Modernite Krizinde Türkiye’nin İslam Meselesi: İmparatorluktan Cumhuriyete Kurumsal Kırılmalar ve İslamcı Düşüncenin Dönüşümü
Yazan: Muhammet Furkan Bozca
“Minaresi göklere yükselen bir cami, şehitlerin kanıyla sulanmış bayrak ve medeniyetin timsali Avrupa flaması. Din, milliyet, medeniyet yan yana… Daha ne olsun!” Kara’nın kurduğu bu cümledeki unsurlar “bir şeylerin yanlış gittiğini” sezmeye başladığımız yıllardan bugüne, yanlışı tespit ve ıslah gayesi ile her bir mütefekkirimizin bir şeyler ekleme-çıkarma çabasının 21. Yüzyıldaki nihai mamulüdür. Öyle ya da böyle yenilmiştik ve başlardaki bu yenilgiye müsebbip arama faaliyeti, İslam’ı paranteze almak kendileri için mümkün olmayan erken dönem aydınlarımız tarafından “İslam’ı kurtarma” çabası olarak gelişecek, sonrasında süreç “birinci paylaşım savaşı” ile “kendimizi kurtarma” aciliyetine dönüşecekti. Çünkü “din-ü devlet” de mülk-ü millet” de hayati bir tehdit altındaydı. Kara’nın eseri, modernite kasırgasının” Devlet-Âliyye’nin unsurlarını oluşturan milletleri savurduğu bu sancılı süreçte, imparatorluğun kuruluşundan itibaren sosyokültürel yapısını bir arada tutan mayası İslam’ın, mütefekkirlerimiz tarafından tedrici olarak anlayış, anlamlandırma ve yeniden yorumlama faaliyetlerinin, Cumhuriyet kırılması ile nasıl bir yol izlediğini eleştirel bir üslupla resmetme gayesi güdüyor.
Öyle ya da böyle yenilmiştik ve başlardaki bu yenilgiye müsebbip arama faaliyeti, İslam’ı paranteze almak kendileri için mümkün olmayan erken dönem aydınlarımız tarafından “İslam’ı kurtarma” çabası olarak gelişecek, sonrasında süreç “birinci paylaşım savaşı” ile “kendimizi kurtarma” aciliyetine dönüşecekti.
Yazar, mukaddimesine vakıayı anlayabilmenin yolunu, birbirlerinden ayrılan farklılıklarıyla üç dönemi ve bu dönemlerin failleri olarak üç tarafı tanımak ve müşahede etmek olduğu tespiti ile başlıyor. Taraflardan ilki Cumhuriyet idaresi ve ideolojisidir. Bu katmanda yer alan insanların ortak özellikleri olarak Sultan Hamid döneminde çocukluk ve eğitim devrelerinden geçmiş, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde veya yanında bulunmuş, Osmanlıcılık, İslamcılık, Milliyetçilik gibi cereyanlardan etkilenmiş, fiili dindarlıkları farklılık göstersede milleti ve devleti için İslam’ı/dini birinci derecede önemseyen, bilim ve teknoloji hayranlığı olan ve pozitivist fikirlere mütemayil, medeniyet itibari ile Batı hayranı ancak bağımsızlık ve emperyalizm söz konusu olduğunda Avrupa düşmanı ve Milliyetçi bir karakterler manzumesidir denilebilir. Taraflardan ikincisi Müslümanlığı hayati derecede önemseyen halk, tarikat-cemaat yapıları ve aydınlar koalisyonudur. Bu zümre için İslam kendileri, milletleri ve Türkiye için varoluşsal bir öneme sahipti. Son olarak üçüncü taraf ise Türkiye ile ilgili siyasi ve diplomatik münasebetlerini, tarihsel mücadelelerini din/İslam meseleleri üzerinden de yürüten uluslararası siyaset merkezleri; Avrupa ülkeleri (İngiltere, Almanya, Fransa), ABD ve Rusya’dır. Yazarın, siyasi merkezin din politikalarına karşı Müslüman çevrelerin uyum göstermesi yahut muhalefet etmesi bakımından ayırdığı dönemler şu şekilde işlenmiştir: İlk dönem, din politikaları açısından da aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin bir devamı olarak görülebilecek 1919-3 Mart 1924 tarihleri arasındaki kesittir. İkinci dönem 1950 seçimlerine kadar uzatılabilecek tek partili yıllardır. Üçüncü dönem savaş sonrası şartların ve konjonktürün de zorladığı kısmen ve şeklen çok partili hayata geçişle başlatılabilir.
Kitabın birinci bölümü “Diyanet İşleri Başkanlığı Din ile Devlet Arasında Sıkışmış Bir Kurum” başlığını taşıyor. 3 Mart 1924 tarihinde Meclis’te ivedilikle görüşülen ve kabul edilen üç radikal kanundan birisi Şer’iye ve Evkaf Vekâlet’ini vekalet olmaktan çıkaran ve din işlerinin tedvirini Diyanet İşleri Başkanlığı’na devreden kanundur. Bir diğer radikal kanun olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ortaya çıkan önemli bir husus ise Diyanet’e bırakılan din işlerinin tedviri ile Millî Eğitim Bakanlığı’na bırakılan din eğitiminin yapılması faaliyetlerinin birbirinden tamamen koparılmasıdır. Bu hamleler sonucunda Osmanlı’daki din ve siyaset alanının bizzat temsilcisi halifenin (padişah) dini ve bir kısım idari konularda vekili olan Şeyhülislamlık makamı, vekalet veya tedvir düzeyinde de olsa hukuken ve teamülen herhangi bir dini temsilcilik vasfı taşımayan Diyanet İşleri Başkanlığına indirgenecek ve Diyanet’in din konularının ve din eğitiminin dışında bırakılması problemi oluşacaktır. 1924’te medreselerin kapatılması ve Diyanet’in kurulması,1925’te tekkelerin kapatılması ve tarikatların gayrimeşru ilan edilmesinden sonra Türkiye’de yaşanan din merkezli birçok acı tecrübe, cemaat ve tarikat yapılaşmalarının devlet şemsiyesi altında varlıklarını sürdürebilmeleri vakıasını ortaya çıkarmış, neticede bugün onlara yüklenen “sivil” vasıflarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Yazar Diyanet etrafında şekillenen yeni tartışma alanlarından da bahsediyor. Bu bağlamda Diyanet’in hukuken ve fiilen bir temsil kurumu olmadığını hususen belirtiyor.

Diğer bölümde; geç Osmanlı tecrübesi ve erken Cumhuriyet döneminin radikal faaliyetleri ile karşı karşıya kalan medrese çıkışlı alimler, tarikat mensupları, mütedeyyin aydınlar, halk ve siyasi merkezin bazı temsilcilerindeki bu durumlar karşısında ortaya koydukları farklı anlayış ve davranış biçimleri ele alınmaktadır. Tasavvuf ve tarikatlar meselesine geldiğimizde kitaptan şu yorumu çıkarabiliriz; Batılılaşma ve ıslahat hareketlerinin İslam ülkelerinde yaygınlık kazanması ve benimsenmesiyle birlikte 12-13 asırdır teşekkül eden, insan hayatını bütünüyle kapsayıcı, zengin İslam medeniyeti ve kültürünün, Müslüman aydınlarca artık yetersiz, tahammül edilemez ve taşınamaz bir hüviyette algılanması, böyle sunulması Islahat hareketiyle birlikte bir yöneliş, bir muhkemleştirme eğiliminden çok bir arındırma(tasfiye) temayülüne dönüşmüştür.
Son kısımda yazar şu tespitleri yapıyor: Bir bilgilenme ve idrak tarzı, o gün için umulan şeyi getirmiyorsa, daha önceki işlevselliğine bakılmaksızın bu bilgiden, hayatın mevcut akışından ve onun arkasındaki zihniyet dünyasından şüpheye düşülmesi beklenebilir. Artık çok önemsediğiniz o bilgiyi kullanmaz, unutulmaya terk edersiniz. Eski(miş) “ben”den kurtulma işlemidir bu bir bakıma. Kabuller zincirinin bir diğer halkası da Batının/küfrün İslam’ın, İslâm devletlerinin üzerine gelen bir seyl-i hurûşan gibi olduğudur. Bu coşkun sel her önüne çıkanı devirmekte, her önüne kattığını sürüklemekte, her alanı işgal etmektedir. Zaruret, adı üstünde daimî olana değil geçici olana işarette bulunur. Nasıl olmuş da zaruretler hiç bitmemiş veya zaruret devri geçtiği halde zaruretlere yaslanarak teşekkül etmiş söylem, gücünden ve tesir kabiliyetinden hiçbir şey kaybetmemiş? Aslında olan şudur: Akan zaman içinde zaruret hali normal halin yerine geçmiş (zaruret hali devamlılık sebebiyle mutlaklaşmış), bunun beklenebilir bir neticesi olarak da zaruretin geçici bir süre için “mubah” kıldığı -aslen kötü ve yanlış olan- şey, her zaman için iyi ve doğru olan şey haline gelmiştir.
Zaruret, adı üstünde daimî olana değil geçici olana işarette bulunur. Nasıl olmuş da zaruretler hiç bitmemiş veya zaruret devri geçtiği halde zaruretlere yaslanarak teşekkül etmiş söylem, gücünden ve tesir kabiliyetinden hiçbir şey kaybetmemiş?
İslâmcı söylemde, yaşanan İslâmla/Müslümanlıkla “gerçek” İslâm arasına konan ciddi mesafe kaynaklara dönüş hareketini güçlendirmiştir. Bunun varacağı yer ise tarihsizlik ve kaynakları bağlamlarından, irtibat noktalarından koparmak olacaktır. İslam’ın/dinin her şeyden daha fazla bir gelenek olduğu tartışma dışı olmalıdır. Ancak paradoks şurada merkezîleşiyor: Gelenekten kopmak/kurtulmak en geniş mânasıyla dinden kopmak, uzaklaşmak mânasına da geliyor, geleneğe bağlı kalmak ise mevcut kötü, hantal yapının ve şartların, başarısızlık olarak kabul edilen unsurların devamına ve boğuculuğuna rıza göstermek demektir. Üst çözüm birbirini iter hale gelen bu iki hattı üst üste değilse de paralel hale getirmekte aranmalıydı/aranmalıdır. Bütün bu süreçleri hesaba katarak İslâmcı söylem için bazı tutamak noktaları tespit edebiliriz: İslâmcı söylem dönem ve muhteva olarak modern (uzun tarihî süreçle ve gelenekle irtibatları zayıflamış), modernleştirici (modernist), ideolojik (genelleştirmeci, indirgemeci, siyasî) ve büyük ölçüde seküler bir söylemdir. Bütün türevleriyle İslâmcılığın bizzat kendisi modernleşmenin bir ürünü ve sonucu olduğu için söylemin böyle teşekkül etmesinde beklenmedik bir şey yoktur. Sonuç bir tepkisellik sürecinin getirisidir.

İslâmcı söylem hâlâ tedafüî/savunmacı bir karakter taşımaktadır. Bu onun esas itibariyle yeni şartlarda inşacı değil muhafazaya dönük işlediğini de gösterir. İslâmcıların heyecanla ve aktif olarak savunageldikleri, etrafında bir dil örmeye çalıştıkları hususlar, büyük ölçüde kendilerine mal edebildikleri şeyler değildir. İslâmcıların da ülkemizdeki diğer siyasî-fikrî hareketler gibi siyasî merkezin ana temayüllerine ve farklı zamanlarda farklı şekillerde Türkiye’de esen ancak kaynağı (büyük ölçüde) Batıda olan cereyanlara katılıp katılmamak konusunda iradî yönelişlere yeterince sahip olmadıkları, yeteri kadar tarihî ve felsefi endişeler taşımadıkları acı bir vakıadır.
İsmail Kara, Türkiye’de İslam düşüncesi, din-devlet ilişkileri ve modernleşme süreçleri üzerine yaptığı kapsamlı çalışmalarla tanınan kıymetli bir akademisyendir. Özellikle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte dinî kurumların dönüşümü, İslamcılık düşüncesinin ortaya çıkışı ve gelişimi gibi konuları tarihsel ve sosyolojik bir perspektifle ele alır. Metin merkezli, eleştirel ve derinlikli analizleriyle öne çıkan Kara, İslamcılığı modernleşmenin bir ürünü olarak değerlendiren yaklaşımıyla Türkiye’deki din tartışmalarına önemli katkılar sunmuştur. Bu eserinde, sunuş kısmında da belirttiği üzere; Cumhuriyet Türkiyesi’nin din/İslam merkezli hayati meselelerini ele almayı ve tartışmayı amaçlıyor. İşlenilen konular arasındaki irtibat “İslamcılık” başlığı etrafında şekillendirilmiş. Çalışmada bölümler, her müstakil başlık altındaki konuya başlamadan önce konuyla alakalı yazarın fikrini destekleyici yahut bizzat karşısında duran, yer yer karikatürize birtakım şiir, pasaj yahut söz ile başlıyor. Bu küçük ama etkili yöntem bölümle alakalı ilgi uyandırmakla birlikte bölümün sonunda başa dönüp tüm o anlatılanlardan sonra baştaki alıntıyı okuyan kişi için taşların yerine oturmasını sağlıyor. Kitabın sayfaları, değinilen konuyu pekiştirici, yer yer çarpıcı nitelikte fotoğraflar, dönemin gazete manşetleri, dergi sayfaları ve karikatürler ile donatılmış. Ayrıca her bölümün sonunda o bölüm içerisinde kısaca değinilen, dönemin şartlarını tahayyül etmeyi kolaylaştırıcı ek okuma bölümleri koyularak eser içeriği bir hayli zenginleştirilmiş.
Metin merkezli, eleştirel ve derinlikli analizleriyle öne çıkan Kara, İslamcılığı modernleşmenin bir ürünü olarak değerlendiren yaklaşımıyla Türkiye’deki din tartışmalarına önemli katkılar sunmuştur. Bu eserinde, sunuş kısmında da belirttiği üzere; Cumhuriyet Türkiyesi’nin din/İslam merkezli hayati meselelerini ele almayı ve tartışmayı amaçlıyor.
Bir kısmı kitaptan çıkardıklarıma bir kısmı ise diğer okumalarıma dayanarak şunları söylemek isterim; İslam’ın bu toprakların ve bu toprakların insanlarının mayası olduğu ön kabulüyle birlikte, özelde “İslamcılık” genelde ise yukarıdaki cereyanların ekserisi kötü bir tecrübe karşısında apar topar alınmaya çalışılan, şahıstan şahsa derecesi yahut varlığı tartışılabilecek değişkenlikte bir kurtuluş reçetesidir. Bugün yapılması lazım gelen bu ibretamiz “kend-öz” tecrübemizi kesemize koyarak bu acı tecrübeler karşısında verilen ızdıraplı kararları, karar sahiplerini, taksiratlarını affetmesi için Rahman’ın rahmetine emanet etmek, sayıp sövmeden, idealize edip yüceltmeden tefekkür nesnemizin konusu kılmaktır.

Muhammet Furkan Bozca, Osmaniye/Kadirli doğumludur. İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler 4.sınıf ve İLEM’de 2.kademe öğrencisidir. İlgi alanları arasında siyaset sosyolojisi, teopolitika, ve siyaset felsefesi yer almaktadır.