Fransız akademisyen ve siyasetçi Luc Ferry, 1975 yılında felsefe doçenti olduktan sonra bir lisede eğitimci olarak görev yapmıştır. Ferry, Gençler İçin Batı Felsefesi(A Brief History of Thought) kitabında, bir taraftan lise öğrencilerinin felsefe ile irtibat kurabilmelerini amaçlarken, diğer taraftan kitabın girişinde üniversite mezunlarının dahi felsefe metinlerini anlamakta zorluk çektiğini dile getirerek geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmayı amaçlamıştır. Felsefe metinlerinin zor anlaşıldığı düşüncesi Ferry’i, düşünürlerin karmaşık kavramsal anlatılarından sıyrılmış ve özü ifade eden bir kitap yazmaya teşvik etmiştir. Ayrıca yazar, okuyucuların özellikle günümüz düşünce biçimlerinin kökenlerini anlamasını ve felsefeyle ünsiyet kurmasını amaçlamıştır. Genel olarak kitap, Antik Yunan’dan başlayarak Orta Çağ Hristiyan düşüncesini temellendirmekte ve son olarak çağdaş dönem düşünce biçimlerini ve bu düşünce biçimlerinin gündelik yaşantımıza etkilerini anlatmaktadır. Ferry için kitap amacına ulaşmış olsa gerek ki Fransa’da sekiz ay boyunca en çok satanlar arasında yer almış ve birçok dile çevrilmiştir.

Kitap “Felsefe Nedir?” sorusu ile başlamaktadır. Ferry’nin bu soruyla felsefeyi, ders kitaplarının klişe anlatımlarından ziyade, özellikle Martin Heidegger sonrasında genel kabul haline gelen, insanın tabii bir kaygısına aradığı çözüm yolları olarak tanımlamıştır. Yazar, burada kaygıyı ölüm ile ilişkilendirmiş ve insanın öleceğini bilmesinin, davranışlarını anlamlı kılacak makul gerekçeler arayışına girmesine sebep olduğunu ifade etmiştir. Bu anlamda felsefe yapmak, anlam arayışında sistematik bir yaklaşım edinme ve genel geçer olarak kabul edilebileceği savunulan belirli argümanlar üzerine düşünme olarak tanımlanacaktır. Ölüm, dolayısıyla sahip olunan her neyse ondan ayrılık, insanın her an tadını kaçırabilecek bir olgu olarak yakasına yapışmıştır. Ölüm, bir gün kaybedeceğimiz şeyleri kazanmak veya kazandıklarımızı elde tutmak için çabalamanın, hatta bir bütün olarak yaşamanın anlamını yitirecek kadar insanı kaygılandıran bir gerçektir. Ferry, bu kaygıdan kurtulmak için insanlığın başvurduğu ilk reçetenin dinler olduğunu söylemektedir. Kurtuluş reçetesi olarak ifade ettiği dinî söylem, insanların ölümden sonrası için Tanrı’nın sözüne uymaları halinde sonsuz mutluluğa kavuşacağını, uymamaları halinde ise cezaya çarptırılacaklarını ifade etmektedir. Böyle bir inanca sahip insanlar için kaygı, gayet üstesinden gelinebilir bir sorundur. Ancak Ferry’nin ifadesiyle bu vaatlere kanmayanlar veya tatmin edici bulmayanlar için anlam, başka yerlerde aranmak zorunda kalınmıştır.

Felsefenin kurucu mantığı denebilecek bu yaklaşımda kitap bize Antik Yunan tecrübesinde Stoacıları örnek vermektedir. Antik Yunan düşüncesinde, yaşamak için dünyayı anlamlı kılmak bir ödevdir ve bu ödev, theoria (kutsal olanı görüyorum) diye isimlendirilmiştir. Stoacılığın esası, bu theoria’ya dayanmaktadır. Stoacılar, bu dünyanın bir nizam ve ahenge sahip olduğunu, ki Yunanlılar buna kozmos diyorlardı, söylemişlerdir. Bunu görebilmenin ise gayret gerektirdiği ve ancak böylelikle sükûnete ermiş bir bilge olarak ölümün üstesinden gelinebileceğini düşünmüşlerdir. Dini inançlardan farklı olarak Stoacılarda herhangi bir içkin veya aşkın tanrı düşüncesi yoktur. Kozmos, yani doğa ve gökyüzünü içerisinde bulunduran düzenin kendisi, bir zât olmaksızın kutsaldır dolayısıyla tanrısız bir doğa tanrı düşüncesi hâkimdir. Aşkınlık yine bir zâta bağlı olmaksızın doğanın kendisinde vardır ve insanın kozmos farkındalığı onu bilge kılacaktır. İnsanın tabii endişe kaynağı ölümün meydana getirdiği kaygıdan kurtulmanın yegâne yöntemi ise kişinin kendisini kozmosun bir parçası olarak kabul etmesi varsayılmıştır. Ölümden sonra kozmostan ayrılık söz konusu değildir, insan başka bir şekilde kozmosun içerisinde varlığını sürdürecektir.

Felsefenin üç temel boyutu; olanın bilgisi(teori), adalet arzusu(etik) ve kurtuluş arayışına(bilgelik) dair Stoacıların düşünceleri, yukarıda anlatıldığı gibi verili bir düzenin farkındalığıyla karşılanacaktır. Mevcut ahengin algılanmasıyla teori ve bilgelik sorunu, her şeyin yerli yerinde olduğu kozmosun taklit edilmesiyle adalet sorunu çözülecektir. Birey olarak sükûnete ermenin yolu ise sürekli bir akış içerisinde olan hayatı, geçmiş pişmanlıkları ve gelecek endişeleri ile tahrip etmeden, anda kalarak yaşamaktır. Belirli bir dönem hâkim dünya görüşü olan bu anlayış, Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte terk edilmiştir. Dünya görüşlerinin değişmesine yalnızca belirli düşünürlerin ileri sürdükleri fikirler değil, özellikle toplumsal yapıların değişmesi veya değişime ihtiyaç duyması da sebep olmaktadır. Stoacı dünya görüşüne göre, doğada bulunan her bir nesneye ereksel anlam atfetmek, sosyal yaşam söz konusu olduğunda toplumda belirli insanların köle olmak için var oldukları düşüncesini doğurmaktadır. O dönemdeki Yunan toplumunun adaletsiz düzenine meşru zemin oluşturan Stoacı adalet anlayışı, Hıristiyanlığın inançları seçmede özgürlük, inançlıların kardeşliği ve eşitliği söylemi üzerine daha yaşanabilir bir hayat vadetmesi sebebiyle terk edilmiştir.

Dünya görüşleri, bu safhadan sonra artık insanın tanımlanışı üzerine şekillenecektir. Ferry bu durumu, Antik Yunan düşüncesinin kutsalı olan kozmik nizamın Hıristiyanlıkla birlikte insan suretine bürünmüş bir tanrı olan İsa’da cisimleştirilmesi olarak ifade etmektedir.  Tabi bu durum birçok açıdan düşünüş biçimlerini değiştirilebilecek düzeyde değildir ancak kutsalın yerini bir insan alırken, bilgiye ulaşma yönteminin de akıldan imana dönüşmesi, teori ve bilgelik için hiç olmazsa inançlı insanlara yetecektir. Buradaki değişime sebep olan en kuvvetli argüman ise Hıristiyanlığın, insanları inançlarını seçmede özgür bırakmasıdır. Dolayısıyla artık inançlarını özgürce seçen insanlar birbirlerini “tabiatları” gereği yüceltmemekte veya alçaltmamaktadır. Böylelikle adalet problemi, her insanın eşit olduğu vurgusuyla çözülmüştür. Son olarak bilgelik yani ölüm kaygısıyla başa çıkma hakkındaki görüş, Feryy’nin kitabın başında da bahsettiği, Tanrı’nın sözünü dinleme şartıyla ölümden sonrasında sonsuz mutluluğa kavuşma kurtuluş doktrini ile sağlanmıştır. Araç olarak ise Stoacılardaki anı yaşama, Hıristiyanlıkta Tanrı için sevmek pratiğine dönüşmüştür.

Hıristiyanlığın burada bahsettiğimiz insan ve sevgi vurgusu modern zamanlara geldiğimizde dinden arındırılmış bir düşünce biçimine dönüştürülecek ve hakikat olgusu zamanla yitirilecektir. Rönesans ile başlayan süreç Hümanizm etkisiyle yeni bir düşünce biçimini ortaya çıkaracaktır. Bu düşünce biçiminin şekillenmesinde ise Descartes, Newton ve Kant gibi isimler büyük öneme sahiptir. Kadim dönemlerin ereksel yaklaşımına karşı değişen fizik anlayışı ile birlikte mekanik yaklaşım, hâkim olmaya başlamıştır. Hakikat söylemi olgu olarak varlığını sürdürüyor olsa dahi şekil değiştirmiştir. Artık antiklerde olduğu gibi verili bir düzen kabulü yoktur ancak insan bu düzeni inşa etmeye muktedirdir. Dolayısıyla yeryüzünü cennet haline getirme vaat ve gayretleri modernliğin temel düşüncesini oluşturmaktadır. Bu düşünüş biçiminin genel çerçevesine bakıldığında, kadim dönem düşünüş biçimleri ile benzer söylemler taşıdığı görülmekte ancak taban tabana zıt bir anlayış ortaya çıkmaktadır. Tanrıya bu mekanik düzen içerisinde bir yer verilmemekte ve tanrısal olan her şeyin yeri, modernliğin kutsal atfettiği çeşitli olgularla doldurulmaktadır. Artık uğruna ölünmesi gereken bir tanrı yoktur, milletler ve devletler vardır. İnsanları aforoz eden kiliseden söz edilememekte fakat bilim dışı olmakla suçlayabilen akademi hüküm sürmektedir. Yani tanrısı insan olan ve kutsala ulaşmadaki aracı akıl olan, dinden arındırılmış dinci bir hayat biçimi meydana gelmiştir.

Postmodern dönem ise bu insan merkezli düşünceye yapılan eleştirilerin etrafında şekillenmeye başlamıştır. Ferry, bu dönemi Nietzsche örnekliği üzerinden anlatmaktadır. Başta Nietzsche olmak üzere Postmodern düşünürlerin temel eleştirisi, dini yok ettiğini ve yerine hakikati inşa eden insanı yerleştirdiğini iddia eden modern düşüncenin aslında hiçbir şekilde dinî düşünce kalıplarından çıkamadığıdır. Artık din yerine bilim, devlet ve ideoloji vardır ve vadedilen cennet hayatı, özellikle II. Dünya Savaşında ve sonrasında yapılan büyük katliamlar düşünülecek olunursa pek de mümkün görülmemektedir. Verili bir hakikat ya da inşa edilen bir hakikat söylemlerine karşı Nietzsche’nin teklifi, hakikatsizliktir. Nihilist düşünce içerisinde açıklanacak bu görüşe göre hayatın kendisinden daha üstün herhangi bir olgu söz konusu değildir ve güçler ağı bu hayatın özünü teşkil etmektedir. Tepkisel güçlerin ve etkin güçlerin daimi olarak çatıştığı hayatta ne kutsaldan ne de kozmostan söz edilebilir. Dünya bir kaos ortamıdır, Nietzsche için. Daha sonraları psikanalizin de temelini oluşturacak bu güçler çatışmasında yaşamayı değerli kılan, güçlerin çözümlenmesidir. Yani sanat gibi belirli amaçlar uğruna güçlerin dizginlenip, büyük işler başaracak potansiyellerin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Nietzsche’nin kaygılarla başa çıkma stratejisi aynı Stoacılarda olduğu gibi kadere razı olmak üzerinedir. Amor Fati adı verilen bu yaşam tarzına göre yaşanılan ne olursa olsun şimdiki an sevilir, gelecek ve geçmiş prangalarından kurtulur. Ancak tabi kitaptan, Ferry’nin de eleştirdiği gibi, her ne kadar gayret etseler de bu ideali taşıyan insanların üzüntülü ve kederli olmaktan kendilerini alıkoyamamaları, anı yaşamanın pek de peşine takılacak bir hayat görüşü olmadığı anlaşılır.

Luc Ferry bu bölümün ardından Nietzsche’ye yapılan eleştirileri ve bazı çağdaş dönem düşünürlerinin de fikirlerini söyleyip, son kısımda genişletilmiş düşünce fikri olarak ifade ettiği bir teklifi bizlere açıklar. Bu düşünce biçiminde amaç, olabildiğince yeni hayatlara ve düşüncelere açık olmak ve bir taraf olmaktan ziyade karşındakini anlamaktır. Nietzsche’nin yapısökümü sonrasında tekrardan Hümanizmin imkânını sorgularken ortaya çıkan bu tarz, verili hakikatten ya da inşa edilen hakikatten yoksun olmakla Postmodernizme, insan merkezli olmakla Modernizme benzemektedir. Genişletilmiş düşünce fikrini bilgiye ulaşma yöntemi olarak kabul edecek olsak dahi bir felsefi düşünce sistemi olmak için gereken ahlâk ve teori açısından bir iddia taşımamaktadır.

Kitabın amacına ulaşmış olduğu, öncesinde felsefeye uzak birinin kitabı okuduktan sonra felsefe metinlerinin genel söylemlerini anlayabilir olmasından anlaşılmaktadır. Kitaptaki göze çarpan en belirgin özellik, Ferry’nin metin içerisinde ve kitabın sonunda kitap önerilerinde bulunmasıdır. Bazıları kitap listelerini özgür düşüncenin gelişmesinde bir engel görse bile şahsi kanaatim belirli tartışma konularına dâhil olabilmek için bu listelere ihtiyaç duyulduğudur. Birilerinin büyük emekler harcayarak elde ettikleri bilgileri hap bir şekilde sizinle paylaşıyor olması, sizin yetkin olma sürecinizi kolaylaştıracaktır.

Bu kitap özelinde genel bir düşünce tarihi yazımı eleştirisi yapacak olursam ilk olarak şunları söylemeliyim:

  • Düşünce biçimlerinin oluşması hayatın kendisinden bağımsız değildir. Dolayısıyla iç kaynaklı bir düşünce tarihi yazımında mutlaka dış kaynaklı etkenlerden asgari düzeyde bile olsa söz edilmelidir. Bu dış etkenler; savaşlar, kıtlıklar, doğal afetler, ileri refah düzeyleri veya yapılan icatlar ve keşifler gibi sayılabilecek onlarcası olabilir. Dış kaynaklardan bağımsız sadece soyut kavramların içerisine gömülmüş bir felsefi düşünce, Ferry’nin kitabın başında eleştirdiği hatanın içerisine düşmesine sebep olmuş. Felsefeyi anlamak, felsefeyi bilerek felsefenin dışına çıkmakla mümkün olmaktadır.
  • Bir diğer önemli gördüğüm eksiklik ise düşünce tarihi yazımının birçok farklı medeniyeti göz ardı etmesi ve bütünüyle Batı merkezli bir perspektif çizmesidir. Ferry kitabın başında kendi aldığı eğitimi anlatırken, pozitivizm boyunduruğu altında, dinî literatürden tamamen uzak olduğundan bahsediyor. Kendi şahsi gayretiyle Hıristiyan düşünce tarihiyle tarafsız olarak ilgilenmesi takdir edilesi ancak kitabında ne İslam ne de Hint-Çin medeniyetleri düşünce biçimlerinden söz edilmiş. Hıristiyanlık düşüncesini araştırırken İslam metinlerine atıfları görmemiş olması çokta olası değil, muhtemelen o da inşa edilmiş konfor alanının dışına çıkmayı istememiş görünüyor.
  • Es geçilen bir diğer konu ise özellikle yakın dönemin büyük düşünce adamlarından sadece satır aralarında bahsedilmesidir. Descartes, Newton ve Kant’ın günümüz bilim ve felsefeye olan katkılarını detaylandırmadan özellikle yakın dönem metinlerini anlamak çok da mümkün değildir. Özellikle bu alanda okumaya yeni başlamış birinin öncelikle bilmesi gereken kişiler, Ferry’nin kendi düşünce tarihi tasarısında biraz gölgelenmiş gibi görünmektedir.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın