Osmanlı’da Ma’ruzat Geleneği ve Ebussuud Efendi’nin Ma’ruzatı

Değerlendiren: Zeynep Güngördü

0
2627

Osmanlı’da Ma’ruzat Geleneği ve Ebussuud Efendi’nin Ma’ruzatı, Behlül Düzenli, 4 Ocak 2014 Cumartesi, 18.00

İLEM sunumlarında bu haftaki konuğumuz Fatih Lâleli Camii İmam-Hatibi Behlül Düzenli idi. Osmanlı fetvaları hakkında çeşitli çalışmaları bulunan Düzenli, konuşmasına öncelikle fıkıh ve fetva, peygamber ve âlim kavramlarının ayrımını yaparak başladı.

Düzenli, Peygamber efendimizin(s.a.v.)’in sahabesiyle yaptığı sorulu cevaplı sohbetleri ve yine Suffa’da sahabeyle derin derin tefekkür ederek yaptıkları konuşmaları fetva ve fıkıh ile bağdaştırarak bunların peygamberimiz(s.a.v.) döneminden beri yan yana yürümüş iki alan olduğunu vurguladı. Hz. Peygamberden sonraki mezhep imamları döneminde, fıkıh ve fetva terimlerinin iç içe geçtiğini belirten Düzenli, Hanefi, Şafi, Maliki mezheplerinin kurucu âlimlerinin fıkıh kitapları olmasına rağmen fetva kitaplarının olmadığını söyleyerek Kur’an-ı Kerim’in peygamber efendimizden sonraki dönemde tedvinini ve ardından sahabe ve tabiinin dini/fıkhi yorumlarının bir araya getirilme sürecine değindi. Daha sonra İslam fetihleriyle genişleyen İslam coğrafyasını, sahabe neslinin büyük çapta şehit düşmesini, tabiin neslinin mevcut coğrafyanın nüfusuna İslam’ı anlatmakta yetersiz kaldığı, nüfusu kalabalık, âlimi kıt bir devrin başladığı yılları yalın bir anlatımla kademeli olarak betimleyen Düzenli, bir tarafta zındıkların diğer tarafta mülhidlerin, bir tarafta ise münafıkların ortaya çıkması sonucu İslam dünyasında büyük bir fikir kargaşasının oluştuğunu ifade etti. Düzenli, ayet ve hadisleri korumak maksatlı olarak ictihad kapısı teorik olarak kapatılmış olmasına rağmen hayat devam ettiği için bu hayata da dini çözümler bulmak gerektiğinden dolayı fetva konusunun tam gaz yoluna devam ettiğine de işaret etti.Osmanlı’da Ma’ruzat Geleneği ve Ebussuud Efendi’nin Ma’ruzatı afiş

Düzenli, fetva kitaplarının bağımsız eser olarak ortaya çıktığı dönemleri anlattıktan sonra ve Fetevâ-yı Hindiyye, Tatarhaniyye gibi bir büyük fetva külliyatının oluşum seyrine değinerek daha önceki dönemlerde ayetten hadisten mülhem fıkıh yazılırken bir dönem sonra fetvalardan mülhem fıkıh kitapları yazılmaya başlandığını, yine bir dönem ayeti, hadisi anlama metodu olarak fıkıh usulü yazılırken bir dönem sonra fetva kitaplarını anlama metodu ne olacak sorusuna cevap olarak fetva usulü kitaplarının ortaya çıktığını belirtti. Kurulan İslam devletlerinde kişi başına düşen müctehid sayısının Hz. Peygamber dönemindekine oranla büyük ölçüde azaldığını ifade etti.

Düzenli’ye göre Selçuklular döneminde büyük oranda azalan ulema karşısında devleti daha iyi yönetmek adına kendilerinden evvelki mezhep uygulamalarını gözden geçirerek mevcut şartlara göre bir mezhep uygulaması ortaya koydular. Selçuklularda olduğu gibi Hanefi mezhebini esas alan Osmanlılarda, başlangıçta küçük bir devlet olmaları hasebiyle problem olmamış ancak belli bir zaman sonra toprakların genişlemesiyle ortaya çıkan kültür ve inanç çeşitliliğini İslam’a göre yönetme keyfiyeti oluştuğunu, bunu da ayet, hadislerin yanı sıra birinci derecede fakihlerin ictihadlarına göre yönetme şeklinde düzenlemişlerdir. Osmanlılar, önlerindeki mevcut zengin fıkıh külliyatını daha verimli kullanabilmek amacıyla önce bu külliyatı tasnif yoluna gitmişler ve içlerinden muteber olan ve olmayan kitapları çıkarmışlardı. Düzenli, bunları usul olarak yazıp uygulamaya koymuş olmalarına rağmen bütün bu sistemlilikte bile bazı ihtilaflar ortaya çıktığını sözlerine ekledi.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Hanefi fıkıh külliyatının elden geçirilmesine, uygulamaya en uygun, en sahih görüş hangisiyse onların tespit edilmesine ve herkesin bu görüşlere bağlı kalmasına ve bunun dışına çıkmamasına, yani bir hukuk birikimi ve disiplini oluşmasına dair bir ferman yayınlanmıştı. Bunun üzerine kitapların yazıldığını ifade eden Düzenli, birtakım fetva kitaplarının kenarlarında “bu daha sahihtir, bu görüş tercih edilir” gibi notlar düşüldüğünden bahsetti. İhtilafların devam etmesi üzerine uygulanan üçüncü bir metod olarak, Kanuni döneminde bu ihtilaflarla Ebussuud Efendi’nin kendisi de şeyhülislam olarak baş edemeyince o zaman padişahın devreye girmesi durumu tezahür etti. “Mucebince amel oluna şeklinde” bir kanunla bu defa müftünün fetvasının ötesinde bir kanun oluşturulmuştur. Ondan sonra “hiçbir müftü bu konuda bu fetvanın dışında fetva veremez” disiplini uygulanmaya başlanmıştır. Bu şekilde “ma’ruzat” adı verilen metinler ortaya çıkmıştır.

Konuşmasının devamında Düzenli, bir malumat olarak Ma’ruzat metinlerinin divanda tartışılıp kararlaştırılan ve günümüzde Başbakanlık Osmanlı Arşivi Ahkâm Defterleri’nde kayıtlı olan fetva meseleleri olduğunu ifade etti. Bu defterlerden divanda hangi konuların tamamen kararlaştırıldığının listesini çıkartma imkânı olmadığını belirten Düzenli, bu meselelerin tamamının neler olduğunu öğrenmek için kütüphanelere göz atmamız gerektiğini söyleyerek ma’ruzat nüshalarıyla alakalı karşılaştığı bazı problemleri dile getirdi. Düzenli kendi kitabında maddeler, meseleler ve aynı meselede birbiriyle çelişkili bir sürü istinsah nüshasını toparladığını ifade ederek bunların arasından 16-17 tanesinin tarihi, müstensihi ve muhtevası itibariyle bazı kriterleri esas alarak tercih yaptığını söyledi. Buna ek olarak, Kanuni döneminde ulema arasında ihtilaflı meseleler nelerdi, bu meselelere çözüm önerileri neler oldu ve bunlar nasıl uygulandı sorularının cevaplarını ortaya koymaya çalıştığını söyledi.

Düzenli, Ebussuud Efendi ile başlayan ma’ruzat geleneğinin sonraki dönemde de devam ettiğini söyleyerek Muhid Ahmed Efendi ve Yenişehirli Abdullah Efendi’nin fetvalarından örnekler verdi. Buna ek olarak Osmanlı’da fetva neydi? Osmanlı’da fetvanın yeri neydi? Şeyhülislamlar niçin fetvayı fermana dönüştürdüler? şeklinde sorular yönelttikten sonra bunun sebepleri üzerinde düşünülmeye değer bir konu olduğunu ifade etti. Fetva hakkında bilgi vermeye devam eden Düzenli, bunun uygulamasının Osmanlı, Selçuklu ve ondan önceki İslam devletlerinde farklı olduğunu ifade ettikten sonra müftü kavramını da ikiye ayırarak, birincisi devleti/halifeyi temsil eden müftü; ikincisi ise medresedeki müderris yani kendini temsil eden müftü olduğunun altını çizdi. Osmanlı’da müderrisin verdiği fetvanın bağlayıcılığı olmamasına karşın müftünün fetvasının bağlayıcılığının ise tartışmasız kesin olduğunu belirtti. Düzenli, Sözlerine devam ederken şeyhülislamın toplumdaki ihtilaflı konuları çözmekte yetersiz kaldığı durumlarda devreye padişahın girerek ve ileri gelen ulemadan bir heyet toplatıp bu zengin fıkıh külliyatı üzerine bir devlet nasıl kurulur, nasıl yönetilir, problem çıkarsa nasıl çözülür, sorularının yanıtlarını örneklerle zenginleştirerek açıkladı.

Kısaca Osmanlı tarihinde fetva, fetva içerisinde ma’ruzat ve bu ma’ruzatların konusu, etkinliği, konumu itibariyle bütüncül bir bilgilendirme yapan Düzenli, sunumun sonunda sorulara cevap vererek konuşmasını nihayetlendirdi.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın