Türkiye’de Modernleşme: Ayrışma mı Dönüşüm mü?

Yazan: Ceydanur YAŞA

Türkiye’de modernleşme genellikle siyasi reformlar ve kurumsal yenilikler ekseninde olumlu bir ilerleme anlatısı olarak sunulur. Fakat bu ilerlemeci bakış, dönüşümün aile içindeki otorite sarsıntılarından sokağa taşan kültürel çatışmalara kadar gündelik yaşamın her katmanına yayılan gerilimleri görünmez kılmaktadır. 

Prof. Dr. Mahmut Hakkı Akın

Mahmut Hakkı Akın, modernleşmeyi salt kurumsal bir yenilenme olarak değil; bireylerin düşünce biçimlerine ve gündelik yaşam pratiklerine nüfuz eden kapsamlı bir değişim olarak tanımlıyor. Bir sosyoloji öğrencisi olarak kitapta benim için en çarpıcı nokta modernleşmenin yalnızca çağdaşlaşma hedefi taşımadığı, aynı zamanda hangi yaşam tarzının, hangi düşüncenin ve hangi kimliğin kabul edileceğini belirleyen bir güç ilişkisi üretmesiydi. Akın, modernleşme tartışmalarını siyaset sosyolojisi ve muhafazakârlık ekseninde yeniden okuyarak; literatürdeki devlet eliyle yürütülen toplum mühendisliği projeleri ile aile gibi yerel direnç alanları arasındaki etkileşime dair kabullere daha derinlikli bir boyut kazandırmaktadır. Kitap, modernleşmeyi tek boyutlu bir ilerleme anlatısı olarak değil devletin yukarıdan aşağıya müdahalesi ile toplumun yerleşik direnci, laik elitler ile dindar kitleler arasındaki kutuplaşma ve siyasal meşruiyet mücadeleleri üzerinden şekillenen bir süreç olarak ele almaktadır. Yazarın bu yaklaşımı, eseri salt kurumların evrimine odaklanan klasik modernleşme paradigmalarından ayrıştırarak süreci aktörlerin kendi anlam dünyaları ve toplumsal tabanın direnç mekanizmaları bağlamında ele alan analitik ve eleştirel bir zemine oturtmaktadır.

Eserin temel iddiası, Türkiye’de modernleşmenin Batı’daki gibi toplumsal dinamiklerden doğmadığı, aksine devlet ve bürokrasi eliyle yukarıdan aşağıya inşa edilen bir “toplum mühendisliği” projesi olduğudur. Akın, bu yukarıdan aşağıya inşa sürecinin modernleşmeyi salt kurumsal bir değişim olmaktan çıkardığını onun bireylerin zihniyet dünyasına ve gündelik pratiklerine doğrudan nüfuz eden bir müdahale biçimi olduğunu vurgular.  Bu müdahaleci sürecin psikolojik altyapısını İbn Haldun’un “mağlubiyet psikolojisi” tezi üzerinden okuyarak Batı karşısında hissedilen yenilgi duygusunun bir “taklit” refleksi doğurduğunu ileri sürer. Devlet eliyle yürütülen bu toplum mühendisliği süreci; toplumu “geleneksel/dindar” ve “modern/laik” şeklinde iki kutba ayırarak, bu farklılığı basit bir kültürel çeşitlilikten ziyade, zamanla kalıcı bir iktidar ilişkisine dönüşen derin bir toplumsal ayrışma zeminine taşımıştır.

Yazar, bu iktidar ilişkisinin mekanizmalarını somutlaştırmak amacıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) deneyimine odaklanmaktadır. Kısa sürede halktan yoğun destek gören bu siyasi girişimin “irtica” söylemi üzerinden itibarsızlaştırılması, iktidarın muhalefeti bastırmak için nasıl bir dil kurduğunu açıkça göstermektedir. Eserde de vurgulandığı üzere irtica kavramı, bir güvenlik meselesinden çok siyasal bir araç olarak işlev görmüştür. Modernleşmenin bu iktidar boyutunu anlamak için Pierre Bourdieu’nün “sembolik iktidar” kavramı önemli bir çerçeve sunar. Modernleşme, sembolik iktidarın o görünmez gücüyle bireyin en sıradan alışkanlıklarına sızar; böylece sadece dış dünyayı değil, bireyin kendini algılayışını ve hayata bakışını, yani habitusunu yeni baştan inşa eden köklü bir dönüşüm üretir. 

Devlet eliyle yürütülen bu toplum mühendisliği süreci; toplumu “geleneksel/dindar” ve “modern/laik” şeklinde iki kutba ayırarak, bu farklılığı basit bir kültürel çeşitlilikten ziyade, zamanla kalıcı bir iktidar ilişkisine dönüşen derin bir toplumsal ayrışma zeminine taşımıştır.

Yazarın özellikle üniforma üzerinden yaptığı analiz, sembolik iktidarın birey üzerindeki o görünmez ve disipline edici etkisini adeta ete kemiğe büründürür. Zira üniforma yalnızca bir kıyafet değil; modernleşmenin bedeni ve kamusal alanı kendi normları doğrultusunda düzenleyen ve denetleyen etken bir disiplin aygıtıdır. Bu noktada beden, sadece giydirilen bir nesne değil devletin kabul ettiği estetik ve ideolojik normlar doğrultusunda biçimlendirilen siyasal bir alan haline gelmiştir. Kimin “modern” kabul edildiği, kimin dışlandığı bu tür semboller üzerinden belirlenir. Bununla birlikte söz konusu müdahaleci süreç, toplumsal dokuda derin bir yabancılaşma boyutu da üretmiştir.

Yazarın “self-oryantalizm” olarak kavramsallaştırdığı bu olgu; toplumun kendi tarihsel ve kültürel mirasına yabancılaşmış, dışarıdan bir gözle bakmaya başlamasına işaret etmektedir. Bununla birlikte toplum, bu hegemonik projenin bütünüyle pasif bir nesnesi olarak kalmamıştır. Eserde devletin eğitim aygıtı üzerinden kurguladığı “yeni insan” projesi; aile kurumunun kendi kültürel mirasını muhafaza etme refleksiyle karşılanmış ve böylece aile, bu tepeden inmeci dönüşüme karşı sivil bir direnç odağı olarak konumlanmıştır.

1950 sonrası dönem ise, modernleşme serüveninin yönünü yukarıdan aşağıya olmaktan çıkarıp toplumsal tabana yayarak tartışmayı yeni bir zemine taşır. Yazarın “kendiliğinden modernleşme” olarak adlandırdığı bu süreçte, kırdan kente göç eden kesimler şehir hayatına uyum sağlarken kendi dayanışma ağlarını kurmuşlardır. Söz konusu dayanışma ağlarının en işlevsel bileşenlerinden biri haline gelen dini cemaatler; salt bir inanç alanı olmanın ötesine geçerek, bireyin kentsel hayata entegrasyonunu kolaylaştıran sosyal ve ekonomik birer destek mekanizmasına dönüşmüştür. Bu yapılar, özellikle kırdan kente eklemlenmeye çalışan birey için barınma ve istihdam gibi hayati kentsel ihtiyaçların karşılandığı gayriresmi birer “sosyal güvenlik” ağı işlevi görmüştür. 

Sürecin ulaştığı en kritik ve problemli aşamalardan biri ise 15 Temmuz darbe girişimi üzerinden somutlaşmaktadır. Akın, bu olayı yalnızca siyasi bir kalkışma olarak değil, modernleşme sürecinde din ile siyaset arasındaki ilişkinin geldiği kırılgan noktayı gösteren bir örnek olarak ele alır. 1950 sonrasında dini yapıların devletle kurdukları ilişkiler üzerinden bürokratik bir güç alanına evrilme süreci; Fethullahçı yapılanma örneğiyle bu stratejik genişlemenin en somut ve radikal haliyle karşımıza çıkmaktadır. Dindarlık söylemi üzerinden meşruiyet üreten bu yapı, modern devletin imkanlarını kullanarak sistem içinde örgütlenmiş ve nihayetinde onu ele geçirmeye yönelmiştir. Darbe girişimi sırasında okunan bildiride Atatürk ilke ve inkılaplarına yapılan vurgu ise; dindarlık üzerinden yükselen bir yapının kriz anında meşruiyet devşirmek için yeniden klasik laiklik/Kemalizm söylemine sığınma pragmatizmini göstermesi bakımından kritiktir. Nihayetinde bu tablo, Türk modernleşmesinin düz çizgisel bir ilerlemeden ziyade; farklı aktörlerin devlet aygıtı üzerinden kendi konumlarını ve meşruiyetlerini sürekli olarak yeniden inşa ettikleri dinamik bir çatışma alanı olduğunu kanıtlamaktadır. 

Tüm bu kapsamlı analizlerine rağmen eserin, metodolojik ve kavramsal düzeyde barındırdığı bazı kör noktalar da mevcuttur. Bu kör noktaların ilki yazarın dini grupları ele alırken bu yapıların barındırdığı içsel gerilimleri göz ardı eden indirgemeci tutumudur. Grupların heterojen doğasını ve kendi içlerindeki farklılaşmaları yok sayan bu yaklaşım, çalışmanın dini alan okumasını tek boyutlu bir düzleme çekmektedir. Kültürel analizlerin merkezde yer aldığı bu çalışmada, modernleşmenin ekonomik ve sınıfsal boyutlarının geri plana itilmesi; analizin politik-ekonomik derinliğini gölgede bırakırken, sunulan toplumsal tablonun yapısal bütünlüğünü de zedelemektedir.

Nihayetinde eser, zihinlerdeki şu temel soruyu netleştirmektedir: Türk modernleşmesi doğrusal bir ilerleme hikayesi midir, yoksa farklı tarihsel dönemlerde farklı aktörlerin kendi ideolojilerini ‘tek doğru’ olarak dayatma çabasının bir sonucu mu? Serbest Cumhuriyet Fırkası örneğinde halkın taleplerinin “irtica” olarak bastırılması da, 15 Temmuz’da darbecilerin meşruiyet üretmek için yeniden laiklik söylemine sarılması da aslında aynı gerilimin farklı dönemlerde yeniden ortaya çıkmasıdır. Sonuç olarak eser; Türkiye’de modernleşmenin salt kurumların evrimine dayalı tamamlanmış bir süreç olmadığını, aksine toplumun bugünkü fay hatlarını da belirleyen, bitmemiş bir ontolojik varoluş ve kimlik mücadelesi olduğunu gözler önüne sermektedir.

Nihayetinde eser, zihinlerdeki şu temel soruyu netleştirmektedir: Türk modernleşmesi doğrusal bir ilerleme hikayesi midir, yoksa farklı tarihsel dönemlerde farklı aktörlerin kendi ideolojilerini ‘tek doğru’ olarak dayatma çabasının bir sonucu mu? 


Ceydanur Yaşa, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji 4. sınıf öğrencisidir aynı zamanda İLEM Eğitim Programı’nda 2. kademe öğrencisidir.

Leave a Comment