Evler ezer insanları dağ gibi
Dışarıdan küçücük!
Çeker evler boynumuzdaki ipi:
Taşı develerce yük!

Küresel dünyanın yeni gündemi kaçınılmaz olarak Covid-19 virüsünün yarattığı salgın. Hepimizin malumu olduğu üzere Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan bu virüsün Çin, İtalya, ABD, İngiltere gibi pek çok ülkede vakalar doğurmaya başlamıştır. Kaya’nın ifadesiyle virüs belki de “Küreselleşmenin yol haritasını takip ediyor”dur.( https://tyap.net/vkyh) Ülkemizde de “var ama söylenmiyor” tartışmalarıyla beraber ilk vakayı 11 Mart tarihinde Sağlık Bakanı’nın açıklamasıyla öğrenmiş bulunduk. Söz konusu vaka açıklaması pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi desek yerinde olacaktır. Elbette bahsedilen tartışmaların akademik düzlemde olanlarına değinmek ve zihinsel, düşünsel mekanizmamızı bu minvalde işletmek hem toplum hem biz bireyler için daha elzem ve anlamlı olacaktır. 

Corona vakalarıyla beraber evlere hapsolduğumuz (en azından dışarı çıkmayarak ihtiyaçlarını temin etme lüksüne sahip olabilenler) şu dönemde teknolojiyle olan münasebetimiz daha çok artmış vaziyette. Bazı programlar üzerinden derslerin online işlenebilmesi, home-office çalışma hayatının evden yapılabilmesi mümkün olmuştur. Karantinayı mecbur kılan bu küresel salgının, önceki yaşam kodlarını değiştirmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Ancak değişecek kodların halihazırda yaşanan sosyal eşitsizlikleri yeniden mi üreteceği yoksa daha eşitlikçi bir düzen tesis edilmesini mümkün mü kılacağı ise bir muamma…

Böyle bir ortamda eğitim veya çalışma hayatının online halledilebilmesi meselesi daha çok kamusal alan meselesini akla getirmektedir. Hem kamusal alan hem kamusallığın evlerde geçirilen süreç içerisinde ne kadar hayati bir mesele olduğu da ortaya çıkmıştır. Özellikle kadınlar için karantina ve evde olma zorunluluğunun daha sorunlu bir ortam yarattığını düşünmek yanlış olmasa gerek. Gün boyu aynı evi paylaşan aile üyelerinin ihtiyaçlarına yetişebilmek, evdeki durumun yarattığı psikolojik baskı ile ev içi tartışma ve şiddetin de arttığı görülmektedir. Sosyo Politik Saha Araştırması Merkezi, 3-8 Nisan tarihleri arasında İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya Muğla, Balıkesir, Mersin Adana, Samsun, Malatya, Diyarbakır, Van, Urfa, Batman, Mardin’in arasında yer aldığı 28 kentten bin 873 kadın ile yapılan anketlerle hazırlanan “Covid-19 Kadının Etkilenimi ile Kadın ve Çocuğa Yönelik Şiddete İlişkin Türkiye Araştırma Raporu”na göre kadına şiddette yüzde 27,8’lik bir artış yaşandı. (https://sahamerkezi.org/) Çalışmayan ve eğitim düzeyi düşük olanlarda bu oranın çalışan ve eğitim düzeyi yüksek olanlara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Burada kamusal alanın varlığının, bireysel ve toplumsal ehemmiyeti bir daha ortaya çıkmaktadır. Çünkü evler aidiyet, aile ve güven anlamlarının yanında Necatigil’in “Evlerin içi oda oda üzüntü,
Evlerin dışı pencere, duvar…” dizesindeki gibi bireyi boğan, kapatan, sıkıştıran olumsuz anlamları da haizdir.  Bu yüzden birey için evden kopma, dünyaya dahil olma, hayata açılma anlamlarıyla yüklüdür.

Tam da bu noktada Arendt’in (1994: 45-98) kamusal alan tasavvurunun anlam ve önemi kendisini göstermektedir. Arendt’in kamusal alan tasavvuru daha çok politik bir katılıma imkan tanıması yönüyle anlaşılsa da aslında daha ontolojik bir meseleye temas etmektedir. Arendt, insani yaşamın ancak başka insanların varlıklarıyla mümkün olacağını ifade eder. Bu açıdan insanlarla biraya gelerek eylemde bulunmak başka insanların birlikteliğini gerektirir. Arendt için siyaset demek kamusal alanda insanların biraraya gelerek söz ve edimde bulunmalarıdır. Ve kamusallık insanın zaruri ve temel ihtiyacının ötesinde varoluşunun temelidir. Daha çok Antik Yunan’a giderek bir özel alan kamusal alan tanımlaması sadece o dönem için değil kendi dönemi için de geçerli bir tanım olmuştur. Çünkü Arendt, özel bir yaşam sürmek, insani yaşam için gerekli olan şeylerden yoksunluk olduğunu, dolayısıyla ortak alanda var olmayıp, kalıcı bir şeyler yapma imkanından da yoksunluğu getirmektedir. Çünkü kamusal alanda her şeyin herkes tarafından görülebilir ve duyulabilir olduğu geniş bir aleniyet söz konusudur. Gerçekliği oluşturan da bu görülen ve duyulan şeylerdir. Arendt’ göre, tutkular ve haz da dahil, aklın düşünceleri de kamusal görünüme uygun şekle dönüştürülmezse var olamazlar. Gerçeklik, özel alandan çıkıp, kamusal alanda görünür olmak demektir.  Böylelikle söz konusu kamusal alanı bir masaya benzeterek onun; hem insanları bağlayan hem insanları birbirinden ayıran bir niteliğe sahip olduğunu, masanın etrafında herkes farklı bir yer işgal etmekte ve herkes farklı bir alandan görüp, duymaktadır. 

Arendt’in dışarıda olma hali  kamusal alandaki görünürlük en ulvi amaç olan politikanın ta kendisi olmaktadır. Elbette politika günümüz olumsuz ve kötücül anlamlarından öte öncesinde bahsedildiği üzere farklı perspektif ve görüşlerin buluşması ve birbiriyle ilişki kurduğu ulvi ve olumlu bir anlam taşımaktadır. Okullardan iş yerlerine, parklardan AVM’lere, cami avlularından meydanlara varana her yerin bu anlamda insanı dönüştürücü ve iyileştirici etkisi bu nedenle daha belirginleşmektedir. Çünkü kamusal alanda görünür olma hali aslında özgürlükle eşdeğer bir anlam ihtiva etmektedir. 

Sennett (2010) de hayatın, aile ve yakın dostlar dışındaki parçası olan “kamusal hayat” ın bir zamanlar “hayat dolu” ve kişiler için önemli olduğunu ifade etmektedir. “Yabancı”larla duygusal bağlar kurarak insanın oyun yeteneğini çoğaltan, toplumsallaşmasını/medenileşmesini sağlayan bir kamusallık vardı. Oysa bugün, tanımadığımız ama aynı şehirde yaşadığımız insanlarla kurulacak çok boyutlu ilişki ve hazlardan yoksun kaldığımızı belirterek ve şu soruları önemsemekte: Yabancı, nasıl tehdit edici bir unsura dönüştü? Sessiz kalarak seyretme, kamusal hayatın tek yolu haline nasıl geldi? Yalnız kalma, bir hak olarak nasıl oluştu? Özel hayat ilgi odağı haline nasıl geldi? Sennett, kamusal alanların yaşanan mekânlar olmaktan çıkıp gelip geçilen yerlere dönüşmesiyle yüreklerimizi sevgili ve dostlarımızın dışında kimseye açamadığımızı, özel hayatına kapanan kişiliklerimizin giderek güdükleştiğini, başka insanlarla oyun oynama yeteneğimizi yitirmemizin bizi nasıl eksilttiğini…..…” eklemekte ve kamusal alanın iyileştirici, ontolojik ve özgürleştirici etkisinin altını çizmektedir.

Eğitimin online yapılabilir hale gelmesi, derslere kimi zaman görüntülü kimi zaman kamerayı kapatma imkanın olması ise akla ilginç detayları getirmektedir. Bilhassa  kamusal alan ve politik simge söylemlerine sıklıkla maruz kalmış başörtülü kadınlar için ve şu an vaktiyle başörtüsü yasağının olduğu gerçeğinden uzaklaşılsa da böyle bir siyasal ve toplumsal hafızaya sahip olduğumuz olayları üzüntüyle deneyimlemiş bir coğrafyada yaşamaktayız. Başörtüsü yasağının günümüzde halen geçerli olduğu varsayımında bulunduğumuzda online eğitim nasıl bir hal alacaktı? Hocalar kameralardan başörtülerini mi çıkarttıracaktı? Öğrenciler özel alandan online eğitime dahil olurken yaratılan bu yeni eğitim platformu kamusal olarak nitelendirilebilir miydi? Ve böyle bir alanda öğrenciye müdahale edilebilmesinin hukuki dayanağı nasıl oluşturulucaktı? Sorularını sormadan da edemiyor insan. 

Bir diğer mesele ise üniversitelerin kamusal alan olması ve mekanların dönüştürücü, iyileştirici, özgürleştirici, farklı perspektiflerin biraradalığını mümkün kıldığı etkisini aklımızda tutarak online eğitimin şayet bugünler atlatılsa dahi devam etmesinin oldukça kolay ve ulaşılabilir bir eğitim sunduğu(herkesin eşit şartları haiz olduğu düşünülürse) mutabık olunan bir konu. Ancak mekanın dönüştürücü etkisini unutmadan şu gerçeği de konuşmak faydalı olacaktır. Taşrada, köyde, kırsalda yaşayan online eğitime ulaşma şartlarına sahip bir öğrencinin bu şekilde bir eğitim almasının onu yoksun bırakacağı dönüştürücü etki yabana atılamayacak ölçüde önemlidir. Zira son yıllarda artan üniversiteleşme, her yerde üniversitenin açılmasıyla çoğu zaman aile veya yakın çevrenin de etkisinde kalarak birçok öğrenci sınırları içinde yaşadığı ildeki veya ilçedeki üniversite veya yüksekolu tercih etmeye zorlanmaktadır. Bu durum bilhassa kız öğrencilerin maruz kaldığı bir sorun olmakta, yüksek puanlar alsalar dahi taşrada veya kırsalda çoğu zaman feodal ilişkilerin ve geleneğin baskısı ile tekrar aynı kısır döngü içerisinde yaşamakta, ufukları, vizyonları da ne yazık ki buranın dışına çıkamamaktadır. Böyle bir durum yaşanmaktayken ileride online eğitim sisteminin genelleştirildiği bir hale geçilmesi durumunda evden dahi çıkamayacak, kişisel gelişimlerini ve en önemlisi kendisini  gerçekleştiremeyecek, kız erkek farketmeksizin maruz kalacakları bir durum yaşanacaktır.

Elbette yeni durumlara, teknolojiye uyum günümüz küresel dünyasında kaçınılmaz bir olgu olarak kendisini dayatmaktadır. Ancak kimi zaman konjonktürel küçük hesaplarla derinlemesine düşünülmeden gerçekleştirilen pek çok uygulamanın uzun vadede siyasal, sosyolojik ve kültürel etkilerini hesaba katmak gerekmektedir. Nitekim öncesinde bahsedilen başörtüsü yasağının abesle iştigal olduğu örneğini günümüz teknolojisiyle ne denli uyumsuz olduğuna bu nedenle değinilmişti. Pandeminin yayılmasını önlemek için evde kal çağrıları, geçici olacağını düşündüğümüz şu günlerde elbette önemli. Ancak eve dair, evde yaşamaya dair sınırsız övgüler dizmek sanırım kendisinin hiçbir şekilde bundan etkilenmediği, evde olmanın bireyselliğine ve konforuna hiçbir halel getirmediği kişiler için geçerli olmakta. Oysa Arendt’in ifadesiyle evde olmak özgür olmamak demek, Sennett’in ifadesiyle de bizi zihnimizi ve ufkumuzu güdük bırakmakla, kendini gerçekleştirememekle eşdeğer hele ki bizim gibi özgürlüğünü sonradan ve evden çıkarak alanlar için!

Kaynakça

Arendt, Hannah. İnsanlık Durumu, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.

Necatigil, Behçet. Evler, Şiirler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s.43-44

Kaya, Yunus. Virüs Küreselleşmenin Yol Haritasını Takip Ediyor, 2020. https://tyap.net/vkyh

Sennett, Richard. Kamusal İnsanın Çöküşü, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2010.

Sosyo Politik Saha Araştırması Merkezi, Covid-19 Kadının Etkilenimi ile Kadın ve Çocuğa Yönelik Şiddete İlişkin Türkiye Araştırma Raporu, 2020, https://sahamerkezi.org/

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın