Avrupa’nın İcadı

Değerlendiren: Ömer Özsütçü

0
2149

Avrupa’nın İcadı, Gerard Delanty, çev. Hüsamettin İnanç, Adres Yayınları, 2012. 

“Her şey zıddıyla maruf ve mümkündür.” Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanında geçen bu ifade kavramlarla alakalı olarak bizlere çok önemli bilgi vermektedir. Çünkü her kavramın çizdiği bir sınır vardır ve bizler o kavramı o sınırın içinde kalan alana göre tanımlarız. Örneğin, “ejderha” kavramını düşündüğümüz zaman aklımıza vahşi, uçan ve ateş püskürtebilen büyük bir hayvan gelir. Aslında gerçekte var olmamasına rağmen bizim bu kelimeye yüklediğimiz anlam budur ve biz bu kavramı ejderhanın belirli özelliklerine göre sınırlandırırız. Dolayısıyla “ejderha ne değildir” diye bir soru sorduğumuzda da cevap bellidir. Otçul, uçamayan, suda yaşayan hayvanlar veya aktif hareket etmeyen canlıların ejderha kavramının sınırları dışında kaldığını da biliriz. Kitabımıza dönecek olursak, yazarımız Gerard Delanty Avrupa’nın İcadı adlı kitabında Avrupa kavramını bu bağlamda ele almıştır ve Avrupa kavramının nelere tekabül edip etmediğini tarihsel bir çerçevede yansıtmaya çalışmıştır. Burada yazarın kitabındaki temel argümanını ifade eden mühim nokta şudur: Avrupa kavramının doğruluğu aşikâr bir kavram (self-evident) olmadığı, aksine kavramın sınırlarının dış etmenlere bağlı olarak değiştiği ve dolayısıyla belirli bir Avrupa fikrinin olmadığı yazarın kitabındaki temel iddiadır.

Bu noktada yukarıda bahsettiğimiz iki kavramı açıklarsak konunun tam olarak ne olduğunu daha kolay bir şekilde anlayabiliriz. Ejderha kavramını düşünürsek, kavramın kendi sınırları içerisinde bazı özellikler barındırdığını görürüz. Mesela ejderhaların en spesifik özelliği uçabilmeleri ve ateş püskürtebilmeleridir. Bunlar ejderhaların en tipik özellikleridir. Çünkü hem uçabilen hem de ateş püskürten yaratık nedir diye sorarsanız, verilecek cevap büyük ihtimal ejderha olur. Burada biz ejderha kavramını tanımlarken ejderhanın kendi dışında kalan özelliklerine hiç değinmedik aksine doğrudan ejderhanın içsel özellikleri sayesinde onu tanımlayabildik. Ancak konu ‘Avrupa’ olunca durum biraz karışır. Çünkü yazara göre Avrupa kavramının kendisini tanımlayabilecek içsel bir özelliği yoktur, dolayısıyla doğruluğu aşikâr bir varlık değildir. Yazara göre Avrupa kendisini dışarıdaki Avrupa’ya dâhil olmayanlara göre sınıflandırmış ve var etmiştir. Sonuç olarak ortaya değişken bir Avrupa tanımı çıkmıştır.

Avrupa kavramının nasıl değiştiğini takip etmek gerekirse ilk olarak Antik Yunan ve Roma medeniyetlerine bakmak gerekli olacaktır. Çünkü bugünkü Avrupa medeniyetleri de kendilerini Antik Yunan medeniyetiyle temellendirmektedirler. Ancak burada yazarımızın başka bir iddiası vardır: Yunan ve Roma’nın batı medeniyeti olmadığını, aksine bunların Akdeniz çevresinde gelişen doğu medeniyetinin birer parçası olduğudur. Yunanların ve onların Helenik kültürlerinin mirasçısı olan Roma’nın mitleştirilerek sanki hep coğrafyada olagelmişler gibi anlatılması daha sonradan ortaya çıkarılmış bir durumdur. Yazarın tabiriyle Antikite icat edilmiş olan Avrupa’nın temeline oturtulmuştur. Gerçekte ise Yunanlılar koloni şehirleri kurup Akdeniz çevresinde zenginleşerek refaha ulaşmış bir millettir. Antik Yunan medeniyetiyle ilgili bizi ilgilendiren esas kısım Yunanlıların kendilerini diğer milletlerden üstün görmeleridir. Antik Yunan’da yalnızca Yunanlılar ve barbarlar vardır. Bir örnek vermek gerekirse antik Yunan kralı Pyrrhus Romalıların kendisini yenmesi için gönderdiği orduyu gördüğünde şunları söyler. “Bunların ne tür barbar olduklarını bilmiyorum, ama bu orduda barbarca bir şey yok.” Bu ötekileştirme gerçekten de modern Avrupa’ya kadar böyle devam edecek bir sürecin başlangıcıdır. Roma İmparatorluğu da tipik bir Akdeniz ülkesidir. Akdenizin tamamını kontrolü altına alarak büyük bir medeniyet kurmuşlardır. Roma İmparatorluğu döneminde de hiç bir zaman bütün bir Avrupa fikrinden bahsedilmedi, aksine önemli olan Romalı olmaktı.

Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi ve Batı Roma’nın yıkılışıyla Avrupa’da oluşan siyasal boşluğu feodal beyler doldumuştu. Avrupa için karanlık çağ başlamıştı. Ancak bu dönemde de ortada bir Avrupa fikri yoktu. Peki, bu Avrupa fikri ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? Bu sorunun cevabını bulmak istiyorsak İslam’a bakmalıyız. Çünkü İslam’ın doğuşu ve süratle yayılması Avrupa fikrinin ilk tohumlarının atılmasına sebep olmuştur.

İslam’a kısa bir şekilde değinmek gerekirse, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra (632), karışıklık içerisinde geçen ünlü dört halife dönemi vardır (Hulefa-i Raşidin). Öyleki bu dört halifeden üçü öldürülmüş, İslam peygamberinin hanımıyla yiğeni karşı karşıya gelmiştir. Ancak işin ironik tarafı 660’lara kadar süren bu 30 yılda müslümanlar Mısır’ı ve İran’ı topraklarına katmışlardır. Bu noktada Avrupa’yı ve Avrupa fikrinin oluşumunu esas ilgilendiren nokta 660’lardan 750’lere kadar sürecek olan Emevi hanedanlığı döneminde yapılacak fetihlerdir. Emeviler önderliğinde Müslümanlar İstanbul’u iki kez kuşatmış (674,718) 710’da İspanya’yı ele geçirmişlerdir. İslamla yapılan bu hızlı karşılaşma sonrası Hristiyan dünyasında yapılacak çok fazla bir şey kalmamıştır. Yazarın tabiriyle Hristiyan dünyası doğuda Konstantinapol, batıdaysa İspanya arasında sıkışıp kalmıştı. Aslında İslam’ın süratle ilerlemesi Avrupa’da hristiyanlığın yayılıp kurumsallaşmasını hızlandırmıştır. Şarlman, Papa tarafından Roma imparatoru ilan edildiğinde Avrupa’da hristiyanlıkla tanışmamış kuzey doğu kabileleri vardı. Ancak sonuç kaçınılmazdı, İslami tehdit karşısında Avrupa’nın Hristiyanlıkla pozitif yönde özdeşleşen bir kimliği oluşuyordu.

Poitiers muharebesinin yazara göre ayrı bir önemi vardır. Bu savaşı kaybeden Arap müslümanların Avrupa içlerine ilerlemesi durdurulmuş oldu. Bu savaştan sonra müslümanlar, Osmanlı dönemine kadar Avrupa’da hiç bir yer ele geçirememişlerdir. Hristiyanlık Avrupa’daki ülkelerin birleşmesi için bir çatı oluşturmuştu, ancak ortada fikri bir Avrupa yok, aksine bir Hristiyan ittifakı vardı. Yaklaşık iki yüz yıl süren Haçlı Seferleri de bu Hristiyanlık çatısının bir sonucudur. Burada bazı özel durumlara değinmekte yarar var. Hristiyanlık o dönemde iki mezhebe ayrılmış, Latin Hristiyanları ‘nın Ortodokslara olan nefreti Doğu Avrupa’nın ve diğer Ortodoks milletlerinin bu Hristiyan ittifakı dışında tutulmasına yol açmıştır. Yani Avrupa bir Hristiyan ittifakı çerçevesinde tam olarak birleşmemiştir. Zaten Ortodoks Rusya hiçbir zaman bir Avrupalı olamamıştır.

Osmanlıların güneydoğu Avrupa’yı ele geçirip Viyana kapılarına dayanmaları Hristiyan dünyasını tam anlamıyla kıstırmıştı. Ancak bu dönemde mezhep savaşları ve yüzyıl savaşları meydana gelmiş ve bunlar Avrupa’ya damgasını vurmuş, neticede genel bir Avrupa nosyonunun oluşturulmasını engellemiştir. Avrupa fikrinin ilk olarak ortaya çıkması 15. ve 16. yüzyıllarda Hristiyanlığın düşüşe geçtiği zamana rastlar. Hristiyanlık geriledikçe Avrupa’daki devletlerin çatısı da yavaş yavaş çökmüş oluyordu. Ancak şunu da atlamamak gerekir ki, Hristiyanlık çatısı hiç bir zaman Avrupa içi barışı amaçlayan bir çatı olmamıştır, aksine dış düşman olan Müslümanlara karşı Avrupa’yı birleştirmiştir. Hristiyanlığın süratle güç kaybetmesi, Fransız ihtilali ve sanayi devrimi Avrupa’da yeni bir çağın başlangıcıydı.  Fransız ihtilali ile brujuvazi, aristokrasi ve kiliseye öldürücü son darbe indirilmişti ve savaş kapitalistlerin kazandığının ilanıydı. Fransız ihtilali ve burjuvazinin yükselişinin bir sonucu olarak milliyetçilik Avrupa’da hızla yayıldı. Burada ayrı bir parantez açmak gerekirse; Avrupa’daki devletlerin sanayi devrimini gerçekleştirmelerinin bir sonucu olarak milliyetçiliğin ve şovenizmin yükselişini ifade edebiliriz. Sanayi devrimini ilk gerçekleştiren ülke olarak İngiltere bütün dünyayı pazarı olarak görüyordu. Ancak sanayiye daha sonra geçen Almanya ve Fransa İngilizlerin pazarı olmamak için gümrük duvarlarını yükselttiler. Bu durum önce ekonomik milliyetçiliğe daha sonra da genel milliyetçiliğe yol açtı.

Sanayi devrimiyle birlikte hız kazanan sömürgecilik Avrupa fikrinin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Avrupa, doğu medeniyetlerini tanıdıkça kendisini daha iyi tanımlamaya başlamış, diğer bir ifadeyle kendileri olmayanı tanımalarıyla, nelerin kendi olmadıklarını öğrenmeye başlamışlardır. Yalnızca 19. yy. ‘da Avrupa’da doğu üzerine 60.000 adet kitap yazılmıştır. Zira sömürgecilik çağı kültürel ve bilimsel olarak oryantalizm çağı olmuştur. Batı doğuyu tanıdıkça kendisini üstün görmeye başlamıştır. Süreçte Batı kendisini doğunun efendisi olarak görmeye başlamıştır. Batının kendisini üstün görmesi kolonileşme ve sömürüyü batı için meşrulaştırmıştır. Toynbee’ye göre 20. yüzyıla girerken Batı, uygarlığının zirvesine ulaşmıştır. Ancak bu durum 20. yüzyıldaki Dünya savaşlarını engelleyememiş aksine körüklemiştir. I. ve II. Dünya savaşlarının Avrupa fikri üzerinde yıkıcı bir etkisi olmuştur. Hatta Spengler’e göre Batı medeniyeti çöküşe geçmiştir. II. Dünya savaşından sonra özelde İngiltere geneldeyse Avrupa’nın dünya üzerindeki hegemonyası bir anda yok olmuş ve dünya iki kutuplu bir hal almıştır. Savaşların yıkıcı gücünün etkisi Avrupa’da barışı sağlama çabalarını arttırmış ve sonuç olarak Avrupa, Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kurmuştur. Daha sonra gelişerek Avrupa Birliği adına alacak bu birlik, Avrupa içi barışı (Pax Europae) sağlama yolunda ki en büyük adım olmuştur.

Soğuk savaş döneminde Avrupa fikrinde bir değişim oldu. Daha önce de belirttiğimiz gibi Avrupa kendisini Avrupalı olmayanı tanımlayarak oluşturmuştu. Soğuk savaş dönemindeyse Avrupalı olmayanlar kapitalist olmayanlardı. Dünya bir anda Doğu ve batı blokları olmak üzere ikiye bölünmüş, batıya göre düşman Sovyetler Birliği olmuştu. Burada esas olan kısım, Sovyetlerin ve onun etkisi altında kalan Doğu Avrupa devletlerinin Avrupa kıtasının bir parçasını oluşturmasıdır. Bu noktada Rusya’nın Avrupa tarihinde oynadığı rol kritiktir. Çünkü Rusya hiç bir zaman Avrupa’nın bir parçası olarak görülmemişti. Yazardan alıntı yapmak gerekirse, Rusya Avrupa’da doğulu, Çin de ise Batılıydı. Rusya’nın Avrupa’nın bir parçası olmamasının diğer bir sebebi, Rusya’nın hiç bir zaman Romalı ve Latin Hristiyan olmamasıdır.

Sovyetlerin dağılmasından sonra Batı-Doğu savaşı kendisini yeniden kuzey-güney savaşına bırakmaya başlamaktadır. Burada yazarın iddiasına göre Avrupa düşman olarak yeniden Müslümanları seçmiş ve kendisini yeni düşmana göre yeniden tanımlamıştır. Yazar kitabında bu durumu örneklendirirken; ABD ve İngiltere’nin Irak’ı işgal etmesi ve Avrupa Birliği’nin Bosna savaşındaki pasif tutumunu bunun en büyük göstergesi olarak kaydeder. Ancak Avrupa Birliği günümüzde 28 ülkeden oluşmakta ve aday ülkeler arasında Türkiye gibi nüfusunun büyük çoğunluğunun Sünni Müslüman olan bir ülke bulunmaktadır. Daha evvel Avrupa fikrinin Hristiyanlığın gerilemesiyle ön plana çıktığı belirtmiştik. Ancak Avrupa, Hristiyanlığı terk edip mutlak seküler bir düzen kurmadı. Aksine hristiyanlık modernitenin bir aracı olmuştu. Örnek vermek gerekirse; Alman milliyetçiler Alman milletine mensup olmanın şartı olarak Hristiyanlığı öne sürmüşlerdi.

En başta belirttiğimiz gibi her kavram zıddıyla kaimdir. Günümüzde Batı’nın düşmanının yeniden değiştiği bir çağda yaşıyoruz. Dolayısıyla düşmanını değiştiren Batı aynı zamanda kendisini de değiştirmektedir. Ekonomik gücün Asya’ya doğru kayması ve Rusya’nın saldırgan politikaları, Batı’nın düşmanı yeniden Doğu (burada coğrafi olarak doğuyu kastetmekteyim, müslümanlar Avrupanın güneyinde kalmaktadırlar) olduğunu söyleyebiliriz. Ben AB’nin Türkiye ile yeni fasıl açmasını ve mülteciler ilgili antlaşma imzalamasının bununla ilişkili olduğunu düşünmekteyim. Kitabın günümüzdeki bu ilişkileri anlamada bir rehber olduğu kanaatindeyim.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER