Meşk’in Dili / Musikinin Mimarisi

Yazar: Rukiye Sena Şengül

Ömrü 600 seneye yaklaşan Türk Musikisi, dünyanın en uzun sanat geleneklerinden biridir. Bilhassa Osmanlı döneminde doruk noktasına ulaşan musiki geleneği şimdilerde geçmişe ışık tutan tıpkı bir mimari örneği gibi devrin sanat anlayışını anlamamıza yardımcı olmuştur. Çinuçen Tanrıkorur’un da ifade ettiği gibi “Osmanlı Musikisi Osmanlı sanatının mimarideki taş yerine seste billurlaşmış şeklidir.”

Çinuçen Tanrıkorur

Makam dediğimiz musikinin mimarisini oluşturan üsluplar, kendi içerisinde sınıflandırılmış kurallarıyla çok değerli mısraların çeşitli formlarda icra edilmesine olanak sağlamıştır. Bu musiki geleneğini Osmanlı müziği değil de Türk Musikisi olarak ifade etmek daha doğrudur. Her ne kadar Osmanlı, bu geleneği büyük ölçüde himayesi altına alsa da musiki geleneğimiz Türk medeniyetinin bir sonucudur. Dolayısıyla Osmanlı Müziği şeklinde bir ifade kullanıldığında halihazırda devam etmeyen bir sanat geleneği ortaya çıkmış olur. Ancak Türk musikisi coşkusunu kaybetmeden icra edilen bir sanat geleneğidir.

Türk musikisi usta çırak ilişkisine dayanır. Üstat ile birebir çalışma suretine dayanır. Buna da meşk sistemi denilmektedir. Hocanın bir eseri çalması veya okuması sonucunda talebenin de bunları tekrar etmesiyle meşk yapılmış olur.

Musiki yapmak muhabbetin sesini idrak etmektir.

Türk müziği, Avrupa müziğinin aksine dairesel bir şekilde hareket eder. Herhangi bir makamdan başlayarak eserin ortalarına doğru farklı bir makama geçiş yapar. Eserin bitmesine yakın tekrar başladığı makama geri döner ve kapanışı gerçekleştirir. Bunun sebebi ise “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” yani “Allah’tan geldik ve Allah’a döneceğiz.” ayetinin musiki makamlarını etkilemesidir. Musikişinaslar, musikiyi Allah’ın bir nimeti olarak görürler ve onu kötü yerlerde kullanmazlar. İcra ettikleri müzik aletleri onları amaçlarına ulaştıran bir araç mahiyetindedir. Böylelikle bir eser çalındığında meydana gelen her ses aralığı Allah’ı anmak için bir zikre dönüşmektedir. Buna en güzel Mevlevi ayinleri örnek verilebilir. Mevlevihanelerimizde güncelliğini henüz koruyan ayinler gerçekleşmektedir. Üstatlar eşliğinde icra edilen ve çeşitli makamlarda mevcut olan Mevlevi ayin-i şerifleri gerçekleşmektedir. Özel ve belirli günlerde bu geleneğin icrasına tanıklık etmek mümkündür.

Reşat Ekrem Koçu

Bir başka motif olarak musikinin ezanlara sirayet ettiğini güzide camilerimizde duymak mümkündür. Ezanın mana ve muhtevası bakımından büyük önem taşıması ve bunun en güzel şekilde ifade edilmesi Türkler tarafından bir prensip haline gelmiştir. İstanbul’la ilgili tarihi yazılarıyla tanınan Reşat Ekrem Koçu, “İstanbul’da Ezan Musikisi” adlı makalesinde ezanların İstanbul’da bir anane olarak sabah Saba, Dilkeşhaveran; Öğle Hicaz; İkindi Hicaz; Yatsı ezanının ise Rast, Hicaz, Bayati ve Neva makamlarından okunduğunu ifade ediyor. Bu makamların dışına çıkıldığına da ara ara rastlanmaktadır. Nihavend ve Hüzzam makamlarını özellikle akşam ezanında duymak olasıdır.

Ömrü 600 seneye yaklaşan Türk Musikisi, dünyanın en uzun sanat geleneklerinden biridir.

Başka bir açıdan musikiyi incelediğimizde Farabi’ye göre Türk musikisi makamlarının insanlar üzerinde ayrı ayrı etkileri mevcuttur. Hem insan psikolojisine hem musiki yoluyla çeşitli hastalıklara şifa olduğunu vurgulamıştır. Örneğin Rast makamının kemik ve beyinle ilgili hastalıkları tedavi ettiğini ve uykuyu da büyük ölçüde engellediğini öne sürmüştür. Hüseyni makamının ise sıtma hastalığına iyi geldiğini ve Hicaz makamının da çocuk hastalıklarını tedavi edebildiğini ifade etmiştir. Farabi, makamların ruha olan etkilerini ise şu şekilde sınıflandırmıştır:

Rast makamı: İnsana sefa (neşe-huzur) verir,

Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir.

Kuçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir.

Büzürk makamı: İnsana havf (korku) verir.

Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti, güven hissi verir.

Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.

Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir.

Zirgüle makamı: İnsana uyku verir.

Saba makamı: İnsana cesaret, kuvvet verir.

Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.

Hüseyni makamı: İnsana sükunet, rahatlık verir.

Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçakgönüllülük) verir.

Üstatlarımız

Türk musikisine sağladığı büyük katkılarla ünlenen değerli sanatkar Abdulkadir Meragi şöyle söyler: “Musiki ilminde başarılı olmak için hem musiki yeteneğine sahip olmak hem de musiki nazariyatına vakıf olmak gerekir.” Ona göre musikinin hem nazari hem ameli yönüne hakim olmak gerekir. Üstadın kendisi aynı zamanda Farabi, İbn Sina, Safiyyüddîn el-Urmevî ve Kutbuddin Şirazi gibi musiki bilginlerinin ilmine vakıftı. Onlardan faydalandığı ilimden yetinmemiş araştırmalarını daha ileriye taşımaya devam etmişti. Hatta Celayir Sultanı onun için bir hat yazmış ve devrin görülmemiş bestekarlarından olduğunu ifade etmişti. Musikinin hem nazari hem de ameli boyutuna vakıf olan Meragi adına diğer bilginlerin bu yetenekten yoksun olduğu belirtilecekti.[1] Üstat Meragi hakkında yazılmış birçok makale ve tez mevcuttur. İlgililerin açık erişimden kendisiyle ilgili bilgilere ulaşması mümkün olduğu gibi kıymetli eserlerini de mevcut kayıtlar aracılığıyla dinlemek olağandır.

Tanburi Cemil Bey

Musiki ilmine katkı sunan bir başka üstat Tanburi Cemil Bey’dir. Cemil Bey, ilk defa duyduğu bir eseri hemen ezberinde tutabilecek yeteneğe sahip bir besteci idi. Peşrev, longa, saz semaisi ve şarkı formunda kırka yakın eser bestelemiştir. En ünlü eseri ise Ferahfeza saz semaisidir. Cemil Bey birçok talebe yetiştirmiştir. Bunların arasında Refik Fersan ve hanımı Fahire Fersan, Faize Ergin, Ressam Tahsin Bey, Saniye Burhan Cahit Hanım, bestekar Rahmi Bey’in kızı Nahide Hanım, Şemseddin Ziya Bey’in kızı Satıa Hanım, Ziya Hüzni Bey ve kızı Müzeyyen Hüzni Hanım, Bab-ı Meşihat Mektubi Kalemi mümeyyizlerinden Kadı Fuad Bey, ablasının oğlu Hikmet Bey, Atıf Esenbel ve Murat Öztoprak sayılabilir. Talebelerinden üslubunu en iyi benimseyen tanburiler ise Hikmet Bey ile Fuad Bey olmuştur.

Türk musikisi usta çırak ilişkisine dayanır. Üstat ile birebir çalışma suretine dayanır. Buna da meşk sistemi denilmektedir.

Musiki alanında hem kendini hem de talebe yetiştiren çok önemli üstatlar var olmuştur. Örneği verilen Abdulkadir Meragi, Tanburi Cemil Bey, Dimitrie Cantemir, Neyzen Salih Dede, Buhurizade Itri efendi, Dede Efendi ve adını zikredemediğimiz birçok değerli musikişinas ve sazendelerimiz gelip geçmiştir. Türk musikisini zenginleştirerek bu dünyadan göçseler de besteleriyle yıllardır anıldılar ve anılmaya devam edeceklerdir. Bizim yapmamız gereken ise üstatlardan bize miras bırakılan bu kıymetli eserleri unutulmaya yüz tutmaktan kurtarmaktır. Her birey olarak musiki dilini azami miktarda konuşabilmek bizlerin görevidir. Ezanlardan yükselen sesin, kasidelerden çıkan nağmelerin, ayinlerden gönlümüze inen zikirlerin bilincinde olabilmek gerekir. Bilinçli dinleyiciler olmak ve bunun yanında bilinçli bir sazende olmak için adımlar atmak bizleri güzelleştirir. Çünkü iyi bir musikişinas hayatı müziğe aktarabilendir. Bunu sadece meslek olarak yapmak değil bir meziyet olarak da yapabilmek mümkündür. Musiki yapmak muhabbetin sesini idrak etmektir. Muhabbetin sesini koruyabilmek ve geleceğe bırakmak ise boynumuzun borcudur.

Kıymetli birkaç eser

Abdulkadir Meragi- Amed subhu dem (Rast kar-ı muhteşem)

Tanburi Cemil Bey- Çeçen Kızı

Tanburi Cemil Bey- Kürdilihicazkar Peşrev

Refik Fersan- Hicaz Peşrev

Dimitrie Cantemir- Bestenigar Peşrev

Dede Efendi – Ey büt-i nev eda olmuşum müptela

Şeyh Galip- Fariğ olmam eylesen yüz bin cefa


[1] Kolukırık, Kubilay. 2009. Abdülkadir Meragi ve Şerhu’l-Edvar adlı eserinin XIV. yüzyıl Türk musikisi nazariyatındaki yeri.

Rukiye Sena Şengül

2000 yılında Van’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi bölümünden mezun oldu. İleri düzeyde keman çalmaktadır.

Leave a Comment

Son Yazılar