Konuşmacı: Tahsin Görgün

Moderatör: İbrahim Halil Üçer

Arayışlar Dönemi Türk Düşüncesi Üzerine Konuşmalar dizi seminerinin ilki 12 Ocak 2021 Salı günü saat 21’de İLEM TV YouTube kanalında canlı olarak gerçekleştirildi.

Arayışlar dönemi olarak adlandırılan dönem, aslen 19 ve 20. yüzyıllarda Müslüman dünyanın içine girmiş olduğu iktisadi, içtimai ve fikri krizlere karşı, meselelerin içinden çıkmak için “ne yapılabilir?” sorusuna cevapların arandığı bir dönem olmuştur. Krizler karşısında ve özellikle Avrupa’da ortaya çıkan yeni koşullara nasıl bir konum alınacağı en temel soru olmuştur. Bu soruya farklı cevaplar verilmiştir ve cevaplar üç farklı tutuma yol açmıştır. İlki “muhafazakar” tutum olup, yeni dünyaya karşı mesafeli olmayı savunmuştur. İkinci tutum birinci tutumun tam karşısında yer alarak, Batı’dan gelen fikre, kuruma ve hayat tarzına sıcak bakmış, yeni dünyada yer almanın ancak Batılı olmakla mümkün olacağını savunan “Batıcı” tutum olmuştur. İki tutumun problemlerini görerek, orta bir yol öneren üçüncü tutum ise “Islahçı” tutum olarak bilinir.

Islahçılık Batı’dan gelen her şeye karşı olmayarak ıslah kavramıile bir orta yol tutturmaya çalışmıştır. Dönemin arayışlar dönemi olarak adlandırılmasının asıl nedeni de bu nedendir; yani Batı karşısında ne yapmak gerektiği ile devlet ve millet olarak varlığımızın nasıl sürdürüleceği üzerine arayışların yaşandığı bir dönem olması sürecin karakteristik yapısıdır.

Bu çerçevede İLEM, “Arayışlar Dönemi Türk Düşüncesi Üzerine Konuşmalar” başlığıyla düzenlediği seminerler dizisinin ilkinde “Türkiye’de İslami Düşünce Geleneği” başlıklı konuşmasıyla Prof. Dr. Tahsin Görgün’ü ağırladı. Konuşmanın moderatörlüğünü ise İbrahim Halil Üçer üstlendi.

Konuşma İbrahim Halil Üçer’in İslami düşünce geleneği kavramıyla ne kastedildiğini sormasıyla başladı. Görgün soruya cevap vermek için İslam geleneği ve modern dünya ilişkisi çerçevesinde gelenek kavramını izah ederek başladı. Gelenek ifadesi yaygın bir şekilde modernliğin karşıtı olarak kullanılır. Bugün modern olarak bilinen kurumların aynı zamanda köklü bir geleneğe dayandığını vurgulayan Görgün, bu kurumlara örnek olarak Cambridge gibi kurumların gösterilebileceğini ifade etti. Bilim de esasen bir geleneğe dayanarak bilimsel etkinliğini sürdürür. Bilimdeki ekollerin de birer geleneğe sahip olduğunu ve zaman zaman Viyana Çevresi gibi ekolleştiğini akılda tutmak gerekir. Geleneğin açıklamasından sonra Görgün, İslam düşünce geleneğine geçiş yapmıştır. Görgün, İslam düşünce geleneğinin Peygamber zamanından günümüze kadar kesintisiz gelen “mütevatir zemin” üzerine inşa edildiğine dikkat çekmektedir. Görgün’e göre, gerek Türk düşüncesinin kendini izhar ettiği Türk şiiri gerekse bugünkü ilahiyat fakülteleri “mütevatir zeminden” müteşekkil gelenekten izler taşımaktadır. İslam düşünce geleneğinden en uzak alanlardan biri olan sosyal bilimlerde ve sosyolojide Türkçe’ye çevrilen ve Türkiye’ye taşınan isimlerin başında Max Weber’in gelmesi, Görgün’e göre “mütevatir zemin” ile ilişkisini devam ettiren Türk Sosyologlarının Max Weber’de din ve kültür gibi konuların merkezi bir yer tuttuğunu görmesindendir.  Bu anlamda Batı’dan çevirilerde ve Batı’nın Türkiye’de algılanmasında “mütevatir zeminin” bir filtre etkisi gösterdiğini söylemek mümkündür.

Görgün buna bir diğer örnek olarak da ilahiyat fakültelerinin açılmasını örnek göstermiştir. Nitekim ilahiyat fakülteleri; dini Batılı metotlarla, bir oryantalist gibi incelemek aynı zamanda Batı’daki kurumlara benzer kurumlar kurmak amacıyla açılmıştır. Fakat Görgün, ilahiyat gibi kurumların konuya bir oryantalist gibi bakamamasının ve sonuç olarak müftü ve vaiz yetiştirmesinin sebebini yine “mütevatir zeminden” gelen geleneğin etkisi olarak okumaktadır. Görgün bu anlamıyla “mütevatir zeminin” genelde Müslümanları, özelde ise Türk Milletini koruduğunu iddia etmektedir. Tahsin Görgün, Peygamberin sünneti ve sahabenin icmasından müteşekkil “mütevatir zeminin” hâlâ varlığını şahısların içinde sürdürdüğünü vurgulamaktadır.

Bu noktada İbrahim Halil Üçer Tahsin Görgün’ün, İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu problemin İbn-i Sina veya İbn-i Haldûn gibi düşünürlerle ilişki kurulamaması olmadığını ancak asli meselenin tâbi olunduğu takdirde sizi Müslüman yapan “mütevatir zemin” ile ilişkide bir kopukluk olduğunu dile getirmesini oldukça manidar bulduğunu ifade etti. Üçer, “mütevatir zemin”ile ortaya çıkan temassızlığın aynı zamanda Müslümanların kendilerinin uyduğu ve başkalarına götürdükleri kendi tekliflerine dair bir temassızlığa dönüştüğünü ve tarih boyunca Müslümanların ilk defa kendi tekliflerine dair itimatlarını yitirdiklerini ifade etti. Böylece bu teklifin inşa etme gücüne ilişkin kavrama yönelik güvenlerini de kaybettiler. Bununla birlikte bütün insanlığa o teklifin anlamlı bir şekilde taşınabileceğine dair bir şüpheye sahip oldular. Üçer, 18. yüzyılda da Müslümanların Batılılaşma temayüllerini gördüğümüzü, fakat bu dönemdeki ulemanın kendi tekliflerine yönelik bir güvensizlik geliştirdiğini görmediğimizi ifade etti. Üçer, 19 ve 20. yüzyıla geldiğimizde ise Müslümanların bizatihi kendi tekliflerine yönelik itimatsızlığın derin bir entelektüel buhrana neden olduğunu ekledi. İbrahim Halil Üçer bu itimatsızlığın nasıl bir sonuç meydana getirdiği ve buhran içindeki toplumun yeni kurumlarla nasıl bir ilişki kurduğunu sorarak sözü Tahsin Görgün’e bıraktı.

Görgün soruya cevap vermek için, formelleşmiş yapılara bakmamız gerektiğini ifade ederek, son kitabından “Türkiye’de İslami Düşüncenin Geleceği” başlığıyla ayırmış olduğu formelleşmiş kurumlar bahsini açarak konuşmasını sürdürdü. Modern dünya, modern devletle ayrılmaz bir şekilde ilişkilidir. Modern devlet de modern formel kurumlarla yakından ilintilidir. Modern devletin insandan arındırılmış (impersonal) bürokrasiyle münasebetini, sosyolog Max Weber vurgulamıştır1. Bu noktada Görgün, İslam geleneğinin geçmişte “yapılardan” ziyade “faziletli bireyler” ile ilerlediğini vurgulamaktadır. Fakat modernlikle beraber kaçınılmaz olarak yeni bürokrasi ve modern kurumlar ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda İslam’ın öngördüğü faziletli bireyle modern kurumların ne ölçüde bağdaştığı veya bağdaşabileceği ciddi bir sorundur. Bu soruna daha karamsar bir noktadan bakan Wael Hallaq, böyle bir sentezin İslami olamayacağını iddia eder2. Tahsin Görgün ise bu noktada daha iyimserdir. Nitekim Görgün’e göre formel yapılara geçiş, devletin varlığını sürdürmesi için elzemdir. 19 ve 20.yüzyıldaki arayışlar döneminde devletin yeni yapı ve kurumlara gitmesi bu açından Görgün’e göre hayati bir manevradır. Görgün esasen arayışlar dönemini formel yapı ve kurumlara karşı konum alma olarak okumaktadır. Görgün’e göre formel kurumlara teslim olup, terakkinin ancak böyle olabileceğini düşünenler Batıcılar; formel kurumlara karşı olanlar Muhafazakârlar; formel yapılar ile geleneğin nasıl birleşebileceğini düşünenler ise Islahçılar olarak okunabilir.

Arayışlar döneminde milletin ve ümmetin yok olacağı endişesi taşındığını belirten Görgün, bugün artık böyle bir endişenin söz konusu olmadığını belirtmektedir. Görgün’e göre bugün mezkûr mütevatir geleneğin her ne kadar kurumsal ve yapısal mevcudiyeti olmasa da şahısların içine işlemiş durumdadır. Tam bu noktada Görgün mütevatir gelenekten gelen şahısların, formel kurumlarla birleşebileceğini ve bu birleşmenin imkanı üzerinde düşünülmesi gerektiğini ifade etmektedir. Görgün’e göre birleşme İslam dünyasına çok büyük imkanlar açacaktır. Görgün, bu birleşmenin gerçekleşmesi halinde modern dünyada birbirinden kopmuş olan doğru, iyi ve güzelin; bir diğer ifadeyle epistemoloji, etik ve estetiğin tekrar birleşeceğini ifade etmektedir. Görgün bunu bir örnek üzerinden ifade etmiştir; klasik dünyada var olan medreseler seçkinci bir eğitim yapısına sahipti. Fakat bugünün dünyasındaki üniversiteler seçkinci değil, aksine yaygın eğitimi sağlamaktadır. Bu noktada Görgün bir yandan seçkin, faziletli ve yönetici sınıfı oluşturacak medrese benzeri yapılar kurarak; diğer yandan da üniversitelerle yaygın eğitim sayesinde memurluğu ve teknisyenliği devam ettirerek iki yapıyı, yani mütevatir zeminle formel yapıyı birleştirmenin mümkün olabileceğini ifade etmektedir. Görgün bu sayede ahlaki, manevi ve rasyonel olanın mezcetmenin mümkün olduğunu düşünmektedir.

Konuşma; gelenek, modernite, modern formel kurumlar ve Müslümanların “konumu” gibi başlıkları düşündürmesi ve fikri olarak yeni ufuklar açması yönünden dinleyiciler için istifade edilebilecek bir konuşma olarak tamamlanmıştır.

Kaynakça

  1. Max Weber, Sosyoloji Yazıları, Bürokrasi, 2019, Metis Yayınları.
  2. Wael B. Hallaq, İmkansız Devlet: Modern Çağda Bir İslam Devleti Niçin Mümkün Değildir?, 2019, Babil Kitap.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın