Endülüs Düşüncesi Modern Zamanda Bir Çeşit Silah Hâline Getirilmiştir

Röportaj: Bilal Şanver Çeviri: Meryem Beyza Gümüşsoy

0
195

Language Acts and Worldmaking projesi kapsamında 15-16 Kasım 2018’de Endülüs Mirası: Kültürlerarası Bağlamlar ve Kavramların Yolculuğu Konferansı’nı İLEM’de gerçekleştirdik. 9 farklı ülkeden 21 akademisyenin iştirak ettiği bu programı düzenleyenler arasında yer alan Abdool Karim Vakil ile özel bir röportaj yaptık. Vakil, Language Acts and Worlmaking Projesi başta olmak üzere, bir kavram olarak Endülüs’ün modern zaman içerisindeki dönüşümü ve İslamofobiye dair sorularımızı yanıtladı.

Sizi İstanbul’da ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz. Önemli bir program için buradasınız. Language Acts and Worldmaking projesi kapsamında 15-16 Kasım 2018’de İstanbul’da Endülüs Mirası: Kültürlerarası Bağlamlar ve Kavramların Yolculuğu (Al-Andalus in Motion: Travelling Concepts and Cross-Cultural Contexts) isimli bir konferans düzenlendi. Siz de bu programın düzenleyicilerindensiniz. Bize kısaca Language Acts and Worldmaking projesininbu program özelinde önemini anlatır mısınız?

Elbette, Language Acts and Worldmaking projesi beşeriyet araştırmalarında modern dillerin öneminin geliştirilmesi ve açıklanması ihtiyacı ile ortaya çıktı. Hiç şüphe yok ki tercümeler, diğer kültürlere ve dillere erişilmesinde oldukça önemli bir yere tekabül eder. Ancak diller burada araç olarak görülür. Beşeriyet ve sosyal bilimler kapsamında yaptığımız çalışmalarda dillerin yöntem, yaklaşım ve teori kısımlarına bütüncül bir perspektifle bakılmasını önemsiyoruz. Projenin ismi de bu anlamda bizlere bir yol haritası çizmekte. “Language Acts and Worldmaking”; sözcüklerin dünyada hareket hâlinde olması ve sözcüklerin dünyayı oluşturması içeriğini öne sürüyor.

Peki, Endülüs’ün merkeze alınmasının proje açısından değeri nedir?

Bu iki anlamda önemli, bu projenin birinci güçlü tarafı sadece dünya dilleri bakımından önemli olması değil aynı zamanda kavramların yolculuğunun bir döngü hâlinde olduğuna işaret etmesidir. Ve bu yolculuk döngüsünde bu kavramlar yeniden tahsis oldu ve yeniden kurgulandı. İslam’ın hakim olduğu İspanya ve Endülüs düşüncesi genellikle bir arada varoluşu (coexistence); yani üç inancın bir arada olmasından dolayı ortaya çıkan çok kültürlülüğü ifadeeder. Bir taraftan bu hem geçmiş hem de modern dönemde bir ilham kaynağı, bir model, uyum dönemi olarak görülür. Aynı zamanda eleştirinin ve saldırının öznesi olur, yani siz cenneti kurmaya çalışırken diğerlerinin cehennemin nasıl bulaşıcı olduğunu göstermeye çalışmaları gibi. Diğer kültürlere ve tarihteki önemli anlara bakarak onlardan neler öğrenebiliriz ya da o anlarda nasıl gelişmeler olmuş, vb. yaklaşımlar bizi ilgilendiren asıl meseledir. Endülüs, Japonya’da Malezya’da, Filipinler’de, Osmanlı’da ve Yahudi aydınlanması olarak adlandırılan dönemde Almanya’da yaşayan Yahudiler tarafından nasıl algılandı. Başlangıç noktasına geri dönecek olursak, dil eyleme geçer, dünya oluşur. Tasavvur dünyasını yaratan, dönüştüren ve inşa eden kelimeler vardır, Endülüs bu kelimelerden bir tanesi ki benim de amacım hazırladığım makalede bu anlamda kullanmak. Endülüs düşüncesi modern zamanda bir çeşit silah hâline getirilmiştir. Bu yüzden insanlar “medeniyetler çatışması zamanında birlikte yaşadığımız milletlere aksini ispat etmek için Endülüs’e bakın veya Müslümanlara imkân verildiğinde ortaya çıkan tehlikeleri öğrenin.” derler.

Daha önce de söylediğiniz gibi, çoğu kimse Endülüs’ü bir kavram olarak farklı perspektiflerden yorumluyor. Kavramın dönüşmesi, aynı insan vücudunun değişim evresi gibi tarihi süreçte kendi içinde değerlendirilmesi gereken olağan bir durumdur. Endülüs kavramının tarihi süreç içindeki, mesela 18. ve 19. yüzyıllarda ve özellikle modern zamanda, dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu beni özellikle ilgilendiren bir husus. Bazı kişiler, özellikle tarihçiler, Endülüs döneminin tarihini yeniden inşa etme süreciyle yakından ilgileniyorlar. Benim ilgilendiğim kısım ise tam da sizin ifade ettiğiniz kısım. Endülüs 19. yüzyıldan itibaren nasıl bir dönüşüm geçirdi? Burada iki önemli unsur var. Birincisi, İspanya veya Portekiz üzerinde çalışan birisine göre, İspanya’nın keşfi, Avrupa romantizmine özellikle Fransızlara, Almanlara ve diğerlerine aittir. Ek olarak, bizim şimdiki Avrupa’ya aslında ait olmadığımız, sadece bir parçası olduğumuz fikrine dönüşmüştür. Bu ilk unsurdu. Diğer unsur benim araştırmama daha yakın olan bir husus olan Portekizli ve İspanyol entelektüeller. Endülüs dönemini düşündükleri zaman, onlar gerçekten kendilerinin ulusal kimliklerini kastediyorlardı. Endülüs’ün geçmişi mi bizim geri kalmamıza yol açtı? Avrupa bizim sahiplenmemiz gereken bir şey mi? Bize şiiri, müziği vs. veren ve Avrupa’nın geri kalanından farklı olmamızı sağlayan Endülüs hakkında bir egzotisizm var mı?

Endülüs’ten gelen bir şeyler var yani?

Evet, bazıları bunu genetik ve kandan gelen bir şey olduğu için ırksal terimler üzerinden değerlendiriyor. Diğerleri de kültürel dayatma olarak değerlendiriyorlar. Fakat benim ilgilendiğim üçüncü bir kuvvetli taraf var. Avrupa romantizmi ve Portekiz ve İspanyol milliyetçiliği zaten var olan şeyler. Ama üçüncüsü, sadece Müslümanların dünyasında değil aynı zamanda Arap dünyasında bir o kadar önemli olan bir şey. Fransız oryantalizmini taklit edenler için Endülüs öne çıkarılan bir mevzu olmuştur. Bu yüzden, Osmanlı Türkiye’si, Güneydoğu Asya, Hindistan, Lübnan vs. bunun çeşitli öğeleridir. Tarihi romanların, tiyatro oyunlarının tercümeleriyle birlikte bu temalar Türkiye’ye, Hindistan’a kadar ulaştı. Ancak burada ilgi çekici kısım, bunun Müslümanların görkemli zamanlarına yönelik sadece bir taklit olmadığı gibi aynı zamanda bir nostalji olmasıdır. Şimdi hepsi düşüşe geçti. Anti-kolonyalizm bağlamında veya modernleşme ve modernite bağlamında veya Avrupai yollar dışında modern olmak ne anlama geliyor? Bunların üzerine düşünmemiz ve sorgulamamız gerekiyor.

Avrupa merkezli perspektif önemli bir genişleme kat etmiş durumda ve bu perspektif bütün dünyada yaygın, özellikle sosyal bilimlerde. Sizce Avrupa merkezli perspektif Endülüs çalışmalarında da bu derece etkin mi?

Kesinlikle. Hem de merkezini teşkil ediyordu. Neyse ki şu an çok etkin değil ama bir ara Endülüs Müslümanlarının tarih içerisindeki rolü aktarım silsilesi olmaktan ibaret görülürdü. Bu bakış açısına göre klasik antik Yunan mirası Avrupa’da kayıptır. Daha sonra Avrupa’ya tercüme süreciyle birlikte getirildi. Böylece Rönesans’ın Avrupa’da ortaya çıkmasına imkân verdi. Araplar çoktan kaybolmuş bir şeyi öylece koruyorlar. Fakat Avrupa geriye baktığı zaman, Avrupa mirasının âdetlerini Yunanistan’da bulabiliyor. Bu bakış açısına göre Arap-Müslümanları hiçbir şeye katkıda bulunmuyorlar, sadece bunun taşıyıcılığını yapıyorlardı. Ancak diğer hareket yönü hâlâ aktif, bence en önemli şey Endülüs’ün Müslüman camia içinde bir istisna olması. Çünkü Endülüs, Avrupa’da yer alıyor ve Endülüs’ü büyüleyici yapan şey sadece Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların, İslami kurallara göre bir arada yaşamaları değil aynı zamanda bu insanların Avrupa sınırları içinde yaşamalarıdır. Maalesef Avrupa’daki Müslümanlar için genellikle şu söylenir, niyet olarak iyi olmasına rağmen oldukça problematiktir, “Avrupa içinde İslam’ın olması, zaten geçmişe dayanıyor.” Belki de bu noktadan makaleme bağlayabilirim.

Konferansta sunduğunuz bildirinin başlığı; “Bir medeniyet, bir kültür ve bir bayrak”, Endülüs’e atıfta bulunuyor. Peki, siz bu kavramlardan yola çıkarak Endülüs’ü bir medeniyet, bir kültür ve bir bayrak olarak siz nasıl tanımlarsınız? Bu konudaki duruşunuz nedir?

Bir noktayı açık bir şekilde ifade etmek için önemli bir alıntı ile başlamama müsaade edin. Portekizli sömürge memuru, Gine-Bissau’da yaşayan bir Müslüman hakkında konuşuyor. Gine-Bissau medenileştirme makinesinin bir parçası olduğu için Portekiz sömürgesi Gine Bissau’da bulunuyor. Onlar Afrika’ya medeniyeti ve kültürü getiriyorlar. Bu Müslüman adam diğerine diyor ki “Sen her zaman Portekiz kültürünün ve medeniyetinin ihtişamı ve Portekiz medeniyetinin oluşmasını sağlayan muhteşem şehir olan Lizbon hakkında konuşursun. Peki, Lizbon’u kim inşa etti? -Müslümanlar. Burada her şey tersine dönüyor. Yani Portekiz’in “medeniyet” götürmesinden önce, Arap Müslümanlar, Portekiz’e medeniyeti getirdiler.” Burada ilgi çeken şey Portekiz, İspanya ve Endülüs’ün Avrupa’nın bir parçası olması değil, asıl görülmesi gereken şey Endülüs’ün İslam’ın bir parçası olmasıdır. Uyuşmazlığı veya kültürlerin bir bütün olduğu milletleri görebilmek için, medeniyet, kültür ve bayrağı Müslümanlar açısından tertip etmelisiniz. Bana göre Endülüs ile ilgili en önemli husus; Endülüs’ün, tekil bir Avrupa tasavvurundan bağımsız olarak farklı yönetim sistemlerine ait olan Avrupa’nın, farklı coğrafyalarca farklı bir şekilde algılanmasıdır.

Bir diğer sorum ise güncel bir tartışma olan ve sizin de uzmanlık alanınız İslamofobi ile ilgili. Müslümanların hem Avrupa’da hem diğer bölgelerde yüzleştiği sorunlar gittikçe artıyor. Bu sadece Müslümanların problemi değil aynı zamanda diğer dinlere mensup insanların da bir problemi. Yani günümüz toplumunun müşterek bir problemi. Güncel meseleleri de dikkate alarak İslamofobik uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu noktada duruşunuz nedir?

Şunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim ki İslamofobi Müslümanların bir sorunu değildir. Aynı şekilde bu sorunu Müslümanların çözmesi gerekmiyor. Yine ırkçılık da siyahi insanların çözmesi gereken bir sorun değildir. Irkçılık, sıradan vatandaşların ve toplumların sorumluluğunu alması gereken toplumsal bir sorundur. Bu konuyu sadece hükümete veya başka bir kuruma bırakamazsınız. Eğitim, medya, topluma ait olan ve dönüşüm geçirmiş kültürel yaratıcılığın oluşturduğu görsel sanatlar bu eylem alanlarına girer. Aynı şekilde İslamofobinin sorunları da aynı şekildedir; istihdam alanında, serbest konuşma özgürlüğünde ve hatta sokakta bile Müslümanlar toplumda bu tarz sorunlarla karşılaşıyor. Bunların hepsi Müslümanları hedef alan çeşitli yönler olarak ele alınmak zorundadır. Dolayısıyla, İslamofobi sadece tanımı ile alakalı olan bir şey değildir. Aynı şekilde mahkemeler için kullanılan bir metafor veya hukuk kuralları için kullanılan bir metafor değildir çünkü Müslümanlar bununla hayatın her alanında karşılaşıyorlar, mesela uçakla seyahat ederken, iş ararken, sokakta yürürken vs… Bu yüzden İslamofobi ile baş etmek için sadece bir yol yeterli değildir, aksine birçok yol gerekir. Ancak en önemli yöntem Müslümanları, toplumda tam donanımlı katılımcılar ve vatandaşlar olarak güçlendirmek gerektiğidir. Böylece toplumdaki Müslümanlar yaşama şeklini değiştiren veya dışlanan kişiler olmak yerine vatandaş olarak kabul edilen kişiler olarak toplumsal değişimin gerçekleşmesine yol açabilirler.

Güzel bir son cümle oldu. Görüşlerinizi bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Rica ederim. Bir teşekkürü de İLEM hak ediyor. İki gün süren program boyunca araştırmacıların bildirilerini sunmasından hazırlanan ortama kadar her şey çok güzeldi. Nice programlarda görüşmek dileğiyle.

Abdool Karim Vakil Kimdir?
İngiltere’deki York Üniversitesi Tarih ve İktisat Bölümü’nden mezun oldu. King’s College Londra’da İspanyolca, Portekizce ve Latin Amerika Çalışmaları ve Tarihi bölümlerinde Çağdaş Tarih Öğretim üyesidir. Araştırma alanları Portekiz entelektüel ve kültürel tarihi, Endülüs, milliyetçilik ve ulusal kimlik, İslamofobi ve Avrupa’daki çağdaş Müslüman toplulukların karşılaştırmalı tarihi üzerinedir.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın