Dine Karşı Din – Ali Şeriati

Değerlendiren: Furkan Ramazan Öğe, İLEM II. Kademe Öğrencisi

0
3518

Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Çev. Hüseyin Hatemî, İstanbul: İşaret Yayınları, 1988, 119s.

İranlı bir düşünür ve sosyolog olan Ali Şeriati’nin kaleme aldığı ‘Dine Karşı Din’ kitabı, başlığın ötesinde bir konuya değinmeksizin başından sonuna değin aynı konuyu farklı biçimlerde ifade eden bir eserdir. Bu ifade, hem olumlu anlamı hem de olumsuz anlamı muhtevidir. Bu meseleye ilerleyen kısımlarda değineceğiz. Kitabın içeriğine dair giriş mesabesinde bir söz söyleyecek olursak, en veciz ifadeyle, bu kitabın, dinin afyon olduğu iddiasına karşı yazılmış bir eser olduğunu söyleyebiliriz.

Şeriati, eserinin muhtelif yerlerinde tespitlerini dile getirmektedir. O günün koşulları göz önüne alındığında, ortaya koyduğu düşünceler ve öne sürdüğü iddialar bugün için basit ve söylenmesi kolay gözüküyor olsa bile o dönem için büyük tepki toplayacak türdendir. Sırasıyla kitaptaki tespitleri ifade edecek olursak; ilkin, tarih boyunca dinin olmadığı bir toplumun görülmediği[1] iddiasını söyleyebiliriz. Bu tespit kitabın muhtelif yerlerinde sıkça geçmekte ve tekrar edilmektedir. Bu tekrarın, yazarın temel fikrini destekleyen bir iddia olmasından kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte çeşitli yerlerde zikri geçen bir diğer tespit ise şehirlere yöneliktir. Önceki tespitle bağlantılı olarak, şehirlerin ve kentlerin sembolik olduğu dile getirilmektedir. Bu semboliklik ise kentlerin kurulum ve oluşum aşamasında mutlaka dini bir açıklama olduğu düşüncesini ifade etmektedir.[2] Buradan hareketle dini olmayan herhangi bir toplum görülemez sonucuna ulaşmaktayız. Bu tespitlerin ardından kitaptaki ana tespite geçilmektedir ki o da; küfrün dinsizlik manasında olmadığı düşüncesidir. Bu düşünce, kitapta uzunca işlenmektedir. Çünkü kitap ismini buradan hareketle almıştır. Ali Şeriati’nin ifadesiyle, din asla dinsizlikle savaşmamış aksine din hep dinle çarpışmıştır.[3] Küfrün son zamanlarda dinsizlik şeklinde yeni bir anlam kazandığını öne süren Şeriati, küfrün, dinsizlik manasına gelmediği gibi küfr, şirk ve putperestliğin de farklı manalarda olduğunu da ifade etmiştir.[4] Bugün bizim anladığımız gibi küfr, şirk ve putperestlik din dışı bir kavram olmamakla birlikte bu düşünceye sahip olanlar dindar kimselerdir. Bu sebepledir ki din asla dinsizliğe savaş açmamış, din ancak dinle savaşmıştır. Şirkin, tevhit karşısında en sağlam ve dirençli bir tavır sergilediğini tarih üzerinden müşahede edebiliriz.[5] Şirkin tevhit karşısında bu kadar güçlü bir biçimde durması da dinin yine dinsizlikle değil, dinle savaştığını gösteren bir emaredir.

Kitaptaki ikinci olarak en çok işlenen olgu ise şirktir. Şirk dini uzun bir şekilde işlenilmekte ve bunun üzerinden din toplumların afyonudur sözünün değeri hakkında durulmaktadır. Şirk dininin kökü iktisat[6], koruyucusu ise cehalettir.[7] Şeriati, dine yönelik düşmanca tavrı ortadan kaldırmak adına bu işe girişmiştir. Din adına dile getirilmiş birçok olumsuz ifade bulunmaktadır. Bunlardan bazıları; din, insanların bilimsel sebepler karşısındaki bilgisizliklerinin ürünüdür. Din, halkın mevhum, boş, kuruntudan ileri gelen korkusunun ürünüdür. Din, iktisadi ilişkilerin ürünüdür. Din, halk kütlelerinin afyonudur.[8] Bu türden ifadelerin, söylemlerin yanlışlığını göstermek için burada zikri geçen dinin şirk dini olduğu ifade etmekte ve bu sözlerin tevhit diniyle bağdaşmadığını söylemektedir Şeriati. Böylece dini, daha doğrusu tevhit dinini koruma amaçlı kaleme alınan bir esere göz attığımızı buradan çıkartabilmekteyiz.

Şirk dinine yöneltilen bu ağır ifadelerin tevhit dinine muhatap olmadığını iddia edebilmek için öncelikle tevhit dini ile şirk dini arasında bir ayrım olduğunu anlatması gerektiğinden ötürü Şeriati, şirk ile tevhit arasındaki farkları kitabın ilerleyen sayfalarında kısaca ele almaktadır. Hepsini ele almak konuyu uzatacağından en belirgin olanı söylemekle iktifa edeceğiz. Şirk dini statükoya düşkün olan ve tek amacının statükoyu belirginleştirerek onu korumak ve devam ettirmek olduğu bir din iken tevhit dini bunun tam zıttı bir tavır sergilemektedir. Salt buradan hareketle tevhit dininin bir afyon olduğunu söylemenin yanlışlığı ortaya çıkmaktadır. Bunları söylemekle birlikte, dinin afyon olduğu düşüncesini doğrulamaktadır Şeriati. Ancak önceki kısımlarda ifade ettiğimiz üzere bunu şirk dini açısından doğrulamaktadır. Bu doğrulamasının nedeni olarak öne sürdüğü düşünce, dinin yapılanları yasallaştırıcı fonksiyonda olmasından dolayıdır. Biraz açacak olursak; ırk ve sınıf ayrımı, üstün ırk anlayışı din aracılığı ile yasallaştırılmaktadır. Bu duruma, toplumun gidişatına veya kendi haline karşı bireylerden yükselecek her itiraz Allah’ın iradesine itiraz demek olduğu algısı din tarafından aşılanmakta ve din bu aşılamayı kendisine görev edinmektedir.[9]

“Batılı aydınların anlamadığı nokta şudur: Onlar, tarihi din veya diğer adı ile şirk dini hakkında doğru bir yargıya vardılar. Soylu ve nüfuz sahiplerine, soyluluğa, müreffeh ve soyguncu tabakaya bağlı din hakkında verdikleri yargı doğru idi. Ancak, daha sonra yanlış bir sonuca vardılar ve vardıkları doğru yargıyı en genel anlamı ile ‘din’i kapsayacak şekilde genelleştirdiler.”[10]

Yukarıdaki alıntıda görüldüğü üzere, bilim adamlarının genelleme yanlışına düşerek doğru olan düşünceyi yanlış hale getirdikleri, şirk dini için verilen yargının tevhit dini için de verildiği ifade edilmektedir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, din batılıların anladığı anlamda ne bir illüzyon, ne bir yanılgı, ne bir afyon, ne de bir ilkelliktir. Bu yargılar hak din için geçerli yargılar değildir.

Eserdeki en çok dikkatimi çeken ve beni en çok etkileyen ifade bizim tecrübe yoluyla değil, tercüme yoluyla yargıya ulaştığımızın ifadesiydi.[11] Batılı, din hakkında bir yargıya ulaşmak için yüzyıllar boyu savaştı, fedakarlıklar gösterdi ve en sonunda din hakkında bir sonuca ulaştı. Biz ise batının yaşadığı tecrübeyi bir kenara koyarak, tercümeyle bir yargıya ulaşarak tarihi bir hataya imza atmış olduk. Ancak tecrübesiz tercümenin getirdiği bu büyük hata, bizim için bir tecrübe olmuştur.

Kitabın diline ilişkin birkaç kelam edecek olursak, gaye sade ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Kitabın tercümesi Hüseyin Hatemî tarafından yapılmıştır. Tercüme noktasındaki sıkıntı ise, tercüman kaygıyı, saygıya takdim ederek; kitabın anlaşılması noktasında özetleme ve sadeleştirmeye gitmiştir. Bu husus eleştiriye açık bir noktadır. Çünkü önemli olan kitabın tercümesidir. Eğer ilave yapılacak ise, eleştirilecek ise, daha basit anlaşılması gerektiği düşünülüyor ise bu, başka bir kitap üzerinden yapılmamalı; aksine bizzat yeni bir kitap üzerinden yapılmalıdır.

Bütün bunların dışında ilk paragrafta, kitap ana düşünceyi açıklayıcı tavırda geliştirilmiş ve konu dışına umumiyetle çıkılmamıştır demiş idik. Bu durumun hem olumlu hem de olumsuz sonucu olmaktadır. Olumlu tarafı; kitap konu dışına çıkmadığından konu bütünlüğü sağlanmış ve gereksiz bilgilerden ve uzun ayrıntılardan kaçınılmıştır. Bu da kolay bir okuyuş ve ana fikir etrafında bütünleşmeyi sağlamıştır. Ancak yazar bunu yaparken çok tekrara düşmüştür. Kitap incelendiğinde görülecektir ki; yazar, aynı fikri değişik cümlelerle tekrar tekrar yazmıştır. Konunun ehemmiyetine binaen bu kadar tekrar yapılmış desek de bu durum, meseleyi göz ardı edilir kılmaya yetmez.

Nihai kertede, bu eser dönemin algısına yönelik yazılmış bir eser olup pek kıymetli bir kitaptır. Dönemin dine yönelik saldırısı karşısında kaleme alınmış bu eser, o dönemin yapısını anlamak, dine yönelik algıyı görmek ve Ali Şeriati’nin dini nasıl savunduğunu izlemek için okunmaya değer bir eserdir.

[1] Ali Şeriati, Dine Karşı Din (çev. Hüseyin Hatemî, İstanbul: İşaret Yayınları, 1988),  s. 14

[2] a.g.e s. 16-17

[3] a.g.e s. 13

[4] a.g.e s. 21- 22-23

[5] a.g.e s. 27-28-29-30

[6] a.g.e s. 38

[7] a.g.e s. 44

[8] a.g.e s. 41-42

[9] a.g.e s. 66-67

[10] a.g.e s. 81

[11] a.g.e s. 83

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın