Sosyal Medyanın Karanlık Yüzü: Sosyal İkilem

Yazar: Feyzanur Özban

Gündelik hayatımızda sorgulamaksızın sergiliyor olduğumuz davranış örüntülerimize, neredeyse diğer hepsini gölgede bırakmaya muktedir olacak denli güçlü bir yenisi eklendi: ekrana bakmak. Belki ekranda kalmak ya da kimimiz için onda hapsolmak. Gün içerisinde sayısız bildirim vasıtasıyla sosyalleşme (!) imkanı bulduğumuz, yeni fikir ve haberlere hızla ulaşabildiğimiz, beğenip sayıldığımız musmutlu, sanal gezegenlerimizde her birimiz kendimize mahsus dijital kabinler inşa ettik. Bu kabinlerin içine bayıla bayıla girdik ve türdaşlarımızla bağlantı kurma ihtiyacımızı büyük oranda buradan gideriyoruz(?) Gerçeklikle aramıza, ekran adlı perdeler çekiyor ve insanlara, hatta bazen kendimize, bu perdelerin ardından bakıyoruz. Peki ne görüyoruz? Dünya, insan, toplum, ben veya biz? Ben, ne kadar ben; biz, ne kadar biz?

Jeff Orlowski

2020 yılında çekilen, yönetmenliğini Jeff Orlowski’nin üstlendiği ve en geniş anlamda “Teknoloji endüstrisinin sorunu nedir?” konusunun işlendiği Sosyal İkilem belgeselinde, Google, Instagram, Twitter gibi dev platformlarda kilit pozisyonlarda yer almış bazı isimlerin deneyim ve tespitlerin yanı sıra alanında uzman psikiyatrist ve akademisyenlerin görüşleri aktarılmaktadır. Yalan haberlere maruz kalma, veri hırsızlığı, teknoloji bağımlılığı, toplumsal kutuplaşma gibi gündelik hayatımızdaki tezahürlerini gittikçe artan bir kuvvetle hissettiğimiz problemlerin altında yatan bir ana sebebin oluşu ve bu sebebe tam olarak bir isim verilememiş olduğu, belgeselde vurgulanan noktalardan biri.

Jeff Orlowski-Yang, 1984 doğumlu Amerikalı bir yönetmendir. En iyi Emmy ödüllü belgeseli; Chasing Ice ve Chasing Coral’ın yönetmenliği ve yapımcılığıyla ve sosyal medyanın zararlı toplumsal etkisi hakkında The Social Dilemma’yı yönetmesiyle tanınır.

Dijital bir platformda paylaştığımız “kadar” ya da dijital bir platformda paylaştırdığımız “sürece” yaşıyor hissetmeye evrildiğimiz, etrafımızdakilerle bir araya geldiğimizde konuşup tartışacak sahih bir mesele bulmakta ciddi bir zorluk çektiğimiz, kaynağından, niteliğinden çoğu zaman bihaber olduğumuz malumatlarla bezenmiş ekranlarda vakit geçirmek suretiyle “bilgeleşip” diğerlerine parmak salladığımız bir dünya ne kadar normal? Belgeselde, bu gibi soru ve kaygılardan hareketle, teknoloji devlerinin; olağanüstü bir çaba ve çeşitli metotlarla bağımlılık hissiyatı uyandırmaları, “aşamalı değişim” tekniği ile davranış ve bakış açılarımızı değiştirmeleri, tasarımlarla “düşünce” üretmeleri, neredeyse sınırsız bir veri toplama potansiyeliyle gündelik hayattaki hamlelerimize yönelik öngörülerde bulunma hedefleri gözler önüne seriliyor. Ayrıca teknolojinin, insanda haklı bir şüphe ve tedirginlik uyandıran vasıflarından sıyrılması suretiyle “Etik Tasarım” anlayışının piyasada sözünün geçmesi, belgeseldeki konuşmacıların hedefleri arasında zikrediliyor.

… etrafımızdakilerle bir araya geldiğimizde konuşup tartışacak sahih bir mesele bulmakta ciddi bir zorluk çektiğimiz, kaynağından, niteliğinden çoğu zaman bihaber olduğumuz malumatlarla bezenmiş ekranlarda vakit geçirmek suretiyle “bilgeleşip” diğerlerine parmak salladığımız bir dünya ne kadar normal?

Günlük hayatta istifade ettiğimiz uygulamaların bilhassa sosyal medya platformlarının bizlere ücretsiz olarak sunulması neredeyse hepimizi memnun eden bir “hizmet” olarak görünüyor. Peki bu uygulamalar gerçekten ücretsiz mi? Tartışılan konulardan biri de bu. Sosyal medyada gezinirken ardımızda bıraktığımız veriler, dikkatimizi dev şirketler ve reklamcıların istediği yöne kanalize etmemiz için birer ipucu olarak kullanılıyor. Hangi reklamda ne kadar süre duraksadık, kimin paylaşımını ne sıklıkla beğeniyoruz, değişen duygudurumlarımıza göre ne tür içeriklere yöneliyoruz? Dijital gezintilerimizden arta kalan veriler zaman ve dikkatimizin kontrol altına alması hususunda aleyhimize kullanılıyor. Bu durumda da teknolojik hizmete bedel; zaman, dikkat ve kendiliğimizden feragat etmek suretiyle ürünleştiğimiz vurgusu yapılıyor.

İlk etapta, çevrimiçi hareketlerimizin takip edilmesiyle kendi ilgi, istek ve ihtiyaçlarımıza yönelik reklam ve içeriklere yönlendiriliyor olmamız bir problem teşkil etmiyor gibi görünse de genel işleyiş bundan ibaret değil. İkna psikolojisi metotlarından istifade edilerek yeni istek veya ihtiyaçlara sahip olurken bunların çoğunun bize ait yönelimler olduğunu zannetmeye müsait canlılarız. Nitekim belgeselde anılan “aralıklı olumlu pekiştirme” tekniği, bizi ekranda daha uzun süre tutmaya çoğu zaman muktedir olabiliyor. Reklam verenlere sunulan verinin artışına bağlı olarak elde edilecek karın üst düzeye ulaştırılmasını hedefleyen “gözetim kapitalizmi” kavramı konuşmacılar tarafından ele alınıyor.

“Esas ürün. Davranış ve algılarımızdaki o kademeli, hafif ve algılanamaz değişimdir.”

Geçmişten bu yana pek çok değişim yaşandı, sayısız icat ortaya çıktı. Peki sosyal medya neden herhangi bir yenilik, hizmet veya ‘araç’ değil? Tartışmaya açılan bu soru, sosyal medyanın “talep etme” vasfı ile açıklanıyor. Bir varlığa, “alet” olma niteliğini kazandıran özelliklerden biri; onun, bir amaca hizmet edip görevini bitirince olduğu yerde kalmasıdır. Fakat sosyal medya, vazifesini tamamlayıp yerine çekilmektense, kullanıcılarından taleplerde bulunuyor. Bu talepler, kendilerini; bireysel çapta tutum ve davranış değişiklikleri, daha önceleri kendini hissettirmeyen yeni ihtiyaçlar yahut uzayan ekrana bakma süreleriyle gösterirken toplumsal çapta da değişen normlar, çatışmalar ve kutuplaşmalar olarak karşımıza çıkıyor.

Belgeselde aktarılan bir diğer mesele de sosyal medyanın bağımlılık oluşturma gücünün nereden kaynaklandığı ve bu gücün teknoloji şirketlerince, daha çok reklam vasıtasıyla büyüme hedefine ulaşmakta itinayla kullanılıyor olduğudur. Tabiatımız gereği çevremiz ve diğer canlılarla iletişime geçmeye hem muhtaç hem de istekliyiz. İçtimai hayatın ve canlılığın devamı için birliktelikler inşa etmek zorundayız. Bu durum da “bağlantı kurma” meylimizi tetikliyor. Çağdaş zamanlarda, bahsi geçen bağlantı kurma fonksiyonumuzu büyük bir hızla ekranlar ardından işletebiliyoruz. Buradan elde ettiğimiz suni ve kısıtlı doyum bizleri, ekran başında daha fazla kalmaya sevk ederken vücudumuzda daha fazla dopamin hormonu üretiliyor. Bu ve benzeri süreçlerle bağımlılık temayülleri hasıl oluyor.

Çoğumuzun başına sık sık gelen; ekran başında geçirdiği süreyi gerçekte olduğundan çok daha az olarak tahmin etme durumu, sosyal medyaya zaman algımızı da ister istemez teslim ettiğimizi gösteriyor. Ayrıca sürekli olarak ekrana bakma isteğinin ve bildirimlerden uzak kalamama durumunun belgeselde, sosyal medyanın perde arkası işleyişini bilen profesyonel kimselerce de tecrübe edildiği aktarılıyor. Bu durum da bağımlılık potansiyelinin şiddetini anlama noktasında bizlere ışık tutuyor.

Bizi ekran başında kalmaya iten sebeplerden bir diğerinin de beğenilme isteği ve sosyal onaya olan ihtiyacımızın gitgide artması olduğu aktarılıyor. “Diğerlerinin” hakkımızda ne düşündüğünün her çağda bir miktar önemi haiz olsa da teknolojinin gelişmesiyle, ‘diğerlerinin’ sayısı o kadar çok artıyor ki sosyal onaya olan ihtiyacımız bizi gerçeklikten kopartacak derecelere ulaşabiliyor. Buradan hareketle belgeselde, beğenilme ihtiyacı kabartılmış genç nesillerin yaşadıkları yahut yaşama ihtimallerinin çok yüksek olduğu çeşitli tehlikelere değiniliyor.

Kendinde sürekli olarak değişiklik yapma isteği, kendinden hoşnut olamama, kendini yalnız hissetme, problem çözme kabiliyetlerinde gözlenen ciddi düşüklükler bu tehlikelerden birkaçı. Bunların yanı sıra, sosyal medya kullanımının çocuklar arasında bariz bir şekilde yaygınlaştığı yıllarda gerçekleşen kendine zarar verme ve intihar vaka oranlarının distopik atışına dikkat çekilen belgeselde, tüm bu risk ve gerekçelerden ötürü, daha insancıl ve ahlaki bir teknolojinin ortaya koyulması zorunluluğu ele alınıyor.

Belgesel kapsamında eleştirilen bir görüş de teknolojinin ilerlemesi ve sosyal medyanın hayatımız üzerinde ciddi bir etkiye sahip olmasının; tarihte sık rastlanan dönüm noktalarından herhangi biri olduğu dolayısıyla da insanlığın, bu dönüşüme adapte olup tehlikeyi bertaraf edebileceği hatta ortada sanıldığı kadar ciddi bir tehlikenin de olmadığı düşüncesidir. Bu düşünceye, insan beyninin sahip olduğu adaptasyon ve gelişme hızıyla, teknolojik algoritmaların gelişme hızının arasındaki uçuruma işaret edilerek karşı çıkılıyor. Teknoloji, tarihte eşine rastlanmayan bir ivmeyle gelişerek kendi hızını defalarca katlıyor. Bu durum da teknolojinin, insan üzerindeki yıkıcı etkisini daha da kuvvetlendirmesine imkan tanıyor.

Belgesel kapsamında ele alınan bir diğer tehlike de teknolojik algoritmaların her birimize farklı bir gerçeklik inşa edebileceğimiz yönlendirmelerde bulunabiliyor olması. Sahip olduğumuz görüşler, ikamet ettiğimiz konum, alışveriş tercihlerimiz, vaktimizi takdim ettiğimiz platformlar gibi birçok kategoriden edinilen verilere göre, arama motorlarımızdan bize gönderilen sonuçlar farklılıklar gösteriyor. Çeşitli yönelim, fikriyat ve davranış örüntülerimizden toplanan malumatlarla farklı taraflara yönlendirilebiliyoruz. “Senin” önüne çıkan sonuç ile “Benim” önüme çıkan sonuç farklı. Dolayısıyla biz, fikirlerimiz ve “tarafımız” farklı. Aslen basit olan manipülasyonlarla çok rahat bir şekilde dağılıp biz ve onlar olabiliyoruz. Kutuplaşmak için hazır asker pozisyonuna kolayca geçebiliyoruz. Bu durum da ulusal veya küresel çapta hesaplaşmalara girişip çatışmalara malzeme olduğumuz bir tabloya doğru gidebiliyor.

Çoğu teknoloji şirketinin ve sosyal medya platformlarının gaye ve işleyiş mekanizmalarının perde arkasının işlendiği belgeselde, teknolojinin; yeniden insan hayatına hizmet edebileceği bir pozisyona evrilmesi için çeşitli düzenlemelerin yapılmasının elzem olduğu vurgulanıyor. İnsani teknoloji fikrinin hayata geçirilmesi için şirketlerin veri toplama oranları nispetinde vergi ödemek zorunda olması, dijital gizliliği sağlamaya yönelik gerçekçi bir yaptırım gücüne sahip olacak yasaların devreye sokulması gibi önerilerde bulunuluyor.

İlaveten insani teknolojiyi tesis edip hayata geçirebilmemiz için bireysel çapta yapabileceğimiz; bildirimlere sınırlama getirme, teknolojik cihazları yerine göre kapatıp uzaklaştırabilme iradesini sergileme vb. hamleler teklif ediliyor. Ayrıca teknolojide insani dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için kurulan TheSocialDilemma.com adlı web sitesinde, belgesel boyunca incelenen meselelere ait alt yapı kazanmamıza yardımcı olabilecek materyaller ve konu hakkında yapabileceğimiz fikir yürütmeleri paylaşma imkanımız bulunuyor.


Feyzanur Özban

İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümünde 3. sınıf, öğrencisidir. İLEM Kademe programında II. Kademe öğrencisidir.

Leave a Comment

Son Yazılar