“Tahammül etmek zorunda kaldığımız olayların akışı içindeyiz.” 

                                                                            -İsmet Özel

Ye, iç, uyu, uyan. Sar başa.

Daima bir koşuşturmaca içinde günlerini tüketen bizler, koskoca bir boşluğa düştük. Âdeta sudan çıkmış balığa döndük. Hepimiz son kez okulumuzda öğretmenlerimizi, iş yerlerimizde arkadaşlarımızı gördük; dışarıda son kahvemizi keyifle yudumladık. Şimdi “evde kal”ma zamanı. 

Tüm insanlığın ortak bir sorunla mücadele ettiği, olağanüstü günlerden geçiyoruz. 

Uzun zamandır okumak isteyip bir türlü okuyamadığımız kitaplar, izlenecek filmler, diziler… Vakit bulamamaktan yakınıp devamlı ertelediğimiz her şey için elimize belki de ömrümüz boyunca bir daha elde edemeyeceğimiz bir zaman dilimi geçti ancak kaçırdığımız bir şey var: bu bir küresel salgın önlemi, tatil değil.

Önceleri saatlerce masa başında oturup ders çalışabilir, bir kitabı elimden bırakmadan uzun süre okumaya devam edebilirdim. Şimdilerde bir paragraf okurken bile onlarca kez başa alıyorum, odaklanamıyorum, zorlanıyorum. Çünkü bir yandan zihnimin içinde dönüp duran haberler, her an ne olacak, ne yapacağız kaygısı ve bir yandan da sevdiklerime bir şey olur mu endişesi… Beni yiyip bitiriyor. Eminim ki pek çoğumuzda da durum bundan farklı değil. Tüm bunların aksine sosyal medyada tüm günümüzü kitap okuyarak, film izleyerek, sanata yoğunlaşarak geçirmemiz gerektiği gözümüze sokuluyor ve bu düşünce ister istemez aklımızın bir köşesini ele geçiriyor. Sosyal medyada bir pembe dünya var ve orada her şey, herkes kusursuz gibi görünüyor. Her gün sayfalarca kitap okuyan, resim çizen, boyama yapan, ders çalışan insanları gördükçe kendimizden kuşku duymaya, kendimizi yetersiz görmeye başlıyoruz. “Sadece ben hiçbir şey yapmıyorum, neden odaklanamıyorum, günlerim bomboş geçiyor.” Hayır, sakin ol. Sen sadece sana gösterildiği kadar biliyorsun o hayatları ve bu senin kendini eksik, yetersiz hissetmene sebep olmamalı. O kameralar kapanıp flaşlar söndükten sonra hepimiz gerçek hayatlarımıza geri dönüyoruz.

Su götürmez bir gerçek varsa o da şu ki bu bize tüm ertelediklerimizi yapmak için verilmiş bir hediye ya da şans değil. Evet, her gün trafikte, okulda, iş yerinde tükettiğimiz vakit artık cebimizde ve bunu fırsata çevirmek de bizim elimizde. Günümüzü planlayabilir, ertelediğimiz pek çok şeyi hayata geçirebiliriz ancak her birimiz özeliz ve ilk kez karşılaştığımız bu durum karşısında kaygıyla baş etme şekillerimiz elbette farklılık gösterecektir. Kendimize vakit ayırmaktan bahsediyoruz ya hep, bu kez de kendimize vakit ayıralım ancak bu bir faaliyet üzerinden değil, tamamen kendimizi dinlemek üzerine olsun. “Ben bu durumla nasıl baş edebilirim?” , “Bana ne iyi gelir, karantinadan önceki kendimi nasıl yeniden inşa edebilirim?” gibi sorulara yanıt arayıp biraz da özümüze ve normale dönmeye başlamanın zamanı geldi de geçiyor. 

Kimimiz bu süreçle kendimizi daima meşgul edip düşünmemeye çalışarak baş etmeye çalışırken kimimiz de dinginlikte huzur bulacaktır. O dört duvar içinde ve zihninin derinliklerinde kimin nelerle mücadele ettiğini bilemeyiz ve nasıl ki kendini sanata, okumalara verenlere takdirle bakıyorsak, içinde bulunduğumuz şu film gibi günlerde tabiri caizse inzivaya çekilen bir insanı da herkes günde onlarca kitap okumalı, yüzlerce resim çizmeliymişçesine baskı altında bırakmak büyük bir saygısızlık olacaktır.

Nitekim insan, başkalarının acısını duyabiliyorsa insandır ve dünyayı kasıp kavuran bu endişeli süreçte bir de biz birbirimizi yıpratmamalıyız, süreç yeterince ömrümüzden ömür yiyorken hem de.

Bu karantina süreci üretkenliğine devam edebilenler için eşsiz bir fırsat sundu lâkin yaptığı işe dikkati vermekte zorlanmak, hiçbir şey yapmak istememek süreç karşısında oldukça doğal tepkiler ve bir de bunun için kendine yüklenmemeli insan.

İzlenecek diziler, filmler; okunacak kitaplar, yapılacak tarifler… Hepsini tükettik. Kendimize dönme vakti, yüzleşme, hesap sorma; kendimizle baş başa kalma vakti. Sürekli okuyoruz, izliyoruz, daima tüketiyoruz ancak tüm bunları hayatımıza katabilmek için, sahiden faydasını görebilmek için bir durup dinlenme zamanı.

Tüm dünyaya kök söktüren, milyonlarca insanı evlerine hapseden virüs, statü, makam ve mevki tanımıyor. Bizlere ne kadar aciz olduğumuzu bir kez daha acımasızca hatırlatıyor. İşte şimdi hepimiz eşitiz. 

Bir yerlerde var olabilmek için, hayatta kalabilmek için, hayallerimizi ve hedeflerimizi gerçekleştirmek için bir koşuşturmadır almış başını gidiyor hayatlarımızda. Ne zaman sonlanacağını bilmediğimiz uzun soluklu bir molanın içindeyiz, dışarıdaki hayatlarımıza ne zaman geri dönebileceğimiz meçhul. Bunun yanında, bu uzun soluklu molada dış etmenlerden hâlâ kopmuş değiliz çünkü tüm dünyayı cebimize sığdıran telefonlarımız sayesinde ne gündemden ne de sosyal medyadan geri kalıyoruz. Bir çelişki almış başını gidiyor. Bir tarafta “Böyle fırsat bir kere gelir. Tüm okuma listelerimi, film listelerimi tamamlayacağım. Zamanı en verimli ben kullanıyorum!” nidaları atanlar; öte yandan “Pollyanna”cılığı bir kenara atmış ancak bu sefer de tüm bu olup bitenin yarattığı kaygıdan ötürü yaptığı hiçbir şeyde devamlılığı sağlayamayan, okuduğu iki satıra odaklanamayanlarımız var. İşte bu taraf yalnız olmadığını bilmek ve aynı duyguları paylaşıyor oluşunu duymak istiyor bir şekilde. Ve mutlu haber: Evet elbette bu hususta yalnız değilsiniz, değiliz.

Ne gündemden asgari düzeyde etkilenip gündelik işlerine devam edip yapmak istediklerine başlayanları yüceltmek ne de bu dönemi biraz da kendi kabuğuna çekilerek kendini dinlemeye, sadece oturup evinin penceresinden baharın gelişini karşılayan, kuş cıvıltıları eşliğinde kendi iç sesine kulak verme zamanı olarak görenleri yermeye hakkımız var. Tüm bunlar ilk kez karşı karşıya kaldığımız bu durum karşısında ürettiğimiz öznel çözümler, hepsi bu.

Zaman zaman uyku düzenimiz bozuldu, yeme alışkanlığımızın ucu kaçtı, ruhsal çöküşler yaşadık. Düştük, kalktık ve nihayetinde hayat devam ediyor. Tek temennimiz daha fazla kayıp vermeden tüm dünyadan bu illetin yok olup gitmesi ve o içindeyken hep yakındığımız ama şimdilerde özlemekte olduğumuz koşuşturmacamıza geri dönebilmektir.

“Elbet güzel günlerimiz de olacak. Bir taze ekmek gibi sıcak.” 

 -Turgut Uyar

Gelecek tüm güzel günler için, biraz daha evde kal. 


*Tuğçe İSABETLİ: İlkokul yıllarında keşfettiği içindeki edebiyat sevgisinin, üretme ve okuma heyecanının peşinden giderek kendini edebiyat fakültesinde buldu. Hâlihazırda Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi. 

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın