İslam ve Batı

Değerlendiren: Elif Özdoğan, İLEM 2. Kademe Öğrencisi

0
6120

İbrahim Kalın, İSLAM ve BATI, İstanbul: İsam Yayınları, 2007, 240s.    

İbrahim Kalın’ın, ele aldığı bu çalışmada, birey ve toplumların “ben” tasavvurlarının “öteki” algılarını nasıl ve ne dereceye kadar belirlediğine dair meseleler, “İslam” ve “Batı” kavramları özelinde değerlendirilmiştir. Bu minvalde, “İslam” ve Batı” ilişkileri 1400 yıllık bir tarihi süreç çerçevesinde “kavramsal” ve “tarihi” iki aracın etkin bir şekilde kullanılması suretiyle mercek altına alınmıştır.

Kalın’ın ifadesiyle “Tarih, insanlığın ortak hafızasıdır.” Oysa günümüzde bir “öteki” olarak algılanan “Batı-dışı” toplumlar, tarihin dışına itilmişlik hissiyatıyla karşı karşıya gelmektedirler. Bunun yanı sıra yine bugün, dünyanın pek çok yerinde akademik literatüre Avrupa-merkezci bir tarih yazımı hâkim olmaktadır. Elimizdeki çalışma ise; “tek bir ben tasavvuru” etrafında şekillenen ve uzantıları, günümüzde halen neşv-ü nema bulmakta olan küresel bir Batı medeniyeti algısının; kültürel, teolojik ve siyasi perspektiflerden tarihi düzlemini, özellikle İslam medeniyeti ile ilişkisi bağlamında ve alışılmış olan Avrupa-merkezci tarih yazıcılığını da bir kenara bırakarak incelemektedir.

Kitapta, İslam ve Batı ilişkilerinin bir bakıma gerilim noktaları, rekabet duyguları, çatışma ve uzlaşma zeminlerinin beslendiği dinamiklerin; dini, siyasi, tarihi ve etnik kimlikler tarafından ne dereceye kadar etkilendiği sorgulanmaktadır. Ayrıca İslam ve Batı ilişkilerini, salt bir savaşlar ve çatışmalar tarihi olarak okumanın ne derece doğru olduğu da yeniden düşünülmesi gereken bir başka meseledir.

Kalın’a göre tüm bu sorunlar, objektif bir pencereden tekrar yorumlanmayı beklemektedir. Bu minvalde kitapta ele alınan başlıklar; bu sorunları, derinlemesine araştırmak maksadıyla olmasa da, bir perspektif sunmak sureti ile okuyucuya aktarılarak, meraklıları için geniş bir çalışma alanının kapısını aralamaktadır. Dolayısıyla; müellifin on bölümde değindiği konular, kültürel ön yargıları bir kenara bırakmış bir şekilde ve asıl “ben”liğini de koruyarak, “öteki”ne açılmak misyonundaki araştırmacıların, çalışmalarını beklemektedir.

Kitabı daha iyi değerlendirebilmek adına, kısaca kitabın bölümlerine, temel sorunlar veya dikkat çekici meseleler üzerinden değinmek faydalı olacaktır. Birinci bölümde İslam ve Batı kelimelerinin anlamları incelenmektedir. Bu bölümde akla gelen en büyük sorun; evrensel bir dine nispeti olan “İslam” kelimesi ile bir coğrafyaya nispeti olan “Batı” kelimesinin aynı düzlemde incelenmesidir. Kitapta bu soruna doğrudan bir cevap verilmemekle birlikte, ikisinin de bir medeniyeti temsil etmesi bakımından ortak bir zeminde değerlendirilmesinin mümkün olduğu ortaya konulmaktadır. Ayrıca bu değerlendirme esnasında, iki medeniyetin beslendiği temel dinamikler ve bu dinamiklerin, mezkûr iki medeniyete etkilerinin neler olduğu gözetilmiştir. Bu bağlamda İslam ve Batı ilişkileri farklılıklar ve uzlaşım noktaları üzerinden değerlendirilmiştir.

İkinci bölümde; Batı’nın İslam’ı bir “öteki” olarak algılamaya başlamasının temelleri üç tehdit üzerinden değerlendirilmektedir. Bu tehditler hakkında müellif, bugünkü anlamda Batı’nın İslam algısını etkileyen ana unsurların, tarihi süreci hakkında ciddi bir farkındalık ortaya koymaktadır. Buna göre; Hristiyan kültürü etkisindeki Batı, miladi 7. Yüzyıl’da İslam’ın ortaya çıkışını, yeni bir din ortaya koyması bakımından ve Hristiyan teolojisine karşı serdettiği görüşler nedeniyle teolojik bir meydan okuma olarak algılamıştır.

Hristiyanlığın yayılması bin yılı aşkın bir süreçte gerçekleştiğinden, İslam’ın çok kısa sürede geniş coğrafyalara yayılmasını Batı, ikinci bir tehdit olarak görmüştür. Bu ikinci tehdit Batı’nın İslam’ı siyasi bir meydan okuma olarak algılamasına sebebiyet vermiştir.

9. ve 10. yüzyıllara gelindiğinde ise bir medeniyet olarak teşekkülünü tamamlamak adına ciddi mesafe kat eden İslam medeniyeti, 16. yüzyılın sonuna kadarki süreci de içine alacak şekilde; bilim, düşünce ve sanat alanlarında önemli atılımlar gerçekleştirmiştir. İslam’ın; hakikatin/ilmin evrenselliği anlayışı; İslamiyet öncesi düşünce ve bilim geleneklerini özümseyerek kendi medeniyet havzasında eritmesinde rol oynamıştır. Bu sayede ortaya İslam kültürü ile yoğrulmuş bir bilim ve sanat çıkmıştır. Bu dönemde Batılı düşünürler, teologlar ve bilim adamları İslam’ın bilim ve sanat anlayışından etkilenmişlerdir. Öyle ki İslam coğrafyalarında karşılaştıkları Rönesans’a zemin hazırladığı iddiası da kitapta yer almaktadır. Tüm bu etkileşime rağmen Batı İslam’ın ilim ve sanat alanındaki bu ilerleyişini üçüncü bir tehdit olarak görmüş, bu durumu kültürel meydan okuma olarak algılamıştır. Bu dönemde Batı’da İslam’a karşı -özellikle Hz. Muhammed’i hedef almak suretiyle- bir literatür oluşturulmaya başlandığını görmekteyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise yazar; Avrupalıların bir din olarak İslam’a şiddetle karşı çıkarken, kültür ve medeniyet olarak O’na hayranlık beslediklerini belirtmiştir. Buradan hareketle belki de bugün modernizmin pençeleri altında tek tip bir medeniyet algısı oluşturulma gayretlerine, diğer medeniyetlerin alacağı önlem de, bu örneklik üzerinden teşekkül etmelidir. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse; “bir medeniyet, kendi benliğinden ödün vermeden, öteki medeniyetlerle ilişki kurma ve uzlaşma noktasında, öteki medeniyetlere karşı tutumunda açık ve hoşgörülü olmalıdır” denilebilir. Kitapta, hâlihazırda bir bölüm olarak zikredilmemiş olsa da, İslam’ın Batı’yı nasıl algıladığı üzerinden değerlendirmelere de yer verilmiştir. Bu şekilde bir bölüm açılmaması muhtemelen kitabın bütün konuları kapsamlı olarak ele almak iddiasında olmamasından kaynaklanmaktadır.

Üçüncü bölümde; Bizans ile henüz iki-üç yüzyıllık bir medeniyet olan İslam’ın 10. Yüzyıla kadar süren karşılıklı kültür alışverişinin mümkün olduğu üzerinde durulmaktadır. Bu bölümde yazarın özellikle ilk dönem İslam-Bizans ilişkileri konusundaki görüşlerine dayanak olacak bir kaynak göstermediği tespit edilmiştir. Böyle küçük bir detayın ise, kitapta sunulan bakış açısının özgünlüğüne ve fikirlerin kıymetine halel getirmeyeceğini düşündüğümüzden burada zikretmekte bir beis görmemekteyiz.

Dördüncü bölümde; Ortaçağlarda, Hristiyan Avrupa’nın İslam’a dair oluşturduğu algı ele alınmaktadır. Bu bağlamda, İslam medeniyetinin Skolastik düşüncenin yıkılmasındaki ve Rönesans hareketlerinin başlamasındaki etkisi, örnekler ile zenginleştirilerek okura sunulmaktadır. Haçlı örnekliği ve Hristiyan Avrupa’nın Müslümanları yakından tanıma tecrübesinin ilk defa savaşlar yoluyla olması dikkat çekicidir. Zira Avrupa’nın, Müslümanları böylesine gergin bir savaş ortamında tanıması, bugünkü anlamda İslam algısının olumsuz olarak şekillenmesine tesir etmiştir.

Beşinci bölümde; Batı ile İslam’ın bir sentezi olarak ortaya çıkan Endülüs tecrübesinden söz edilmektedir. Bu bölüm, yazarın “bu iki medeniyetin bir arada yaşayabileceği” tezinin, tarihteki örnekliğini teşkil etmek bakımından kitabın en önemli bölümüdür diyebiliriz. Buna göre; Endülüs’ün ilk dönemlerinde Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar ilk kez Endülüs’te bir “convivencia” tecrübesi yaşamıştır. Fakat bu dönem, 1492’de Hristiyan Latin Devletleri “reconquista” adı verdikleri “yeniden fetih” hareketini başlatarak, Endülüs’te yaşayan Yahudi ve Müslümanları çeşitli baskılarla kimliklerinden uzaklaşmaya zorlaması sonucunda sona ermiştir.

Altıncı bölümde; Avrupa’da gerçekleşen reform, Rönesans ve Aydınlanma hareketleri sonrasında İslam algısı, Türkler üzerinden yürütülmesi hakkında bilgi verilmektedir. Buna göre; Avrupa bu dönemde İslam’ı Türkler üzerinden şehvet düşkünü, şiddet yanlısı ve yayılmacı olduğu üzerinden değerlendirmiştir. Yazar bu bölümün başlığını atarken; Batı’nın bu algısını, “Kaçın Türkler Geliyor” sloganıyla dikkat çekici bir biçimde özetlemiştir. Yedinci bölümde ise; Avrupa’nın İslam coğrafyalarında başlattığı kolonyalizm faaliyetleri ve etkileri incelenmektedir. Bu bölümde yazar; Napoleon’un Mısır seferi sırasında yayınladığı ünlü fermanı ve Ceberti’nin verdiği cevaba da yer vermiştir. Bu iki metnin o günkü vaziyetin mahiyeti anlamak açısından zikredilmesi son derece açıklayıcı olmaktadır. Bu bölümde kayda değer olarak çıkarılacak bir diğer husus da, Batı’nın modernizm tarihinin, İslam coğrafyaları üzerindeki sömürgecilik faaliyetlerinin tarihine denk düşmesi meselesidir. Sekizinci bölümde kısaca; 19. Yüzyılda Müslüman aydınların, yazarların ve devlet adamlarının sahip olmaya başladıkları Batı algısı tahlil edilmektedir. Dokuzuncu bölümde 2. Dünya savaşından sonraki süreçte İslam-Batı ilişkilerinin seyri incelenmektedir.

Kitabın sonuncu bölümünde ise, İslam ve Batı ilişkilerinin bugünkü seyri değerlendirilmektedir. Yazar bu bölümde iki medeniyet arasındaki problemlerin çözülmesi ve gerginliklerin dağıtılması ve iki medeniyetin birbirini daha yakın doğru bir şekilde tanıması adına makul çözüm önerileri sunmaktadır. Bu bağlamda kitabın sonuna “ Sultan Abdülhamid, Lew Wallance ve Bir Oryantalizm Hikayesi” eklenerek medeniyetlerin farklılıkları aşmak ve kültürel ön yargılardan kurtulmak suretiyle “ortak iyi ”de buluşulabileceği gösterilmiştir.

Elimizdeki çalışma küçük hacmine rağmen, büyük ve özgün fikirlere kapı aralamaktadır. 2007 yılında da Türkiye Yazarlar Birliği Fikir Ödülü’ne layık görülmüştür ve kısa süre içerisinde, pek çok Batı diline tercüme edilmiştir. Kitabın bu denli ilgi görmesinin bir sebebi de, ele alınan konunun öneminden ve gündeme getirdiği soruların güncel meselelerle doğrudan ilgili olmasından kaynaklanmaktadır. Zira medeniyetlerin tarihi, karşılıklı etkileşim ve kültür alış-verişleri tarihidir. Bu bağlamda tarihte İslam ve Batı kadar birbiriyle pozitif veya negatif anlamda ilişki içerisinde olan başka iki medeniyet daha olmamıştır.

İslam ve Batı’nın ilişkilerinin tarihini bilmek, bugünkü İslam ve Batı ilişkilerinin anlamlandırılmasını sağlamak noktasında doğrudan rol oynamaktadır. İbrahim Kalın, eserinde akıcı bir üslupla ve kitapta gereksiz detaylar vermekten kaçınarak, bu süreci okuyucuya aktarmıştır. Okuma listelerinde başköşeleri tutmaya değer nitelikte bir “fikir kitabı” olan İslam ve Batı, aynı zamanda içerisinde barındırdığı, “tarih” ve “ben” şuuru itibariyle, kanaatimce lise müfredatlarında, gençlerimize tarih kitabı olarak okutulmalıdır.

 

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın