Felsefe tarihinin erken dönemlerinden itibaren üzerine konuşulan, psikologların da uzun yıllardır anlamaya çalıştığı bir kavram olan ahlaka dair birçok tanım mevcuttur. Ahlak kavramı psikoloji sözlüklerinde “doğru ve yanlış ayrımı ile ilişkili olan” olarak geçerken felsefede “bir toplumun/bireyin davranış kalıplarını inceleyen felsefe alt alanı” olarak tanımlandığı görülmektedir. Birbirinden farklı birçok perspektif var olsa da ahlakın da çoğu kişi tarafından kabul görmüş belli özellikleri mevcuttur. Ahlak, eğitimle kazanılabilir olduğu gibi yaratılışımızla gelen belli özellikleri de içinde barındırır. Ailenin etkisinin yanında psiko-sosyal gelişimin ahlak anlayışımızı etkilediğini hatırlatmak da işlevsel olacaktır. Kalıtımın ve kişilik özelliklerimizin etkisi yadsınamaz ama çevre ile değiştirilebilir noktalara dikkat çekmek de oldukça mühimdir.

            Bu tüm ilişki biçimlerimizde kendisini gösterir. İlişkilerimizdeki çatışmanın sebebinin bireysel ahlak anlayışlarımızın farklılığına dayandığını söyleyen düşünürler de vardır. Ahlak bir düşünceyi, bilgiyi içerdiği gibi davranış ve duygu boyutlarını da barındırır. Ahlaki bilgiye uygun davranmak elbette istenen bir şeydir fakat her zaman böyle davranılmadığı da açıktır. Suçluluk, gibi duygular, ahlaki eyleme uygun olmayan bir davranışın gösterildiği durumlarda deneyimlendiği için ahlakın duygusal boyutundan da söz edilir. Ahlaki bilgi genellikle, model sayılabilecek kişilerden, geleneklerden, yakın çevreden ve dinden öğrenilir. Dolayısı ile bir otoriteden de söz edilmektedir.

            Ahlaki bilgi, ahlaki bilinci de doğuracaktır ve Kohlberg’e göre ahlaki bilinç, ahlaki davranışın kalitesinin de belirleyicisidir. Bu noktada zekânın da ahlak davranışında etkili olduğunu düşünen psikologlar vardır. Zekânın, ahlaki davranışın kaliteli olmasını ve  daha eleştirel bir perspektifin mümkün olmasını sağladığı fikri oldukça yaygındır.

            Freud’un yapısal modelini ele aldığımızda superego/üst benlik kavramını ahlak ile ilişkilendirebiliriz. Süperego, kişinin toplumun doğru ve yanlışları ile bir norm oluşturmasını sağlayan ruhsal bileşendir. Çocuğun erken dönemlerde anne ve babasının üst benliğini kullanması söz konusu iken ilerleyen yıllarda kendine dair fakat aynı zamanda ebeveynlerinin üst benlik izlerini barındıran bir üst benliğe sahip olması söz konusu oluyor. Bu noktada ahlakın, toplumsal normların toplumsallaşma ve dolayısıyla büyük oranda aile sayesinde kazanıldığı da açıkça görülüyor. Yine Freud’a göre ahlakın yerine konumlandırabileceğimiz, kuralları barındıran üst benlik, bir yandan da kişinin alt benliğinin arzularına karşı koymayı sağlıyor. Dolayısı ile tüm dürtü ve haz odaklarımızı içeren alt benliğin istekleri toplumsal normlar sayesinde ketleniyor ve içinde bulunduğumuz insan ilişkilerini mümkün kılıyor. Erol Güngör bu durumu iç kontrol şeklinde tanımlamaktadır.  İç kontrolümüz, dürtülerimizin toplumca en kabul edilebilir hale gelmesini de sağlamaktadır. Aile kurumu bu kapsamda değerlendirilebilir.  Freud’un modeli kapsamında da yaşın ahlaki gelişimdeki etkisini kimsenin inkar etmediğini söyleyebiliriz. Zekâ etkisine dönecek olursak kendi üst benliğimize sahip olma noktasında yaş ile birlikte soyut düşünce yeteneğimizin gelişmesi, analitik düşünce yetisi kazanmamız da oldukça etkilidir.

            Kohlberg’in Bilişsel Gelişim kuramı ahlak alanında hakimiyet süren bir kuram olması sebebi ile daha detaylı bahsetmeye değer bir kuramdır. Ahlaki bilincin kavramsallaştırması ile de ilişkili olarak; Kohlberg, ahlakın iyi/kötü ifadelerinin ötesinde davranışın iyi ya da kötü olmasına dair sunulan gerekçelerde kendisini gösterdiğini düşünmektedir. Dolayısıyla ahlaki yargı, muhakeme etrafında şekillenir ve yapılan muhakeme kişinin ahlak anlayışına dair bilgi sunacaktır. Bir eylemin “kötü” olduğuna dair verilen kararın ardından eylemi gerçekleştirmemek sadece duygusal bir motivasyon ile gerçekleştirilebilir bir şey değildir. Ahlaki yargı bunu sağlayan şey olduğu için de önemlidir. Duygudan ziyade muhakeme süreçlerinin etkili olduğu fikri ile çocuk yetiştirme noktasında da karşılaşılabilir. Bahsedilen görüşe göre, kişi muhakeme ile ahlaki davranışını şekillendirmektedir. Bu durumda fikirsel bir arka plan konulmayan ahlaki yargıların, çocuk tarafından ve ileride yetişkin tarafından pek uygulanabilir olmaması anlaşılabilir. Nitekim Kohlberg’in de ahlaki yargının gelişmesi sürecinde en alt basamağa koyduğu, en erken dönemde görülen ve gelişmesi gereken basamak, cezalandırma ve itaat davranışları ile ahlaki yargının oluşması durumudur. Basamaklı bir yapı ile ahlaki yargının geliştiğini iddia eden Kohlberg, çocuğun bu basamakları gerekli sıra ile geçmesi gerektiğinden de söz eder. Çoğu bilişsel faaliyette olduğu gibi çocuğun biyopsikososyal gelişimi baz alınmadan girişilen bir eğitim süreci başarısızlıkla nihayete erecektir.

            Büyük tartışmaların odağı olan evrimsel psikoloji gözü ile ahlaka baktığımızda öncelikle ahlakın kazanımına dair iki temel görüş incelenmelidir : İlki, ahlakı kültürel bir kazanım şeklinde atalarımızın yaptıkları seçimlere bağlı kazandıkları bir özellik olarak görmek, ikincisi ise ahlakı diğer hayvanlarda da görülen sosyal içgüdü olarak görmektir. Frans de Waal’ın primatları inceleyerek ulaştığı sonuç, insandaki iyi olma çabasının daha basit halini primatlarda görmesi üzerine ahlakın evrimsel süreç içerisinde geliştiği yönünde olmuştur. Ahlaki birçok davranıştan söz edilebilir: yardımlaşma, empati, özgecilik… Waal, olmazsa olmaz olarak empatiyi esas almıştır. Bu duruma getirdiği açıklama ise evrimsel psikolojinin anlayışına uygundur. Waal’e göre sosyal hayvanların yemek, su ihtiyaçlarının, tehlikeye cevap vermelerinin tek yolu kolektif iletişimi sağlamalarıdır. Bunu sağlayan en önemli bileşen ise empati yeteneğidir. Bu gereksinim sebebi ile Waal, ahlaki eylemlerin en temelinin empati olduğu fikrine ulaşmıştır.

            Temel kuramların yanında içinde yaşadığımız postmodern dünyanın psikologları da ahlaka bir yorum getirmişlerdir. Bu dönemde oluşan ahlak fikrine gelmeden önce postmodernizmin insanı ve kimlikleri çok akışkan bir yapıda tasvir ettiğini hatırlatmakta fayda var. Bu dönemin kuramcılarından biri olan Harre ve van Langenhove, bilişsel bir devrimden söz eder. Bu fikre göre bilişsel süreçler kişisel değildir, sosyaldir. Kamusal düşüncelerden söz eder. Sosyal fenomenler ilişkiler ve etkileşimler incelenerek anlaşılır hale gelecektir. Bu dönem psikologları benlik kavramı ile kişinin ahlaki konumunu oldukça bağlantılı bulur. Benlik kavramı ve varlığı ile kişiye ahlaki bir faillik de atanmış olacaktır. Ahlaki atıfların kişi için hangi konumda olduğu, benliği de bir noktaya konumlandıran şey haline gelecektir. Bir başka postmodernist bakış açısına göre sosyal inşacı yaklaşım hakimdir. Bu görüşe göre gerçek dediğimiz şey inşa edilmektedir. Bu nedenle de yerel bağlamın ötesinde bir gerçekten söz edilemez. Bu durumda ahlak ve ahlaki olan da toplumun inşası üzerine var olmuştur. İlk başta da bahsedildiği gibi, çatışmalar da hem insanlar hem de toplumlar arasındaki ahlak anlayışlarının farklılığının doğurduğu bir durum olarak görülmektedir.

            Son olarak Rozin’in ahlakileştirme kavramına değinilmesi gerekmektedir. Rozin’e göre bu kavram tercih edilen şeylerin değer olma sürecini ifade etmektedir. Her toplum ve her insan farklı birçok meseleyi ahlakileştirecek ve ahlaklı olanın tarifini yapacaktır. Bahsedilen ve bahsi geçmeyen birçok kuramcı psikolog, sosyolog, filozof, antropolog da ahlaki olanı tanımlamış, ahlakın yolculuğunu inşa etmiştir. Tüm bunların ötesinde var olan ve olmaya devam edecek çatışmaların en ılımlı şekilde atlatılması bu farklılığın kabulünden geçiyor gibi görünüyor.

Kaynakça

Cesur, S. , (2018). Ahlakın sosyal psikolojisi. Pales Yayıncılık.

Ekşi, H. , (2006). Bilişsel Ahlak Kuramı: Kohlberg ve Sonrası, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 6(1)

Güngör, E., (2010).  Ahlak psikolojisi ve sosyal ahlak. Ötüken Neşriyat.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın