; siz bana yüzünüzün verisini verseniz ve ben bin kişinin yüzlerinin verisini alsam o veriyi dijitalleştirebilirim. Tabii ki her şey dijitalleştirilemez. İşin mahiyetine, anlamına göre değişebilen bir durum bu.

Sanıyorum İslam Düşünce Atlası’nı hepimiz biliyoruz. Ne oldu orada? İslam Düşünce Atlası ile dijitalleşmenin ilgisi neydi? Projede çoğu madde ansiklopedik bilgilerden toplandı, görselleştirildi ve dijital ortama aktarıldı. Aslında her alanın dijitalleşmeye dokunduğu bir nokta var. Bazıları %100 dokunuyor bazıları bu kadar entegre olamıyor. Mesela; ben dünyadaki tüm tarihsel olayları dijitalleşme bağlamında toplasam aslında Kuzey Kutbu’ndaki erimenin Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasını etkilediğini keşfedebilir miyim? Farazi olarak verdiğim bu örnek ne kadar akıl almaz görünse de dijitalleşmenin bu tür ilişkileri kurmamıza imkan sağlaması durumu var. Eskiden birbiriyle ilişkisi olmayan olaylar, bu sayede birbiriyle konuşmaya başlıyor. Eğer Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmeseydi dünya nasıl olurdu? Bu ilişkiyi kurabilmek dijitalleşmenin bir sonucudur fakat Fatih Sultan Mehmet’in iç dünyasına dair şeyleri konuşamayabiliriz, dijitalleştiremeyebiliriz. Başka bir örnek olarak Donald Trump’ın seçimi nasıl kazandığını sorabiliriz? Cambridge Analitica’yı biliyorsunuz değil mi? Her bir kişi için algoritma üretildi ve denildi ki “Siyahiler şunlara tepki veriyor”. Böylece siyahilerin önüne belirli videolar çıkarıldı. “New York City’dekiler buna tepki veriyor” denip onlara da başka videolar gösterildi. Donald Trump, seçimi bu şekilde kazandı. Brexit de aynı türden bir mevzudur. Herkes “Brexit’ten çıkalım” derken bir İngiliz ile konuştuğunuzda “Neden çıktığımızı bilmiyoruz” yanıtını alabiliriz. Çünkü insanlar maniple edildi. Dijitalleştiremediğiniz bir şeyi ölçemiyorsunuz da.

Esra Kamacı: Hocam bu soru bağlamında şöyle söyleyebilir miyiz: Artık birçok şey dijitalleşiyor, online hale geliyor. Belki artık üniversitenin bir önemi kalmayacak. İnsanlar neden üniversiteye gitsin ki? O zaman üniversiteler neden kurulacak veya var olan üniversiteler ne olacak?

Ümit Güneş: Tabii diplomaların da bir önemi kalmayacak. Yetenekler öne çıkacak. Silikon Vadisi’ne gittiğiniz zaman lise öğrencilerinin herhangi bir şirkette yazılımcı olarak çalıştığını görebilirsiniz. Orada öyle bir ayrım yok. Problemin çözülmesi önemli. Dolayısıyla yeni dünya nasıl olacak? Yeteneklerin daha fazla öne çıktığı bir dünya olacak. Benim bu şekilde birçok arkadaşım var. Diplomaları yok ama yazılımcı oldular. İlahiyat okumuş tasarımcı arkadaşlarım da var. Üniversiteleri, yetenekleri öne çıkaran, geliştiren ortamlar olarak düşünmeliyiz. Türkiye’de bir furya var: Sertifika. Üniversiteler, sertifika verilen yerler olmamalıdır. Becerilerin, sosyalleşmenin, iletişimin, takım çalışmalarının öne çıktığı, yetenek kazandırılacak bir ortama dönüştürülmelidir.

Elif Saylan: Peki akademisyenler üniversitelerin böyle olması için uğraşıyor mu? Mesela siz Yıldız Teknik Üniversitesi’nde çalışıyorsunuz ve böyle bir düşünceniz de var. Siz okulunuzun böyle bir dönüşüm yaşaması için proje hazırlayabiliyor musunuz?

Ümit Güneş: Yıldız Teknik Üniversitesi, dijitalleşme ve dönüşüm açısından iyi bir yerde diyebilirim. Ben de üniversitede hocalığı çok seviyorum. Çünkü özgürüm. Zaten üniversite dediğiniz biraz da böyle olmalıdır. Üniversiteler değişecek. Eskiden beri pek çok şey değişmedi mi? Önceden taşa yazıyorduk sonra matbaa geldi. Değişiyor, değişecek. Buradaki kilit nokta, değişimi ve prensiplerini anlamaktır.

Esra Kamacı: Pandemi sonrasında da eğitimde hibrit bir sistemin devam edeceğini öngörüyoruz. Sizce bu süreçte akademi ortamında bir rehavet yaşanır mı?

Ümit Güneş: Evet bu doğru, üniversitelerin formatı değişiyor ve değişecek. İleride konuşacağımız meseleler sınıfta kalmaktan ziyade online derse katılmak olacak belki de. Bunlar zaman içerisinde müzakere edilecek, uzun uzun konuşulacak meseleler ve bizim de hazırlıklı olmamız gerekiyor.

 Normalde Yıldız Teknik Üniversitesi’nde eski koşullarda Python dersini fiziksel olarak almak zorundaydınız ama şimdi online oldu. Coursera ve Edx gibi birçok online platform var ve öğrenciler, bu dersi neden bu hocadan dinleyeyim diyerek oradan alıyor. Ortaklaşmanın rekabeti artırdığını düşünüyorum. Ben ders anlatırken şunu düşünmeliyim rakiplerim ne yapıyor? Silikon Vadisi’ndeki insanlar ne anlatıyor? Bunlara bakmalıyım çünkü benim öğrencim bu sefer benim yerime gidip onları dinleyecek. Rekabet olmazsa kendimizi geliştirmeye sebep kalmaz. Türkiye’deki hocalar ne kadarını yaptıklarını bilemiyorum ama mecbur yapacaklar ve yapmak zorundalar. Dolayısıyla pandemiyle beraber gelen bu online derslerin, rekabet açısından mukayese edilebilir hale geldiğini ve geliştirileceğini düşünüyorum. Tarzlar gelişiyor. Bunun iyi bir sonuç çıkaracağını düşünüyorum.

Elif Saylan: Akademisyenlere yeni yükümlülükler gelecek mi? Yeni akademisyen profili nasıl olacak?

Ümit Güneş: Tabii az önceki sorudan devam edelim. Rakipleri artacak, eskiden tek başınayken artık rekabet olacak. Belki ileride öğrenci “Profesörleri bırakıp Coursera’dan iki tane ders alalım” diyecek. Ben mesela pandemide sınıfta anlattığımla aynı şeyleri anlattım ama peki ya sonrasında ne olacak? İçerik geliştirmek ve öğrenciyi tutmak gerekli. Dolayısıyla akademisyenler hem bahsettiğimiz teknik donanımlar hem de rekabet bakımından kendilerini geliştirmek ve yenilemek zorundalar yoksa silinip gidecekler.

Elif Saylan: Türkiye olarak tüketen bir toplum olduğumuzdan ama üreten bir gençliğin de sınırlı sayıda olduğundan bahsettiniz. Bu süreç, biz gençlere ve akademisyenlere bir aydınlanma getirip dijitalleşmeyle üreten bir toplum haline gelebilecek miyiz? Bu bizim profilimizi değiştirecek mi?

Ümit Güneş: İlkokulda 5 sene birleştirilmiş sınıflarda okudum. Bilgisayarla tanışmam ortaokul sonda oldu. İlk Windows 97 kullandım ve o zamandan gelen ısrarlı öğrenme merakım ile bugünlere geldim. Merakın tüm bilim insanlarında olmazsa olmaz bir özellik olduğunu düşünüyorum. Bizim neslimiz teknolojiyle daha sonrasında tanıştı. Yeni nesil, teknolojinin içine doğuyor. 4,5 yaşındaki oğlum Adobe Illustrator’de itfaiye kamyonu boyuyor. “Baba ungroup yapalım” diyor. Benim oğlum da böyle büyüyor mesela. Ben yeni neslin dijitalleşme açısından iyi şeyler yapacağını düşünüyorum. Çünkü değişimi biliyorlar. Nasıl kullanılması gerektiğini bilip onunla muhatap oluyorlar. Dolayısıyla dijitalleşme ile ilgili ümit bir bakıma kendiliğinden doğuyor. Yeni gelen neslin çok daha fazla güzel işler yapacağına inanıyorum. Dünyadaki dönüşümü ve değişimi bilerek doğup bununla yaşayacaklar.

Esra Kamacı: Akademisyen arkadaşlara ve gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Ümit Güneş: 1200’lerde ya da 2200’lerde hangi zamanda yaşanmış olduğuna bakılmaksızın değişmeyecek bir şey var. 1200’lerde yaşayan insanlar neler yaptı? Dışarıya çıktı. Tabiata baktı. Uzayı anlamaya çalıştı. Yeryüzünü anlamaya çalıştı. Bizler neler yapıyoruz? Kendimden bahsedeyim: Dışarıya çıkıyorum, trafiğe bakıyorum onun akışına bakıyorum, yıldırımın akışına ve uzaya bakıyorum, Mars ile ilgili çalışmaları seyrediyorum, günümü anlamaya çalışıyorum. Ne oldu, bugün neler var? Neler konuşuluyor? Meseleler neler? 2200 yılında da doğmuş olsaydım bu bakış açısıyla o zamanın meselelerini anlamaya çalışacaktım.

Birincisi, hangi çalışma içerisinde olurlarsanız olun ilk önce etrafınızı, dünyada ne olup bittiğini anlamaya çalışın. İkincisi, insanların yaptığı şeyleri yapmayın, taklitten uzak kalın ve özgün olmaya çalışın. Üçüncüsü, yaptığınız şeylerin bir amacı olsun. Einstein’ın da vurguladığı gibi bilim dediğimiz güzel bir şey ama insanın sağlığı, insanın düşüncesi, insanın fikirleri için olmalı. Bilim güzel bir şey ama bilim insan ile ilgili olduğu zaman enfes bir şey. Dördüncüsü, ne yaparsanız yapın çok sevin. Yaptığınız işi dünyada en önemli şey olarak görmeniz gerekir. Bir fotokopi makinesinde fotokopi çekerken bile dünyanın en iyi işini yaptığınızı düşünmeniz gerekir. Bunları prensip olarak edindikten sonra bugün Endüstri 4.0 konuşuruz, yarın robotların gelecek dünyaya katma değer olarak yapacaklarını ele alırız. On sene sonra ise bambaşka şeyler konuşacağız ama bu bahsettiğimiz dört madde her zaman sabit kalacak.

Elif Saylan: Bu süreç içerisinde önümüzü görememe durumu var. Salgın ne zaman bitecek? Aşı gerçekten bir çözüm olacak mı? Örgün hayat tekrardan başlayacak mı? Bütün öğrencilerin kafasında olan bu tarz sorular için duruşumuz ne olmalı?

Ümit Güneş: Bahsettiğimiz salgınlar her zaman olacak. Başka türlüsü de olacak; depremler, seller, sağlık sıkıntılarınız olacak ya da belki dersten kalacaksınız, hocayla tartışacaksınız. Hayat böyle devam ederken kendi prensiplerinizi belirleyin. Olaylar değişebilir, kişiler değişebilir ancak hayatın getirdiği zorluklara karşı mücadele etmeli, kendinize çözümler bulmalısınız.

* Elif Saylan: Üsküdar Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğrencisi

Esra Kamacı: İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın