Turan Koç, İslam Estetiği, İSAM, İstanbul 2015.

Bilgiyi duyular aracılığıyla konu edinen estetik, İslam geleneğinde ilm-i hüsn/ilm-i bedayi kavramlarıyla öne çıkmaktadır. Güzelliğin mahiyetini, ilkelerini ve onunla ortaya çıkan değer yargılarını inceleyen bu alan, daima belli bir dünya görüşüyle birlikte var olmuştur. İslam’ın inanç esaslarını temele alan bir estetik anlayışı bizlere, özgün bir sanat, sanatkâr ve eser portresi sunmaktadır. İslam geleneğinde var olan estetik anlayışının esere yeni bir boyut kazandırmasının yanında, hakikatle olan ilişkisi de ona bir aşkınlık verir. Böylece eseri yalnızca biçimsel formlara indirgemekten ziyade, hakikatin maddi dünyadaki bir yansıması haline getirir. Bu nedenle estetiği, İslam sanatı ve geleneği içerisinde değerlendirmek istediğimizde bunu sahip olduğu hakikat telakkisinden bağımsız gerçekleştirmemiz mümkün değildir.

Müstakil bir disiplin olarak estetik, henüz var olmadığından düşünce geleneğimizde İslam estetiği ve sanatıyla ilgili konular diğer disiplinler tarafından ele alınmıştır. Dini düşüncenin metafizik boyutunu ele alan kelam ilmi de, felsefe ve tasavvufun yanında İslam estetik ve sanat anlayışının arka planını oluşturan unsurların tartışıldığı bir alan olmuştur. İlk bakışta bu alanların birbirlerinden bağımsız oldukları düşünülebilir. Ancak ahlak, metafizik, estetik gibi farklı alanlara dair zihnimizde var olan bu ayrıştırıcı yaklaşım, yaşadığımız çağın paradigmalarının olgu-değer ayrımına dayalı olmasından kaynaklanmaktadır.

Prof. Dr. Turan Koç tam da bu bakış açısıyla İslam Estetiği adlı alanında bir ilk olan kitabının “İslam Estetiği ve Sanatının Kelami Boyutları” başlıklı bölümüne giriş yapmaktadır. Her ne kadar “İslam Sanatı” ve “İslam Estetiği” tarzında bir kavramsallaştırma da meramımızı dile getirmeye yardımcı olmasa da, yazarın da ifade ettiği gibi başka bir yol bulunmadığından bu kavramlara başvurmaktayız. Zira 20. yüzyıla kadar hiçbir kitabın veya kurumun başında “İslam” veya “İslamî” kavramını içeren bir tamlama görülmemektedir. O yıllarda İslam, estetikten ahlaka, kelamdan hukuka kadar hiçbir alanın bir diğerinden bağımsız olmadığını gösteren üst bir yapı olarak tezahür etmektedir.

Bu kısa açıklamadan, ‘kelami boyutlar’ ifadesiyle İslam sanatı ve estetiğinin, İslam düşüncesinin metafiziksel içerim ve atıflarına denk düşen boyutlarının kastedildiği açıkça ortaya çıkmış olmalıdır. Bu boyutlara atıfta bulunmadan veya bunları görmezden gelerek İslam estetiği ve sanatını anlatmak mümkün değildir.

Yazara göre İslam sanatı ve estetiğinin kelam, felsefe ve tasavvuf disiplinleri tarafından ele alınan sorunlar üç ana başlıkta toplanmaktadır:

  1. Güzellik ve estetik tecrübenin mahiyeti
  2. Güzelliğin gerçekliği
  3. Sanatsal yaratma

Bu konularda her ne kadar bu üç disiplin içerisinde farklı görüşler dile getirilmiş olsa da hemen hepsi nihai nokta olarak “tevhit” ilkesinde birleşmektedir. Ben de bu yazı boyunca, değerlendirmeye çalıştığım kitabın bu bölümünde ele alınan meselelerin, kelami düşüncedeki izlerini yakalamaya çalışacağım.

Estetik Delil

Yazarın kitap boyu vermek istediği en temel mesajlardan biri iman ve ahlak tecrübesinin bir yönüyle estetik bir tecrübe olduğudur. İslam düşüncesinde Allah’ın varlığını ispat yöntemlerinden biri olan “gaye ve nizam delili” de bu temel düşünceyi destekler niteliktedir. Zira bu delile göre iman tecrübesi estetik tecrübeyi önceler. İnsan, önce âlemde var olan kaosun içerisindeki düzeni görür, tabiatta var olan güzelliği temaşa eder. Bu yapı insanda bilgi ve ahlaktan önce estetik bir duygu/şükür duygusunu uyandırır. Bu duygu, daha sonrasında teslimiyet ile birlikte birleşerek dinî bir tecrübeye dönüşür, o da imandır.

Burada dikkat çekilmesi gereken husus şudur: Güzellik tecrübesinin bir anlam kazanması görünen ile görünmeyen, var olanlar ile bunların nihai kaynağı arasında bir bağ kurmakla mümkündür. Zira Kur’an’da geçen ve insanları akla, düşünmeye çağıran fiillerin hepsinde “bağlantı kurmak” anlamı olduğu gibi, Arapçada bakmak anlamına da gelen “nazar”kelimesinin bir diğer anlamı da “bilinenlerden bilinmeyene geçmek” demektir. Bu anlamda bir yöntem olarak kelam disiplinin temelini oluşturan nazar, ancak bu bağlantıyı kurabilmemizi sağladığında değer kazanır diyebiliriz.

Bir diğer husus ise bu güzellik ve düzenin belli bir gayeye işaret eden bir anlam ve boyuta sahip olmasıdır. Bütün bir kâinatın işleyişinde, kendi kendilerine seçmeleri mümkün olmayan bir gaye ve düzen söz konusudur. Bu ise âleme bu düzeni ve gayeyi verecek olan ilim, irade ve kudret sahibi Allah’ın varlığına delalet eder.

Son olarak bu delilin kelam geleneğinde “eşsiz bir güzellikte yaratmak” anlamına gelen “ibdâ” kelimesiyle de anıldığını ve “bedii” ile aynı kökten geldiğini belirtelim. Aynı zamanda “ibdâ” kelimesi yakın zamanlara kadar dilimizde sanatsal yaratma anlamında kullanılmış, estetiğe de “bediiyyat” denmiştir.

 Güzelliğin Âlemdeki Yeri

Güzellik konusu İslam Düşüncesinde metafiziksel ve ontolojik boyutlarıyla ele alınmış bir konudur. Güzelliğin mahiyeti ve gerçeklikle olan ilişkisi bu tartışmaların temelini oluşturmaktadır. Kelam ilminde karşılığını hüsun-kubuh meselesi olarak bulan bu mesele, İslam estetik anlayışının da metafiziksel arka planını oluşturur.

Felsefe, kelam ve fıkıhta ise bu kavramlar, yani hüsun ve kubuh (güzellik ve çirkinlik) ağırlıklı olarak aklî temeli olan değerler olarak görülmüştür. Özellikle kelam ilmindeki tartışmalarda bu kavramlar daha çok, övgü ya da yergiye veya sonuçları itibariyle ceza ya da mükafata sebep olacak iş ve eylemlerin ‘mahiyeti’nin ne olduğu, bunların neye göre güzel ya da çirkin olarak değerlendirilmesi gerektiği açısından ele alınmıştır”

Aslında burada güzellik ve çirkinlik değerler bakımından öznel midir, nesnel midir tartışmasının yürüdüğünü görmekteyiz. Ayrıca bunu bilmek noktasında dayanağımız din midir, akıl mıdır sorusu da probleme doğrudan dahil olmaktadır. Bu noktada yazar, konuya dair yaklaşımları temelde üçe indirgemektedir:

  1. Güzellik ve çirkinlik itibarîdir. (Özneldir)
  2. Güzellik ve çirkinlik eşyanın hakikatindendir. (Zâtîdir, nesneldir)
  3. Güzellik zâtî, çirkinlik itibarîdir.

Konuya derinlemesine bir bakışla bakıldığında İslam’da güzellik ve çirkinlik meselesinin genel tanrı tasavvurunu oluşturan ilahi sıfat ve fiillerle ilgili anlayışla yakından alakalı olduğunu görürüz. Nitekim kadir-i mutlak ilah tasavvuru üzerinden ilerleyen Eş’ari kolu, meseleye güzelliğin Allah’ın takdiri ve bildirmesine bağlı olduğunu söyleyerek yaklaşmıştır. Bize göre güzel olan bir şey Allah katında güzel olmak zorunda değildir. Bu durumda güzellik de çirkinlik de itibarî şeyler olup, kişiden kişiye ve duruma göre değişebilen hükümlerdir.

Bir diğer yaklaşım olarak Mutezile, güzellik ve çirkinliği insanın tespit edebileceği yetilerle donatılmış olmasına dayanarak nesnel kabul etmiş ve akılla bilinebileceğini savunmuştur. Yazar burada, bu görüşleri ifade ettikten sonra iki tarafın da isabet etmiş olduğu hususlar olduğunu ancak her iki yaklaşımı da birleştiren bir bütünlüğe ulaşılması gerektiğini söylemiştir. Bu noktada yazar, Maturidi mezhebinin görüşünü detaylı ele alıp incelenseydi kastettiği yaklaşımı doğrudan yakalayabileceğini düşünmekteyim.

Son olarak İbn Arabi’nin görüşüne dikkat çeken yazar, bu görüşe göre de güzelliğin aslî/zâtî çirkinliğin ise ârızî/itibarî olduğunu söyler. Zira varlık, ontolojik olarak cemal ve kemalin (sonsuz güzellik ve mükemmelliğin) sergilenmesidir. Bu yüzden de mutlak anlamda her şey güzeldir. Çirkinlik ise öznel olup, varlıklar arasındaki ilişki ve şartlara dayalı olarak değişkenlik arz edebilir.

Bu açıklamalardan sonra güzelliğin İslam estetik anlayışında gerçeklik ve ötesini işaret eden nesnel bir değer olduğunu, ancak bu nesnelliğin ilahi hakikatten bağımsız olmadığını söyleyebiliriz.

Anlaşılacağı üzere İslam sanatının gerçeklik ve hakikatle çok sıkı bir ilişkisi vardır. Buna göre sanat, anlama ve anlamlandırmaya dayanır. Yazarın da dediği gibi “Sanat hakikat ve hayatla ilgili anlayış ve idrakin herhangi bir dil düzeyinde mükemmel bir ifadeye kavuşturulması işidir.”

İbdâ ve Sanatta Yaratma

Sanat bir “dışlaştırma” olarak var olanın, yani gerçeğin farklı bir dille ve dokuyla, yeni bir tarzda sunulmasıdır dersek, yaratma da yine bu var olanların hayal gücüyle yeni formlara bürünmesi ve yeniden var edilmesidir diyebiliriz. Yazarın da dediği gibi sanat, fikir ve duygu gibi bizde olan bir hakikate veya hakikate ilişkin tecrübeye dış dünyada bir gerçeklik kazandırmaktır.

Bu “yeniden var etme” “ortaya yeni bir şey koyma” eyleminin insana nisbeti, İslam’ın en temel prensibi olan tevhid ilkesi gereğince tartışılagelmiş bir meseledir. Zira bilindiği üzere yoktan yaratma (halk) veya eşi benzeri olmayan bir şeyi yaratma (ibdâ) yalnızca Allah’a mahsus bir fiildir. Bu problem, “insan iradesi ve fiilleri” kapsamında kelamda çokça tartışılmış bir mesele olup, çeşitli ekollerin doğmasına da kapı aralamıştır.

Burada özellikle vurgulanan iki noktaya dikkat çekilebilir: Birincisi insanın cüzi iradesinin Allah’ın külli iradesi kapsamında ele alınması, diğeri ise insanın fiilleri ile Allah’ın fiilleri arasında bir mahiyet farkının bulunmasıdır. Bu bakışa göre Allah’ın asli yaratıcı olmasının insanın kendi güç ve iradesi kapsamında yaratıcı olmasını geçersiz kılmadığını söyleyebiliriz. Çünkü burada insanın yaratmasından kasıt ilahi bir yaratma değil, Allah’ın cemal sıfatlarının bir tecellisi olan bu âlemdeki güzelliğin, sanatçının elinde yeniden dokunup, bir hüviyet kazanmasıdır. Burada İslam sanatında yaratmayı “keşfe dayalı bir hakikat tecrübesinin biçime kavuşturulması” şeklinde özetleyen yazar, bunun aslında bir açığa çıkarma, yani bir gerçeklik (ayniyet) kazandırma eylemi olduğunu söylemiştir. Yine insanın irade, güç ve eylemlerinin asıl sebebinin Allah olduğunu vurgulamak ile birlikte, “dönüştürme ve oluşturma” anlamında sanatçının gerçekleştirdiği etkinliklere “yaratma” demekte bir sakınca bulunmadığını da eklemiştir.

Bu açıklamalardan sanatın, ilahi sanatı/yaratmayı bir anlamda taklit etme olduğunu anlasak da, İslam sanatı tabiatı olduğu gibi taklide yeltenmez. Tam tersine bu sanat, önce soyutlama ile işe başlamaktadır. Tabiri caizse sanatçı tarafından tabiatı önce öldürmeyi, sonra da Allah’tan aldığı güçle (ilham) ona ruhundan üfleyerek yeniden “can vermeyi” hedefler. Burada da görüldüğü gibi Müslüman bir sanatçı eserini Allah’tan bağımsız bir şekilde değil, O’nun iradesine uygun bir şekilde ortaya koyar.

İslam sanatının temelini oluşturan bu soyutlama ve üsluplaştırma ilkesi, bana kelam geleneğinde ilahi sıfatlar tasnifi yapılırken izlenen bir metod olarak “önce tenzih, sonra ispat” prensibini hatırlattı. Aynı şekilde bu sanatın tasvir sanatları yerine hüsn-i hat, tezhip, minyatür gibi sanatlara yönelmiş olması, tevhit ve tenzih ilkelerinin gözetildiğinin en açık göstergesidir.

Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere İslam sanatı, ait olduğu dünya görüşüne bağlı olarak geleneğini sürdürmüş bir sanattır. Bu sanatın pek çok unsur ve dayanağında hakikati idrakin ve ilahi olanı telkin ediciliğin izlerini görmek mümkündür. İslam sanatının kökenini ve bu sanatı ortaya çıkaran ilkeleri anlamak doğrudan İslam dininin akli ve manevi boyutuyla ilgilidir. Bu ilkelerin en bariz olanları tevhid ve tenzih anlayışı olmakla birlikte, bu sanattaki estetik anlayışın temeli de belli bir ilah tasavvuruna dayanmaktadır. Tüm bu konuların çeşitli yönleriyle kelam ilminde ele alındığını görüyor olmamız, bize İslam sanatı ve estetiğinin metafizik arka planını anlamanın bir yolunun da bu disiplinden geçtiğini göstermektedir.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın