Bilginin İslamîleştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi

Değerlendiren: Oğuz Demir, İLEM II. Kademe Öğrencisi

0
2182

Mevlüt UYANIK, Bilginin İslamîleştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi, Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2014, 231 s.

Eşyanın hakikatinin idrakine varılması olan bilgi, karanlığını da beraberinde getirecek olan Aydınlanma Düşüncesi’nin katı biçimde madde ve mana ayrımına giderek Batı’da ortaya çıkardığı Pozitivizm – Tarihsecilik sürtüşmesinin bakiyesi “modern çağlar”da Müslüman’a kalmış oluyordu. Temelde indirgemecilik esasına dayanan “yeni”, insanı, sadece duyusal/empirik verilerle incelenen istatistik biliminin bir metaı olarak ele alınan bir varlık konumu ile sınırlandırmıştır. Bu bağlamda şeylerin künhüne varılmasını, özne ile nesne arasındaki uyumun bir nüvesi olarak ortaya çıkmasını sağlayan bilgiye yönelik tehdit, özünde insana yöneliktir. Doğrudan insanın varlığına savaş açan beraberinde “ihya, ıslah, tecdîd” gibi kavramsallaştırmaları getiren Müslümanlar açısından yaşanan durumun temelde fikrî bir bunalım olduğunun üzerinde duran Mevlüt Uyanık, Bilginin İslamîleştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi adlı eseriyle modern sonrasının yaşandığı bir dönemde fikirlerini ifade etmeye çalışmıştır. Uyanık, hem Batı hem de İslam düşüncesinde bilginin konumuna, İsmail Raci Farukî ile sistematize edilmiş Bilginin İslamîleştirilmesi kavramına, bu kavrama yöneltilen eleştirilere yer vermiş ve sonuç bölümüyle de kavramın bir genel değerlendirmesini yapmıştır.

Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümünde görev yapan Prof. Dr. Mevlüt Uyanık, İslam Felsefesi Tarihi, Çağdaş İslam Düşüncesi gibi alanlarda çalışmalar yapmaktadır. Post-modern dönemde eserini kaleme alan Uyanık, bilgiyi anlamada ve kavrama noktasında oldukça fazla tikel bir bakışla hareket edildiğini ve bundan ötürü zihinsel ifade/kavrama, karşılıklı etkileşim ve eylem aşamalarının pratiğe aktarılamadığını vurgulamıştır. Bunu da din – bilim, akıl – vahiy ikileminde Çağdaş İslam Düşüncesinin bir mütemmim cüzü olan Bilginin İslamileştirilmesi kavramı bağlamında Seyyid Ahmed Han ve Muhammed Abduh dikotomisi üzerinden giderek açıklamaya çalışmıştır.

Kitabın Giriş bölümü, Çağdaş İslam Düşüncesinin ne olup, olmadığı ile ilgilidir. Düşünce sistematiğini anlamak adına öncelikle “çağdaş” kavramının ne(yi) ifade ettiğini bilmenin gerekliliğini belirten Uyanık, çağdaş kavramını kolonyal ve post-kolonyal dönemleri ele alarak adeta indirgemeci bir yaklaşımla açıklamıştır. Bu bağlamda Ümit Burnu’nun Keşfi ve Mısır’ın Fransa tarafından işgali önem arz etmektedir. Çağdaş İslam Düşüncesinin tarihi seyrini incelerken de Osmanlı Devleti, Hind-Pakistan Bölgesi ve Ortadoğu Bölgesi ıslahat çalışmaları başlıkları altında ele almıştır. Üç bölgenin itici – çekici güçleri farklı olsa da özlerinde karşılaşılan durumun “Müslümanların “entelektüel bir kriz” yaşadıkları vurgusu olmuştur. Bölgelerdeki çağdaşlaşma fikirleri kişiler üzerinden okunarak, çeşitli reaksiyoner davranışların geliştirilmesi şeklinde verilmesi problematiği çözme noktasında bir başka eksiklik olarak görülebilmektedir. Kişiler üzerinden yapılan incelemenin olumsuz bir tarafı ise holostik(bütüncül) bir bakışı yıkarak konumlandırma meselesini de beraberinde getirmektedir. Seyyid Ahmed Han, Cemaleddin Efganî, Muhammed Abduh gibi Çağdaş İslam Düşüncesi adı altında kimi zaman reformist, kimi zaman ihyacı, kimi zaman da ıslahatçı olarak ele alınan isimlerin müşterek özelliğinin madde ve mana birliğini sağlamaktan geçtiğini ifade etmiştir.

Birinci bölümde genel olarak bilgi kavramı ele alınmıştır. Akıl – vahiy, din – bilim ilişkileri bağlamında, bilginin ne olduğuna dair açıklamalar Batı ve İslam Düşüncesinde bilginin konumu değerlendirilerek ortaya konulmuştur. Bakıldığında Batı’da bilgi adına ilk oluşumların ontolojik zemine dayandırıldığı görülecektir: Kendi varlığını bilmek, kendisinin varoluşunu idrak etmek. İslam Düşüncesine bakıldığında da şeyin ne anlama geldiğini bilmeye çalışmak da ontolojik zeminin varlığının bir ispatıdır.

Mevlüt Uyanık, emperyalizmin uygulanması bağlamından yola çıkarak ele aldığı Bilginin İslamîleştirilmesi kavramı ile bilgi – güç dengesini sağlayacak şekilde özgün fikirlerin üretilerek ümmet bilinci oluşturulabileceğini savunan İsmail Raci Farukî’yi değerlendirmiştir. Ancak Bilginin İslamileştirilmesi kavramı öncesinde Fazlurrahman, Muhammed Nakıp El-Attas, Ebû Süleyman gibi isimlerce kullanılmıştır. Farukî’nin yapmış olduğu ise Çağdaş İslam Düşüncesinin orijini olarak kabul ettiği bu kavramı sistematik hale getirmesidir. Farukî 1970’li yıllarda etkin olmuş, çeşitli kurum ve kuruluşlarda dersler vererek, fikirlerini savunmuştur; 1986 Mayısında da suikasta uğramıştır.

İslamî alanda, özellikle eğitim sahasında bir donuklaşmanın yaşanmasıyla muhafazakâr yapıların etkinlik kazandığını, bu durumun da sönümlenmeye, bastırılmaya sebebiyet verdiğini ifade eden Farukî, bu sebeple temel yenilenmenin beşerî – tabiat – sosyal bilimlerde olmasının gerekliliğini dile getirmiştir. Ona göre her disiplin yeniden tevhid ilkesi çerçevesinde ele alınıp tanzim edilmelidir, işte bu tanzim sürecinin adına “Bilginin İslamîleştirilmesi” adı verilir. Farukî; Descartes, Kant gibi pozitif bilgi anlayışının kanıksanması gerektiğini vurgulayanlar ile daha çok mânâ âlemine vurgu yapan Hegel, Dilthey gibi Tarihselci bir perspektife sahip olanların metodolojik bir probleme sahip oldukları belirtilmiştir. İkinci bir eksikliğin ise evrensellik iddiasında bulunmalarında olduğunu ifade etmiştir. İslam ümmetinin kurtarılması adına yapılması gereken bütüncül bir ıslah çalışmasıdır, bu çalışmanın gayesi de gerçek bir İslamî hayat ve İslam kimliği kurmaktan geçmektedir diyen Farukî Kur’an, Sünnet ve Öze dönüş vurgularından ötürü Selefî, Fideist bir çizgiye kaymakla itham edilmiştir. Yani Bilginin İslamîleştirilmesi ile ifade edilen modern düşüncenin doğru hususlarını, Kur’an, sünnet, sahih kaynaklar nezdinde ele alarak geleneksel düşünce ile birleştirmektir. Bu tanımlamasını da selefleri olarak kabul ettiği Seyyid Ahmed Han ve Muhammed Abduh ile desteklemektedir; ancak her iki isminde dolaylı ve(ya) doğrudan İngiliz sömürüsüne ettiklerini göz ardı etmiştir. Ayrıca düşünsel temellerinin arka planında öze dönme, özgün olma gibi kavramları bulmak oldukça güçtür. Uyanık’ın da eleştirdiği bağlamda Bilginin İslamîleştirilmesi kavramı, eğitimde ihyayı öngörürken neticede tamamıyla ahlakî ve ideolojik boyutta kalmıştır. Yine Farukî farkında olmaksızın İslam’ın Batılılaştırılmasına sebebiyet verecek argümanlar üretmiştir.

Üçüncü bölüm ise Bilginin İslamîleştirilmesi kavramını kullanan kişileri ve Farukî’nin tezine karşı üretilen eleştirileri içermektedir. Baktığımızda Muhammed Nakıb El-Attas, Ziyaüddin Serdar, M. Ahmed Enis, Seyyid Hüseyin Nasr, Yasin Muhammed gibi isimler karşımıza çıkmaktadır. Bilginin İslamîleştirilmesinin gerektiğini öncesinde söyleyen M. Nakıb El-Attas, Farukî’nin indirgemeciliğe karşı çıkıp indirgemecilik yaparak bu kavramı siyasî, teknolojik, bilimsel, ekonomik zeminlere hapsettiğini söylemiştir. El-Attas’a göre, seküler, rasyonalist veya liberal düşüncelerin İslam’a uygun şekilde İslam’ın içerisine yerleştirilmesi sanıldığının aksine başarı getirmez, yozlaşmaya sebebiyet verir; bundan ötürü öncelikle yapılması gereken bilginin Batılılaştırılmaktan kurtarılması gerekir. Burada ise görev halifetullah olan insana düşmektedir. Yine Attas da “Asr-ı Saadet döneminin ışığı altında, dönemin toplumunun ahlakî zemini mükemmelleştirilmelidir” ifadesiyle gerek Neo-Selefî gerekse Farukî bir perspektifin içerisine girmiştir.

Ziyaüddin Serdar ise medeniyet ve toplumsallık alanları çerçevesinde İslamîleştirme tanımının doğru olabileceğini vurgulamıştır. Serdar, Farukî ve ekolünü çıkış kaygıları noktasında yerinde bir davranışta bulunduklarını söylerken, metotlarının yanlış olduğunu belirtmiştir. Bir şeylere İslamî bir ruh üfürmekle, unsurlar İslamileşmez tersine İslam, Batılılaşır fikriyle de yöntemsel bir biçimde “ümmete epistemolojik bir aşı” yapmak suretiyle dirilişin olamayacağının altını çizmiştir. Nasr çizgisinin önemli isimlerinden olan M. Ahmed Enis de Farukî’nin tezinin baştan itibaren Batı’nın modern metotları çerçevesinde ele alındığını, bu yüzden herhangi bir İslamîleştirme’den bahsedilemeyeceğini söylemiştir. Yine bu bağlamda, oldukça farklı bir düşünce yapısına sahip olan Daryush Shayegan da İslamîleştirme çabasının bir giysi giydirmekten öte olmadığını, mukallitçe bir tavrın en üst safhası olduğunu belirtmiştir. Seyyid Hüseyin Nasr, Farukî’nin öngörüsünü la-dini(profan) bir karaktere sahip, toplumsal olanı algılamamış bir zeminde ele alınması yönünde değerlendirir. Kolektif bir fikir aracılığı ile İslam’ın kutsal evresine uygun düşebilecek bir çabanın neticesinde bilgi ve eğitimin İslamîleştirme çalışmaları verimli sonuçlar doğuracaktır.

Sonuç bölümünde ise Mevlüt Uyanık, Bilginin İslamileştirilmesi kavramı hakkında genel bir değerlendirme yaparak üretilen tez ve antitezleri ele almış; sonrasında kendi eleştirilerini ve bir şeylerin nasıl İslamîleştirilmesi ile ilgili önerilerde bulunmuştur. Doğu ile Batı arasında son tahlildeki ayrımın alanlardan kaynaklandığını vurgulayan Uyanık, asıl çatışma unsurunun geçmişi ütopyalaştıran Selefî-Köktenci çizgi ile geleceği ütopik hale getiren Batıcı eğilim arasında olduğuna dikkat çekmiştir. Bilginin İslamîleştirilmesi kavramsallaştırmasını doğrulanabilir olarak kabul eden Mevlüt Hoca, yerel düzeyde yapılacak hareketlenmeler ile kuşatıcı anlamda bir fikriyatın geliştirilebileceğini ifade etmiştir.

İslam Düşüncesi kapsamındaki çalışmalarıyla literatüre katkıları olan Prof. Dr. Mevlüt UYANIK, Bilginin İslamîleştirilmesi gibi temel geçerliliği bulunmayan bir kavramı epistemolojik bağlamda savunmasına rağmen ontolojik unsurları açısından eksik olarak ele almıştır. Ayrıca kavramın sistematize edilmesini sağlayan İsmail Raci Farukî’yi adeta Fazlurrahman, Nakıb El-Attas gibi isimler aracılığıyla eleştirmiş, indirgemeci bir bakış açısı sunmuştur. Bu minvalde yapılan değerlendirmelerin objektifliği hususu tartışmaya oldukça açık durumdadır. Farukî’nin eleştirildiği noktalar, Uyanık tarafından limitize edilmiş farklı argümanlar kullanılarak yeniden öne sürülmüştür. Yine İslamîlik kavramını açıklarken, İslamî kutsallık sınırlarının dışına taşan özünde yerelden oluşacak bir kıvılcımın varlığını beklemesi, tenkit ettiği Farukî’nin fikirleri ile aynı düzleme getirmiştir. Ayrıca dilsel bağlamda metinde aynı ifadelerin sıkça kullanılması, İslamîlik kavramının sürekli tanımlanması akıcılık açısından olumsuz bir durum olmuştur.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın