19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında pozlama süresinin kısalması, fotoğraf stüdyolarının artması, fotoğrafın maliyetinin azalması ve çoğaltılabilmesi vb. sebepler fotoğrafın halk arasında yaygınlaşmasını sağladı. Böylelikle birden fazla fotoğrafa sahip olan insanlar sevdiklerine kendi fotoğraflarını hediye etmeye başladılar. Anne, baba, çocuklar bir araya gelerek aile albümlerini oluşturdu. Sadece anne, baba, çocuklar değil aile büyükleri, akrabalar, komşular da dahil oldu karelere.

    3-4 yaşlarındaydım. Annemin Kodak marka 335 model, 36 pozlu, siyah bir fotoğraf makinesi vardı. Bu 36 poz o kadar değerliydi ki bizim için, bir tanesi yansa üzülürdük. Pozlar dolunca annemle fotoğraf stüdyosuna gidip fotoğrafları tab ettirirdik. Kodak tabelasının kırmızı rengi, bekleme salonundaki koltuklar, duvarlardaki fotoğraflar, negatif film şeritleri hala gözümün önünde canlanır.

    Pozlar kadar hediye edilen albümler de çok kıymetliydi. Fotoğraflar albüme sığacak mı yoksa büyük veya küçük mü gelecek diye telaşa düşerdik. 36 poz, 36 fotoğraf, negatifler ve bir de albüm. Eve gelince fotoğrafları albüme özenle yerleştirir, çekmeceye koyardık. Evde canımız sıkılınca yahut misafir, konu komşu gelince albümler ortaya çıkar, kim kimdir, fotoğraf ne zaman, nerede çekilmiş, fotoğrafı kim çekmiş hararetle anlatılırdı. Çocukluktan kalan fotoğrafa olan merakımın ve fotoğrafla bağımın annemden geldiğini düşünüyorum şimdilerde…

    Geçmişe kıyasla günümüzde hızlıca, düşünmeden ve çok sayıda fotoğraf çekiyoruz. Dijital fotoğraf makinelerinin ve kameralı telefonların yaygınlaşmasıyla hızlıca çektiğimiz fotoğrafları aynı hızda görme şansına sahibiz. Bu bir avantaj. Öte yandan hızlıca çekmemiz bize düşünme fırsatı vermiyor ve çeşitli saklama alanlarında koruduğumuz fotoğraflar bir dağ haline geliyor. Bu yüzden birkaç problemle karşı karşıya kalıyoruz. İlk problem fotoğraf saklama alanlarının zamanla dolması. Bilindiği üzere USB, Hard Disk, Dropbox, Drive vb. yerlerde ve uygulamalarda fotoğraf saklayabiliyoruz. Zamanla alanın dolmasıyla yeni saklama alanı arayışına düşüyoruz. Diyelim yeni bir alan bulduk. Daha önce çektiğimiz fotoğraflar başka bir yerde kaldığı için fotoğraf arşivimizin bütünlüğünü sağlayamıyoruz. İkinci problem art arda değişik mekanlarda ve zamanlarda çektiğimiz fotoğrafların birikmesiyle oluşan fotoğraf temizliği. Çok sayıda fotoğrafımız varsa ve zamanında düzenli bir şekilde klasörleme yapmamışsak gereksiz fotoğrafların da eklenmesiyle iş çığırından çıkıyor. Öncelikle gereksiz fotoğrafların temizliği ve ardından veya eş zamanlı yapılacak klasörleme bu sorunu ortadan kaldıracaktır, tabii bu iş için ayıracak zamanınız varsa… Klasörleme yaparken neye göre sınıflandırma yapacağımız da önemli bir soru. Mekan, tarih ilk başta akla gelen ayrımlar olsa da bir yere gittiğimizde o yerin fotoğrafları ile kendimizin, ailemizin yani kişisel diyebileceğimiz fotoğrafları aynı klasöre mi koymalıyız yahut bunları da ayırmalı mıyız tamamen kişisel tercihe kalıyor. Üçüncü ve en önemli problem ise fotoğrafların kazayla silinmesi durumunda yok olup gitmesi. Fotoğraf deyip geçmemek gerek. Bir fotoğraf aslında fotoğraftan öte bir şeydir. Fotoğraf bazen bir renktir, bir kokudur, bir duygudur. Hatırası kalır her fotoğrafın. Kimi zaman fotoğraflara bakıp “ne günler geçirmişiz”, “ne güzeldi deriz” kimi zaman ölüm veya ayrılığın ardından kaybettiğimiz kişiyi fotoğrafıyla zihnimizde canlı tutarız hatta fotoğrafıyla konuşuruz. Kişisel, toplumsal tarihimizi fotoğraflarla öğreniriz. Geleceğe bir miras bırakırız fotoğraflarla.

     Geçmişte fotoğrafların çıktısını aldığımızda silinme problemini, fotoğrafları albüme yerleştirdiğimizde klasörleme sorununu ve sayılı pozla düşünerek çektiğimiz için de gereksiz fotoğrafları ayıklama meselesini ortadan kaldırmış oluyorduk. Günümüzde ise Instagram dijital albüme dönüştü. Nerelere gitmişiz, neler yapmışız sayfamızda gezinerek fark ediyoruz. Hatta bazen Instagram hatırlatıyor, “iki sene önce bugün”. Instagram’ın kolay erişimi ve depolama alanı probleminin olmaması insanları daha çok paylaşmaya sürüklüyor. Mahremimiz albümün arasında kalmıyor. Çünkü artık albümlerimiz yok.

     En son ne zaman çektiğiniz fotoğrafların çıktısını aldınız? En son ne zaman kendi fotoğrafınızı veya çektiğiniz bir fotoğrafı bir sevdiğinize hediye olarak verdiniz? En son ne zaman albümün kapağını bir hazineye girer gibi heyecanla ve özenle açtınız, sayfalarında kayboldunuz? Baskıdan dijitale geçişte aile albümleri hatıralarıyla kayboldu ve gelenek bozuldu. Annem bu geleneğin önemli temsilcilerinden biri. Eminim sizin büyükleriniz de bu geleneğin önemli temsilcilerinden. Peki ya bizler? Bizim de neslimize, sevdiklerimize bırakacağımız sımsıcak albümlerimiz olsun mu?

Meryem Betül Koçak 
1996’da Üsküdar’da doğdu. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı lisans eğitiminin ardından 2019 yılında aynı üniversitede Yeni Türk Edebiyatı alanında yüksek lisans eğitimine başladı. Şu an tez aşamasında. Çocuk edebiyatı, fotoğraf, müzik, psikoloji, şehir, kültür ve mimari gibi alanlara ilgi duyuyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın