Fârâbî’den Abduh’a Siyasi Düşünce

Değerlendiren: Binazir Gashim-zade, İLEM 3. Kademe Öğrencisi

0
1726

Huriye Tevfik Mücahid,  Fârâbî’den Abduh’a Siyasi Düşünce, çev. Vecdi Akyüz, İz Yayıncılık, İstanbul, 2005, 216 s.

Bu eser yazarın 1966’dan beri yerli ve yabancı üniversitelerde sürdürdüğü araştırma ve öğretim birikimlerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Çalışmalarını 1982 yılından itibaren Kahire Üniversitesi İktisadi ve Siyasi İlimler Fakültesi ikinci sınıf öğrencileri için “İslam ve Batı Siyasi Düşüncesinin Gelişimine Dair Konferanslar” başlığı altında sergileyen Huriye hanım bu eseri üç yönden ayırıcı kılmaya çalışmıştır: 1) Bizzat düşünürlerin yazdığı asıl kaynaklara dayanmak suretiyle hem Batı hem İslam siyasi düşüncelerine yeni ve bağımsız bir bakış sunmak. 2) Tarihten çok siyasi düşüncelerinin çözümlemesini yapmak. 3) Diğer kaynaklara nazaran İslam siyasi düşüncesine yoğun bir yer vermek. Bütün bunları yaparken yazar düşünürlerin objektif değerlendirmelerini yapmaya çalıştığını söylemektedir. Siyaset konusunda, fikir üretmiş en seçkin düşünürler ele alınarak her düşünürün hayatı ve siyasi düşüncesinin oluşumu, siyasi düşünceye yaptığı katkılar başlıklar altında işlenmiş, düşünürlerin kendi eserlerinden alıntılar ve çözümlemeler sistematik bir biçimde verilmiştir. Elimizdeki kitap yazarın Farabi’den Abduh’a Siyasi Düşünce adlı eserinin giriş ve İslam siyasi düşüncesiyle ilgili bölümlerin Vecdi Akyüz tarafından yapılan çevirisinden oluşmaktadır. Ayrıca Akyüz tarafından yazılan önsöz, İslam siyasi düşüncesine yönelik bir çalışmanın niteliğinin nasıl olması gerektiği açısından dikkate değerdir.

Orijinal eserin giriş kısmında siyasi düşünce kavramını irdeleyen yazar, siyasi düşüncelerin; insan aklının yaşadığı toplumla tepkimesinin bir ürünü olarak ortaya çıktığı ve böylece siyasi teorinin temelini oluşturduğunu vurgulamaktadır. Siyasi düşünce böylece idealist ve gerçekçi olmak üzere iki eğilim kazanmaktadır. Bu da siyasi düşüncenin kullandığı farklı yöntemleri beraberinde getirmektedir: Platon’un ve ondan sonra pek çoklarının dayandığı tümdengelimci yöntem, Aristo’nun önderlik ettiği tümevarımcı yöntem ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen varsayım-deney yöntemine yönelik kısa bilgiler verilmiştir. Siyasi düşüncenin, gelişimi ve siyaset bilimleri arasındaki yeri üzerinde durulduktan sonra yazar, incelemenin zaman, konu çerçevesini ve izlediği yöntemi açıklamaktadır. Orijinal eser iki kısımdan oluşmuş durumdadır.  Birinci kısım Platon’dan İbn Haldun’a kadar eski ve orta çağ siyasi düşünceyi ele alırken ikinci kısım Machiavelli’den Abduh’a kadarki siyasi düşünceyi ele almaktadır. İkinci kısımdaki düşünürler arasındaki farklılıkların büyük ve çeşitli olduğunu söyleyen yazarın “Machiavelli’yi ortaçağ karanlığını aşma ve eski medeni mirası diriltme girişiminde gerçekçi ve laik siyaseti, ahlak ve dinin siyasete boyun eğmesini savunmuştur.” (s.27) gibi ifadeleri batı düşüncesinde hâkim olan görüşlere katıldığı hissini vermektedir. Ayrıca ikinci bölümde İslam düşünürlerinden sadece Abduh’a yer verilmesinin yeterli olmadığını düşünmekteyiz. Ahmed Cevdet Paşa, Said Halim Paşa, Ali Abdurrazzık, Cemaleddin Efgani gibi isimlerin düşüncelerinin incelenmesi elzemdir.

Elimizdeki tercümenin birinci kısmında Klasik Dönem İslam siyasi düşüncesinin temel özelliklerine -dini ve dünyevi otorite ikileminin olmayışı, İslam’ın hem din hem de devlet oluşu, temel kaynağının ibadât ve muamelâtın iç içe geçmiş halkalar şeklinde olan şeriatın olması, “din adamı” kategorisinin bulunmaması, insan tabiatına objektif bakışı, Kur’an ve Sünnetin yanında temel kaynak olarak içtihadın bulunması, vs. konulara- değindikten sonra kronolojik olarak beş düşünür; Fârâbî, Mâverdi, Gazzali, İbn Teymiyye ve İbn Haldun üzerinde durmaktadır. Fârâbî’ye başlamadan önce yazar, “İslam Siyasi Düşüncesinde Devletin Temelleri” başlığında İslam’da yönetim prensiplerini beş maddede toplar. Bunlar Allah’ın indirdikleriyle hükmetme, eşitlik, adalet, şûra, itaat prensipleridir. Yazarın bu meseleleri ele alırken evrensellik, İslam düşüncesinde insan haklarına muadil prensiplerin var olması, şûranın “halk yönetimi olan demokrasinin genel olarak dayandığı en önemli prensiplerinden” olarak gösterilmesi, bey’atin yine demokrasiyle ilişkilendirilmesi gibi konularda eleştirilebileceğini düşünmekteyiz. Çünkü yazarın bu söylemleri, Batı düşüncesi paradigmalarının etkisiyle oluşturuldukları hissini vermektedir. Evrensellik meselesinin tarihsellik problemiyle yüzleştirilmesi; insan hakları, demokrasi vb. kavramların ise temellerinde taşıdıkları manalar itibariyle İslam düşüncesinin kodlarıyla uyuşmazlık içinde olduğu göz önünde bulundurularak tekrar tartışılmalıdır.

Hilafet konusunda, din ve dünya işlerinde Rasulûllah (s.a.) adına yürütülen kamu otoritesi kastedildiği gibi Rasulullah’ın Müslümanlar arasındaki birliğinin de somut bir sembolü şeklinde açıklanmıştır. Yazar, halife ve hilafetin özellikleri konusunda Ehl-i Sünnet’in genel görüşlerini benimsemiş görünmekle birlikte halifenin Kureyş’ten olması gerektiği konusunda muhtelif tartışmaların olduğunu söylemekle yetinmektedir. Aslında özellikle 1924 yılında hilafetin ilgasından sonra hilafet, halife ve İslam devleti meseleleri üzerine ciddi tartışmaların olduğunun zikredilmesinin, hatta hilafetin gerekli olup olmadığı meselesinin Sünni-Şii düşünce perspektifinden incelenmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Kitabın büyük bir kısmını Fârâbî’nin anlatıldığı ikinci bölüm oluşturmaktadır. Burada sırasıyla hayatı ve düşüncesinin oluşumu, siyasi düşüncesi, “Mutluluk ve Erdemli Kent” başlıkları altında işlenmektedir. Fârâbî İslam düşünürleri arasında, tıpkı Batı’da aynı adı taşıyan Aristoteles gibi, “mutluluk filozofu” olarak tanınmıştır. Erdemli toplumun ulaşabileceği en yüce değerin mutluluk olduğunu savunur. Peki bu nasıl olur? Erdemli olarak, kendini kemale ulaştırarak. İnsan tabiatı gereği medeni bir varlıktır, tek başına ihtiyaçlarını gideremediği gibi tek başına kemale ulaşması mümkün değildir. Fakat insanların bir araya toplanması amaç değil araçtır. Bu noktada Aristoteles’le aynı görüşleri benimsediği görülmektedir. Yazara göre Fârâbî’nin görüşünde İslam’ın etkisi, dünyadaki geçici saadetin (saâdet-i dünya) değil ahiret hayatındaki yüce mutluluğun (saâdet-i kusvâ) elde edilmesidir. Bu ayrıma değinen yazar, insanın gerçekte mutluluk veya mutsuzluk yolunu seçebilme imkânını sorgular. Yazara göre Fârâbî, beşeri nefse objektif bir biçimde bakmıştır; ne idealistler gibi tamamen iyimser ne de realistler gibi tamamen kötümserdir. Yani böylece insanın seçim sahibi, dolayısıyla da sorumlu bir varlık olduğu ortaya çıkmış olmaktadır. Böylelikle yöneticinin; öğreticilik, eğiticilik, erdem ve mutluluk yolunun kılavuzluğu rolünün zuhur ettiğini söylemektedir.

Bir yöneticinin sahip olması gereken nitelikler üzerinde durmak klasik düşüncenin karakteristik bir yapısıdır, örneğin kelâm metinleri imamet bahislerinde benzer konular ele alınır. Fârâbî’nin bu konuda temel görüşleriyle yaşlılık dönemi arasındaki görüşleri dikkat çekmektedir. Çünkü başlangıçta yöneticinin doğuştan sahip olması gerektiğini düşündüğü on iki kadar nitelik sayarken, yaşlılık döneminde bundan vazgeçerek tabii şartlar aramadığı daha gerçekçi bir duruş sergilediğini görürüz. Nizam ve sosyal hiyerarşi başlığında Platon’un tasnifine benzeyen bir erdemli toplumun piramidini görmekteyiz. Ancak Platon’dan tamamen farklı olarak iki kategori var ki, bu da Fârâbî’nin özgün düşüncesini yansıtmaktadır. Birincisi piramidin zirvesinde bulunan erdemliler sınıfından sonra gelen “dil sahipleri” sınıfı -bu kategori İslam düşüncesinde hatipler, belagatçılar, şairler vb.’nin öneminden kaynaklanmaktadır-, ikincisi ise meslek sahipleri; mukaddirun sınıfı hesapçılar, mühendisler, tıpçılar vb.’den oluşmakta ve Platon’un tasnifinin aksine askerler sınıfından önce işlenmektedir. Daha sonra Fârâbî’nin erdem skalasına göre şehirler sıralanmış ve hepsinin karakteristik özelliklerine ve düzelme imkânlarına kısaca değinilmiştir.

Fârâbî’nin sistemi üçlü bir kavram şeması üzerine oturur:   Medine, Ulum, Mille. el-Medine, sosyopolitik hayatı temsil eden bir kavramdır; el-Ulûm entelektüel hayatı ifade eden bir terimdir ve nihayet el-Mille dini veya ideolojik hayatı temsil eder. Bu üçlü sacayağının bir ayağı ihmal edilirse sistemin bütününü doğru bir şekilde kavramak zorlaşacaktır. Fârâbî’nin saadete ulaşmak için entelektüel hayatı bir merdiven gibi gördüğünü de ayrıca unutmamak gerekir. Yazarın kitabında kent ve mutluluk üzerinde dururken ulûm ve mille kavramlarında yeterince değinmediğini düşünmekteyiz. Medine, bir siyasal rejim veya toplum biçimini ifade edecek genel bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bir de bir niceliksel ayrıma dayalı olarak Medine insan türünün belli bir kemale ulaşmak için oluşturması gereken en küçük ölçekteki sosyopolitik birimi ifade etmektedir. Fazilet- erdem ise bu siyasal rejimleri birbirinden farklı kılan etik kriterdir. Müspet anlamda Fârâbî’nin kafasındaki toplumsal yapı erdemli toplumdur. Ana fikir kısaca şudur, ancak erdemli bir toplum mutluluğa götürebilir.

Üçüncü bölümde Mâverdî ele alınmıştır. Fârâbî’ye muhalif bir yol izleme açısından Mâverdî’nin görüşlerinin incelenmesi okuyucu açısından isabetli olmuştur. Siyasi düşünceye en önemli katkısı ise fıkıh veya felsefe ile katıştırmaksızın saf siyasi görüşler ortaya koyabilmesiyle olmuştur. Görüşlerini halifenin şahsı ve nitelikleri çerçevesinde değil daha çok kurum üzerinden geliştirmiştir. Ayrıca yazarın da dikkat çektiği husus, Mâverdî’nin güvenliği devletin dayanaklarından biri olarak kavramasıdır. Bu önemlidir, çünkü bu kavram ancak yirminci yüzyılın sonlarında siyasi ilimlerin ve genel olarak siyasi kurumların ilgi odağı haline gelmiştir. Mâverdî’nin halifenin Kureyşli olması konusunu yeniden- ayrıca gündeme getirmesi yaşadığı dönemin şartlarına yönelik teklif ettiği bir çözüm olarak görülebilir.

Dördüncü bölümde ele alından Gazalî, yazara göre fıkhı bir kenara bırakarak siyasi inceleme alanına açık ve büyük bir katkıda bulunmuştur.  Siyaseti ahlakla ilişkilendirerek sosyal yapının ıslahı üzerinden düşüncelerini ortaya koymuştur. Dikkat çeken husus, devletin çöküş sebeplerini dört başlık şeklinde işlemesidir. Bunlar sultanın istişareyi bırakıp kendi başına karar vermesi, kötü yönetim, yönetici tabakada cehalet ve gururun yayılması, işlerin ehli olmayan kişilere verilmesidir. Bütün bunlar toplumda gerilemelere, istikrarsızlığa ve neticede zulüm ve bozgunculuğa sebep olan durumlardır.

Beşinci bölümün konusu olan Hanbeli mezhebinin mutlak müçtehidi olarak görülen İbn Teymiyye’nin görüşleri, çağın çok ilerisinde kabul edilmiştir. Mesela yöneticinin tayini değil seçimi, uygun yere uygun kişinin getirilmesi, devlete sosyal bir organ gibi bakışı, devletin dini ve ahlaki işlere müdahale etmesi bunlardan bazılarıdır. Kamu görevi ve unsurlarına ayrı bir önem vermiş, onları kuvvet ve emanet temelleri üzerine dayandırmıştır. Ulu’l-emr sınıfının ulema ve ümeradan müteşekkil olduğunu savunur ve toplumun sağlam ve ahlaklı olmasını bu iki zümrenin durumuna göre olduğuna dikkat çeker. Yazar, İbn Teymiyye’nin ekonomik alandaki görüşleri için ayrı bir başlık açıp, onun modern devletler açısından da dikkat çekici olduğunu vurgulamıştır.

Toplum ve siyasetin objektif çözümlemesini yapan ve kitabın altıncı bölümünü oluşturan İbn Haldun, sosyolojinin öncüsü olarak kabul edilmiştir. Düşünceleriyle daha öncekilerin varmadığı sonuçlara varmakla öğünür, ümran teorisiyle iktidar olgusunu çözümlemekte, çevre teorisiyle coğrafyanın siyasete etkisini ortaya çıkarmakta, asabiyet teorisiyle devletin kuruluşunu incelemekte, devletin devrelerini ve yönetim sistemlerini tasnif etmede de yeni fikirler ortaya attığı söylenebilir. Hilafet ve saltanat arasındaki farklılığı ele alışı, saltanata dönüşümün nasıl gerçekleştiğini çözümleme açısından, biricik temel katkılarından kabul edilir. İmameti tartışırken ise halifenin Kureyş’e mensup olma şartından maksadın, Kureyş’lilik değil güçlü asabiyet olduğu sonucuna varmıştır.

Kitabın ikinci kısmında “İslam Düşüncesinde Yenilenme” başlığı altında İslam düşüncesinde tecdid hareketlerinin mahiyeti ve nitelikleri üzerinde durulmuştur. Hıristiyanlığın reform ve yenileşme hareketlerinden ciddi derecede farklılaşmakta olduğunu vurgulayan yazar, İslam’da yenilenmenin asla dönüş çağrısından, şeriatın Kur’an ve Sünnet gibi temel kaynakları ile model alınan İslam’ın ilk dönemdeki inanç idealizminin gerçek uygulaması kastedildiğini söylemektedir. Bu düşüncenin timsali olarak Muhammed Abduh seçilip, siyasete ilişkin temel görüşleri incelenmiştir. Dikkat çekici bir husus Abduh’un hilafet konusuyla ilgilenmemesidir. Hilafetin önemine ve yararına bağlı akılcı bir tutum sergilemiş, İslam devletinin özü olarak onu saymamıştır. Siyasi sisteminin temellerini -fikri hazırlığı yapıldıktan ve hazır olunduktan sonra- hürriyet, şûra ve modern tanımlı hukuk üzerine inşa etmektedir. Bunlara henüz hazır olmayan halk, aydın seçkinlerin de oynadığı önemli bir rolle eğitilmelidir. Böylece otorite daha kolay ve sağlam oturmuş olur. Parlamenter yönetimi savunan Abduh, gerekli şartlar oluşana kadar yöneticinin sahip olması gereken niteliklerini sayarken onun mutlak güçlü ve vatansever  “diktatör-adaletli” bir kişi olması gerektiğini savunarak Machiavellist düşünceye yaklaşmıştır.  Abduh siyaseti, Cemaleddin Efganî ile birlikte yapmıştır fakat ondan ayrıldıktan sonra siyasete olan düşmanlığını açıkça belirterek daha çok eğitim alanına yoğunluk vermiştir.

Son olarak kitabın İslam siyasi düşüncesi hakkında belli başlı isimlerin düşünceleri üzerinden tanıtılması, onların sistematik bir şekilde verilmesi ve her bölümün sonunda düşünürün siyasî düşünceye katkıları başlığında ayrıca işlenmesi bakımından ilgi çekici olduğu söylenebilir. Ancak öncelikle ele alınan düşünürlerin sayısı, Şii düşünürlere yer verilmemesi, yenileşme döneminde ise sadece Abduh’un ele alınması bir ilahiyat talebesi ya da siyaset bilimi öğrencisini tatmin etmeyeceğinin kanaatindeyiz. Ayrıca yukarıda da belirttiğimiz gibi, yazarın bazı meselelerdeki görüşlerinin modern bir zihniyetin söylemleri sonucunda oluşturulmuş görüşler olduğunu düşündüğümüz için tartışmaya açık olduğunu belirtmek isteriz.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın