Yer ve Gök Arasında Düşünce

Yazan: İsmail Hakkı

0
1979

Düşünce tarihi içinde, ele alınan muhtelif sorunlara ilişkin düşünceler zaman içinde değişiklikler göstermiştir. Düşüncelerin geçirdiği bu değişimlere bugünden bakıp farklı sebepler bulmak mümkündür. Ekonomik ve siyasi sebepler, savaşlar, muhtelif doğa olayları v.b. bir çok etkene bağlı olarak bu süreç yeniden ve farklı farklı yorumlanabilir. Yine düşünceyle beraber inanç da aynı şekilde değişime uğramış, farklı inançlar veya aynı inanç sistemi içinde farklı algılamalar oluşmuştur. İnanç içindeki bu değişimi de yukarıda bahsi geçen farklı etkenler içinde ele almak mümkündür.

Düşünce ve inancın değişmesine sebep olarak görülebilecek ve nispeten daha somut olan bahsi geçen etkenler dışında, düşünce ve inancın zemininde bulunan aklın değişimi, dolaylı olarak buna etki eden anlamın değişimi daha örtük olmakla birlikte zannımca daha önemli bir yer tutmaktadır. Bilinen neredeyse bütün eski kültürlerde ve mitolojilerde varlığa bir anlam yüklenmiş ve varlığın bir aklı olduğu düşünülmüştür. Aynı şekilde, bütün bunları anlama gücünde olan ve bir şekilde diğer bütün canlılardan farklı bir yere sahip olan insanın da bir anlamı ve ayrı bir aklı olduğu kabul edilmiştir. Aklın değişimi, bir açıdan mantığın zamanla geçirdiği evrelere göre ele alınabilir ve bir yanıyla mantıkla açıklanabilir. Biz bu çalışmada daha ziyade anlam kısmını ele almaya, düşünmenin, inanmanın, akletmenin anlama göre nasıl farklılaşabileceğini anlamaya çalışacağız. Bunu, kabaca bir ifadeyle yer ve gök ilişkisi bağlamında, ya da başka bir ifadeyle dünya ve evren ilişkisi bağlamında yapmaya çalışacağız. Zaman aralığı olarak da bütün düşünce tarihini değil daha ziyade ilkçağ Yunan düşüncesini ve inancını ele alacağız.

Burada tek tek yaratılış mitolojilerini aktarmayacağız. Ama genel olarak bunlara bakıldığında, başlangıçta bulunan bir ya da iki nedenin etkileşimi neticesinde yer ve gök oluşmaktadır. Zamanla yer ve gök arasında çeşitlilik meydana gelmekte ve bu böylece sürüp gitmektedir. Bu tür anlatılar, basit birer hikaye ya da yaradılışa ilişkin inanç unsurları olmaktan çok bir evren düşüncesini, algısını yansıtmaktadır. Varlıkların nasıl meydana gelmiş olabileceklerine ilişkin hikayeler aktarmak dışında, muhtelif varlıkların konumu hakkında bir düşünceyi de ifade etmektedirler. Bu mitolojilerde ortaya çıkan tanrılar, tanrıların görevleri, ilişkileri ve birbiriyle çatışmaları aynı zamanda hem toplumsal bir düzen hem de evrenin işleyişine ilişkin bilgiler aktarmaktadır. Başka bir açıdan bakınca, bu mitolojiler varlıkların nasıl meydana geldiklerinden ziyade ne anlam ifade ettiklerini aktarmaya çalışmaktadır. İnsanlar için üretildiğini düşündüğümüzde de, o zaman için bu sorunun, nasıl olduğu sorusundan önemli olduğunu düşünebiliriz.

Bu mitolojilerde dikkat çeken başka bir husus, astronomi açısından bilimsel olarak kabul edilebilecek bilgiler vermemesine rağmen, meydana çıkan evrenin merkezinde hep yeryüzünün, dünyanın olmasıdır. Sanki bütün evren dünyanın etrafında oluşmuştur. Bu haliyle, merkezde olmasından dolayı en önemli noktadır da. Merkezin neden önemli olduğuna ilişkin farklı yorumlar yapmak belki mümkündür ama bunlar ne olursa olsunlar, merkezin önemli olduğunu değiştirmemektedir. Daha sonra astronominin gelişmesiyle birlikte de uzun süre bu merkezde olma ve merkezin önemi kendini gösterecektir.

Mitolojilerdeki diğer bir husus, tanrılar ve insanların ilişkileridir. Burada da yine insanın anlamını, değerini ortaya koyan bilgiler verilmiştir. Yunan mitolojisinin, felsefenin başlangıç dönemine kadar olan süreçte geçirdiği evrelerde, ilkin dünyada tanrılar ve insanlar bir arada yaşarken, sonraları tanrılar Olimpos dağına ve göğe yerleşmişlerdir, insanlar ise yeryüzünde kalmışlardır.[1] İlk durumdaki halde insanların tanrılarla beraber olmasını aynı zamanda insanların sahip olduğu değer açısından yorumlanabilirken, sonraki halde tanrıların bir üstünlük kazandığını söyleyebiliriz. Siyaseten, bir yönetici sınıfının ya da kralın üstünlüğünü göstermek açısından da kullanılabilecek bu değişim, bundan bağımsız olarak da insana verilen değerin, aynı zamanda insanın anlamının da değişimini getirmiştir. Bu tür mitolojilerden midir yoksa zaten öyle olduğundan bu durum mitolojilere de yansıdığından mıdır diye kesin bir şey söyleyemesek de, yükselmek, alçalmak gibi, göğe ermek ya da yerin dibine geçmek hep bir değer belirtmiştir. Bugün dahi gündelik hayatta bunun etkisinden bahsedebiliriz. Sevilenin, değer verilenin baş üstünde tutulması, el üstünde tutulması, kutsal olanın yine yukarıda tutulması v.b. bir çok örnek verilebilir. Yine misal ölüm durumunda iyilerin ruhunun uçtuğu ve yükseldiğine, kötü ruhların alçaldığına inanılması durumu. Bir öte dünya inancı olup da mesela ruh ve beden ayrımı tam olarak olmayan inançlarda bedenin yakılması yoluyla alevlerle yükselmesi v.b.

Felsefenin ortaya çıkmasıyla, mitolojiden farklı bir düşünce biçiminin, akıl yapısının da ortaya çıktığını görürüz. Nestle’ye göre, mitolojinin bozulması sonucu, insanın bu düşünce biçimi içinde anlamca ezilmeye başlaması aynı zamanda Felsefenin doğuşunun da sebeplerinden biridir. Nestle’nin bu düşüncesi akla yatkın görünmektedir. Zira ilk dönem filozoflar toptan bir mitoloji eleştirisinde bulunmamakla birlikte, mitolojik unsurları kullandıkları da görülmektedir. Yalnız bu filozoflardaki en önemli gelişme, bugün ki anlamda bilimsel olmasa dahi, mitolojinin ürettiğinden farklı ve nesnel bir bilgi üretmeye çalıştıklarıdır. Burada tekrar, varlık anlaşılmaya ve anlamlandırılmaya çalışılırken yeryüzü merkeze alınmaktadır.

Felsefenin yukarıda bahsi geçen nesnel bilgiler üretmeye çalışma çabası, bugün birer bilim olan bir çok farklı alanın öncüsü ya da yardımcısı olarak kabul edilir. Bu alanlardan biri de astronomidir. Gök cisimlerini ve hareketlerini belirlemeye çalışan bu bilim, başka topluluklarla beraber Yunan felsefesi içinde de ilk izlerini göstermektedir. Mitoloji içinde olduğundan farklı olarak gök cisimleri anlaşılmaya çalışılmıştır.

Yunan felsefesinde astronomi daha ilk filozof olarak kabul edilen Thales’le başlamıştır. Şöhretinin duyulmasına sebeplerden biri olarak Güneş tutulmasını doğru tahmin etmesi gösterilir. Yine gök cisimlerinin hareketinden dolayı, yıllara göre zeytin verimliliğini hesap etmesinin kendisine çokça kazanç sağladığı rivayet edilir. Dünya ona göre okyanus üstündeki dairesel bir tahta parçası gibidir. Buharlaşması havayı, dalgalanması depremleri meydana getirmektedir.[2]

İkinci olarak Anaximender gelir. Güneş ona göre ateşten bir tekerlektir. Dünya yüzeyi düz bir silindir gibidir, yüksekliği genişliğinin üçte biridir. Gökyüzü atmosferi içine alan bir küredir, bunun içinde ay ve yıldızlardan oluşan sayısız katman vardır.[3] Dünyanın bu kürenin neresinde olduğuna ilişkin bir bilgi vermemektedir.

Üçüncü olarak Anaximenes gelir. Ona göre gökyüzü kristal bir maddeden oluşmuş saydam bir küredir. Yıldızlar bunun üzerine iliştirilmiştir. Güneş ve yıldızlar düz cisimlerdir, sıcaklık hızlı hareket etmesinden gelir. Herşey havadan oluşur ve havanın içinde durur.[4]

İlk filozoflara ilişkin yukarıda verilen örnekler, astronomi açısından basit olarak kabul edilebilir. Filozofların genel düşünceleri içinde, özellikle o dönem için temel sorun kabul edilen Arkhe anlayışları da hesaba katıldığında, gökyüzüne ilişkin düşünce yeryüzünden bağımsız değildir. Bu düşünürlere ait sınırlı sayıda bilgi olmasından dolayı ayrıntılı yorumlar yapmaktan kaçınıp sonraki düşünürlerin de düşüncelerini incelemek uygun olacaktır.

Bu ilk filozoflardan sonra astronomi hakkında Pisagor ve onun ekolünden bazı düşünürler gelmektedir. Pisagor, dünyanın ve evrenin yuvarlak olduğunu söyleyen ilk filozof olarak kabul edilir. O, dünyanın küresel bir evrenin merkezinde durduğunu kabul eder. Güneş, ay ve gezegenler aynı merkezli dairesel yörüngelerde dönerler ve her biri iç içe olan ayrı kürelere bağlıdırlar.[5] Daha önce de bahsettiğimiz, dünyanın evrenin merkezinde olması, dolayısıyla önemli bir noktada olması açıkça Pisagorda belirtilir. Yine Pisagor ekolüne bağlı bazı düşünürlere göre evren yuvarlak olmakla birlikte, merkezi değişmektedir. Bunlardan Philalaus’un kuramına göre, dünya ve diğer gök cisimleri, merkezi bir ateş etrafında dairesel yörüngelerde hareket ediyorlardı. Bu anlamda dünyanın uzayda desteksiz durduğunu ve hareket ettiğini kabul eden ilk düşünürdür. Pisagor ekolünün önemli ikinci ismi Pontuslu Heraklit, Merkür ve Venüs’ün güneş etrafında, güneş ve diğer gezegenlerin de dünya etrafında döndüğü fikrini ortaya atmıştır. Pisagor ekolünün üçüncü önemli ismi ise Aristarkustur. Ona göre evrenin merkezi güneşti. Güneş ve sabit yıldızlar hareketsizdi fakat dünya güneş etrafında dönüyordu.[6] Burada kıyas yapmanın ne kadar doğru olduğunu bilememekle beraber, Güneş merkezli bir evren anlayışının Mısır’da da olduğunu ve bu anlayışın güneşi tanrı olarak algılayan insanlar tarafından ortaya atıldığını hatırlatmakta fayda var. Yukarıda düşüncesi alıntılanan insanların merkeze aldıkları inançları gereği mi yoksa gözlemleri neticesinde midir kesin olarak bilemiyoruz. Felsefenin inançtan tam olarak kopmadığı bir dönem hakkında konuştuğumuz için, her iki ihtimal de eşit değerdedir.

İlkçağda yaşamış bu filozofların temel bazı düşünceleri dışında en önemli ve sonraki dönemlere en çok etki yapmış olan filozofu Aristoteles’tir.

Aristo evreni iki bölgeye ayırır:

  1. Ay ile dünya arasındaki bölge: Bu bölgede dört ana öğe vardır. Bu öğeler daha temel şeylere indirgenir; dört niteliğe. Nitelikler de öğeleri oluşturur. Öğeler birbirine dönüşebilir. Aristo’ya göre evrenin her yeri madde ile doludur. Su, soğuk ve ıslak; hava, sıcak ve ıslak; ateş, sıcak ve kuru; toprak, kuru ve soğuk niteliklere sahiptir. Bunlar çizgisel hareket yaparlar. Hareket, cismin doğasından dolayı meydana gelir. Ağır cisimler aşağı doğru, hafif cisimler yukarı doğru hareket ederler. Buna göre, toprak aşağıya, ateş yukarıya, su ve hava ise yatay hareket ederler.
  2. Ay’dan sonraki bölge: Hiçbir değişme olmayan bölgedir. Dört öğenin hiçbirine rastlanmaz, fakat burada saf ve kararlı olan beşinci bir öğe vardır. Dünyadan uzaklaştıkça, saflığı artar. Hareketi daireseldir. Çünkü kusursuz hareket budur.

Aristo ve Platon’un öğrencileri, dünyanın evrenin merkezinde ve küresel olduğu fikrini savundular. Bu görüş yaklaşık 2000 yıl sürdü.[7]

Her alanda kendinden öncekilere nispetle daha fazla araştırma yapmış, daha kapsamlı bir külliyat bırakmış, en azından elimize hakkında daha çok bilgi ulaşmış olan Aristoteles, uzun süre kendisinden sonra gelen düşünceyi ve bilimsel faaliyetleri de etkilemiştir. Burada düşünceyle beraber tekrar inancı da dahil etmekteyiz. Ortaçağ olarak adlandırılan ve dini düşüncenin etkisinde gelişen felsefelerin ve hatta din yorumlarının Aristoteles düşüncesinin etkisinde geliştiğini görmek mümkündür. İnsana yüklenen anlam ve evrendeki konumu yine Aristoteles’in astronomi anlayışı çerçevesinde gelişmiş ve sarsılmaz bir inanç halini almıştır. Özellikle Hıristiyan ortaçağ anlayışını ve İslam felsefesinin yoğun olduğu İslam coğrafyasındaki anlayışlar onun etkisinde kalmıştır. Bu etki halk arasında günümüzde hala hissedilir anlayış ve inançlara sebep olmuş ve değişen astronomi anlayışına rağmen kendini göstermiştir. Bilimsel etkilerini bir kenara bırakarak, Aristoteles’in astronomi hakkında ki görüşlerin, bahsi geçen inanç ve düşüncelerde nasıl karşılık bulduğunu kabaca aktaralım.

Dünya evrenin merkezinde olmakla, evrenin en önemli noktasıdır. En önemli noktasında yaşayan canlılar içinde ise en yüce olanı insandır. Ay altında bulunan dünya geçici ve değişkendir. Oysa ay üstü değişmezdir ve uzaklaştıkça saflaşır. Tanrı buradadır. İnsan işlediği günah yüzünden dünyaya atılmıştır ve yeniden o saf alana, tanrının yanına ulaşabilmektedir. Hıristiyanlıkta dünyaya ilişkin herşey bu yüzden de kötüdür ve uzak durulması gerekir. Zamanla bu fikir değişip, dünyaya ilişkin kötü olma durumu, dilediğince onu kullanabilme ve şekillendirme anlayışını getirmiştir. Kilise de dünyanın merkezidir ve insanları kötülükten koruyan, ölümden sonra o saf alana ulaşabilmelerini sağlayan araçtır. Benzer şekilde bazı İslam düşüncelerinde da ay altı ve ay üstü ayrımı kabul edilmiş ama Hıristiyan dünyasında olduğu gibi, dünya ve içindekiler kötülenmemiş, kurum olarak Kilise gibi bir yapı oluşmamıştır. Aristoteles’in astronomi hakkındaki düşüncelerinin zamanla inanç esasları gibi algılanması, insan ve evrenin anlamını belirlemesi, hem düşünce de hem bilim de gelişmelere engel olmuştur.

[1] bkz. Wilhelm Nestle, Vom Mythos zum Logos

[2] Babillerden Günümüze Kozmoloji, Halil Kırbıyık, İmge yay, s.14

[3] a.g.e., s. 15

[4] a.g.e., s.15

[5] a.g.e., s.15

[6] a.g.e., s.16

[7] a.g.e., s. 17

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın