İslamcı Dergilerde Yılbaşı Tartışmaları

Değerlendiren: Faruk Akyıldız, İDP Araştırma Stajyeri

0
677

Yaklaşık iki ay önce idrak ettiğimiz yeni miladi yılın bize hatırlattıkları ya da hatırlatmadıkları bu konu üzerine düşünen ve yazan müellifleri akla getirmektedir. Bu yazıların İslamcı Dergiler’deki akisleri ise gerçekten ilgi çekicidir. 1925 yılından başlayarak 1981 yılına kadar muhtelif mecralarda yılbaşı hakkında yayınlanan bu yazılar tarihi süreçteki İslamcı Dergiler’in bakış açısını yansıtması bakımından oldukça önemlidir.

1925 yılında Sebilülreşad’ta çıkan ve “Noel Yortusu” başlığı taşıyan yazıda temel vurgu misyoner faaliyetleri üzerine yoğunlaşmaktadır. Misyoner hareketin bu yıllardaki en büyük amacı Müslümanların sosyal hayatlarındaki adetleri yok ederek, bu adetlerin yerine Hristiyan adetlerini ikame etmektir. Bu dönemlerde milli ve İslami olan her şey kötülenir ve menfur kabul edilirken, garbi olan her esas ve adet hoş kabul edilmekte ve rağbet görmektedir. Böylece yavaş yavaş Türk ve Müslüman adetleri ortadan kaybolurken yerlerine Hristiyan adetleri geçirilmiştir.

1949 yılında Hakka Doğru dergisinde çıkan ve “Müslümanların dinî yılbaşısı” başlığını taşıyan yazı ise bir önceki yazıda bahsedilen Batı adeti olma keyfiyetinin öne çıkarılmasının aksine tamamen dini yılbaşı üzerinde durmuş ve hicri senenin önemini açık bir şekilde dile getirmiştir.

Büyük Doğu dergisinde Celal Sılay’ın kaleminden çıkan yazı daha ilk cümlede “bu mecmuanın okuyucuları için, yılbaşı diye bir gece yoktur” diyerek kendi görüşünü ortaya koymuştur. Bir gecelik eğlence için toprağından koparılan çamlar bir tarafta dururken öteki taraftan “insanoğlunun nerelere kadar düşebileceğini gösteren” bir durum özellikle İstanbul’un belli semtlerinde kendisini göstermektedir.

İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü öğretim üyesi Sabri Akdeniz ise “Yılbaşı, Müslümanlık, Lâiklik, İçki” başlıklı 1970 yılında Tohum dergisindeki yazısında temel olarak “ilericilik” ve “irtica” anahtar kelimeleri etrafında dönemin zihniyetini gösteren önemli noktalara değinmektedir. Bu dönemde bir vaiz çıkıp yılbaşının İslam’da olmadığını ve bu gecede özellikle artan içki içmek ve kumar oynamak gibi faaliyetlerin hiçbir şekilde İslam ile bağdaşmadığını ifade etse Akdeniz’e göre alacağı cevap kesindir: “laiklik elden gidiyor, irtica hortluyor.” Ancak meselenin laiklik ya da irtica ile doğrudan bir irtibatı bulunmamaktadır. Yılbaşı, ne İslamiyet ne de Türklük cihetinden hiçbir kıymete haiz değildir. Kıymeti sadece Batıya benzemeye çalışan insanların gözündedir ki bunun da aslında Avrupa açısından bir önemi yoktur. Çünkü Avrupalı toplumlar daima kendi geleneklerini muhafaza etmişler ve dışarıdan bir şey alma noktasında hep mesafeli davranmışlardır. Ancak “ilericiler”in gözünde toplum kendi inancı ve geleneği etrafında yaşadığı zaman “irtica”cı olmaktadır. Sabri Akdeniz’e göre temel mesele, yılbaşı örneği üzerinden “aydın” kişilerin “din ve dindar kişi”lerden korktukları ve onlar ne söylerse söylesinler her zaman saçma ve anlamsız olduğunu düşünmeleridir. Çünkü eğer böyle davranmazlarsa “irtica” hortlayacaktır.

1969 yılında Tohum’da çıkan ve Mehmet Akif Aydın imzasını taşıyan yazı ise yılbaşının neden kabul edilmemesi üzerinde durur. Güçlü olan her zaman taklit edilir anlayışının bir gereği olarak bir dönemlerde Batı’da Türklerin belli gelenekleri yaygınlaşırken şimdi durum tam tersine dönmüştür. Müslüman Türk’e artık hâkim olmadığın bunun aksine mağlup olduğunun hatırlatılmasının bir yolu da yılbaşı olmuştur. Ancak unutmamak gerekir ki “Bir kavme benzeyen o kavimdendir” hadis-i şerifi elimizde durmaktadır ve yılbaşı üzerinden Türkiye’yi bekleyen son da ortadadır. Aydın’a göre örneğin Yahudilerin bu kadar güçlü ve kuvvetli olmasının altında yatan sebep kendi benliklerine sahip çıkmaları ve kimseye benzememeleridir. Bu bağlamda Mehmet Akif Aydın “böyle bir siyasete öncü olduğu için” yılbaşı gecesini ve bu gecede yapılanları kabul etmediğini söylemektedir. Unutulmaması gereken bir nokta da dinle ilgili her şeye bu kadar mesafe koyanların kutladıkları miladi yılbaşının da dini bir gece olduğudur. Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde öncelikle yapılması gereken Müslümanların kendi peygamberlerinin doğum gününü anmaları ve kendi gelenek ve mefkûrelerine sahip çıkmalarıdır.

“Kültür Asimilasyonu ve Yılbaşı” adlı 1972 tarihli Yeniden Milli Mücadele dergisindeki yazıda, her yılın hayatımızdan ciddi şeyleri alıp götürdüğü dile getirildikten sonra özellikle ayağımızın altındaki zeminimiz olan milli kültürümüzün yok edilmesinin en büyük kaybımız olduğu vurgulanmaktadır. 200 yıldır gelişen süreçte bizi biz yapan değerler yozlaştırılmış ve tahrip edilmiştir. Doğal olarak arkasından gelen ise “asimilasyon” olacaktır. Milli olan ne varsa bir kenara itilip yeri gayrı milli şeyler ile doldurulmakta ve bunun için de çeşitli vasıtalar kullanılmaktadır. Bu vasıtalardan birisi de yılbaşıdır. Böyle düşünüldüğünde yılbaşı her yıl milli hayatımızda ve kültürümüzde yok olup giden bir şeylerin sembolü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aynı dergide 1973 yılında çıkan bir diğer yazı da ise yılbaşı için 8 ton renkli mum ve 8 ton viski ithal edildiğinden bahsedilmekte ve bu gece için kesilen çam ağaçları dile getirilmektedir. Bu kadar viski için yurtdışına gönderilen dövizlerin esas gayesi yazara göre Türk örf ve adetlerinin yıkmaktan başka bir şey değildir. Sonuç olarak yapılması gereken yılbaşı nedir diye oturup düşünerek yerimizi belirlemekten başka bir şey değildir.

1976’da Sebil dergisinde Kadir Mısıroğlu tarafından kaleme alınan yazıda özelikle Tanzimat’tan sonra ülkeye giren her2017122718411819_2oleibcu14ij0l0a4ahemvsag21 unsurun bir anlamda “Hristayanî” bir mahiyeti olduğudur. Yılbaşı da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Müslümanların vahdetinin nasıl gerçekleştirileceğinin düşünüldüğünde önümüzdeki seçenek bütün Müslümanları bağlayacak ve birleştirecek olan İslami yılbaşının öne çıkarılması ve bunun hayata geçirilmesidir.

Fatma Betül ise “Kesilen çamlar ve yaklaşan yılbaşı” başlıklı yazısında Hristiyan aleminin adeti olarak tavsif edilen yılbaşı yaklaştıkça kesilen çam ağaçlarına dikkat çekmiş ve çamlardan daha da önemli olarak “gururumuzu, şerefimizi ve dinimizi” korumak için yabancı örf ve adetlerini benimsemekten ve onların esiri olmaktan kendimizi korumamız gerektiğini ifade etmiştir.

Yeniden Milli Mücadele dergisinin 1979 yılında yayınlan bir haberde ise yılbaşı gecesinde televizyonda yayınlanan bir program üzerinden ciddi eleştirilerde bulunulmaktadır. Dönemin siyasi iktidarı bu şekilde eleştirilirken, ülkenin içinde bulunduğu zor günlerde bir “Hristiyan ayini”nin kutlanması habere göre kabul edilecek bir tutum değildir.

1981 yılında Müslüman Sesi dergisinde çıkan “Noel Yortusu” adlı yazıda yılbaşının bir Hristiyan adeti olduğu vurgulandıktan sonra bizim tarihimizde de bu şekilde milli ve dini günlerin var olduğunu ve bunların ihya edilmesinin gerekliliği hatırlatılmaktadır. Diğer yazıların aksine bu yazının sonunda öz değerlerimize bir yönelme olduğunu ve bu bağlamda umudun kaybedilmemesi gerektiği hatırlatılmaktadır.

Yılbaşı hakkındaki haberler bu şekilde ifade edildikten sonra İslamcı Dergiler’deki konu hakkındaki temel vurgu, bu gecenin Müslüman ve Türk adet ve gelenekleriyle bağdaşmadığıdır. Bu haberlere göre yılbaşı Hristiyanlığa ait bir kutlamadır ve Türkiye’de yaşayan insanların çoğunluğu için bir anlam ifade etmemektedir. Özellikle iki haberde kullanılan “Bir kavme benzeyen o kavimdendir” hadis-i şerifi ekseninde değerlendirebileceğimiz ve genele yayınlan görüşler yılbaşı kutlamalarının sonuçlarının iyi olmayacağını yönündedir.

Çoğu haberde yılbaşı kutlamalarının yanlışları ve bu ülkeye zararları üzerinde durulsa da çok azı bunun çözümü için öneriler sunmaktadır. Bu önerilerinden birisi yılbaşının ne olup olmadığı üzerinde oturup düşünmek olurken diğer öneri ise yılbaşının bir Batı adeti olduğu ve yapılması gerekenin kendi dinimize ve kültürümüze dönerek oradan bizim için önemli günleri bulup çıkarmamızdır.

 

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın