İslam Dünyasında Düşüncenin Yeniden Üretimi: Metodolojik Yaklaşımlar

Değerlendiren: Binazir Gashim-Zade, İLEM Eğitim Programı 3. Kademe Öğrencisi

0
2731

4. Uluslararası İLEM Yaz Okulu (4th International ILEM Summer School) 3-9 Temmuz tarihlerinde “İslam Dünyasında Düşüncenin Yeniden Üretimi: Metodolojik Yaklaşımlar ” (Revival of Knowledge in the Muslim World: Methodological Approaches) teması ile gerçekleştirildi. Bu program çerçevesinde Columbia Üniversitesi’nden Prof. Wael Hallaq, “İslam Düşüncesinin Yeniden Canlandırılmasında Metodolojik Perspektifler (Methodological Perspectives in the Revival of Islamic Thought)” adlı derslerini iki gün süren dört oturumda tamamladı. İlk gün modernite eleştirisi üzerinde duran Hallaq, ikinci gün İslam düşüncesinin modern dönemdeki imkânını sorguladı.

  1. Gün

Hallaq konuşmasına İslam düşüncesinde bilginin canlandırılması ile İslam dünyasında bilginin canlandırılması arasındaki nüansların çok önemli olduğunu söyleyerek başladı. İslam düşüncesinde bilginin var olduğunu, yani bilgi boşluğu olmadığını ancak İslam dünyasında bilginin canlandırılması gerektiğini ve ne tür bir bilgiye sahip olduğumuzu konuşmamız gerektiğini savunur. Ayrıca Batı’da yaşayan ve çalışmalarını orada sürdüren Müslüman araştırmacıların İslam dünyası dâhilinde sayılıp sayılmayacakları ve İslami bir bilgi üretip üretmedikleri konusunun da tartışılır olduğunu belirten Hallaq, “İslamî Düşünce”yi mahiyet üzerinden değil de metodolojik meseleler üzerinden ele alacağı için bu meselelere değinmeyeceğini ifade etmiştir. “İslam düşüncesi” konusu defalarca tartışılmıştır ama Hallaq’a göre bu tartışmalar entelektüel düzeyde ve yeteri kadar cesaretle yapılmamıştır. Hallaq’ın bu noktadaki tavsiyesi düşünmeye cüret etmektir. Tartışmamızın özünü, teorik önemini oluşturacak şey budur.

Hallaq, İslam düşüncesi ve onun imkânı üzerinde düşünmeye nereden başlamalıyız?  sorusuna cevap vermeden önce İslamî bilginin çözümü ya da onun tedavisinin, şaşırtıcı bir şekilde, “post-modern yeniden düşünme” ya da “trans-modern düşünmenin” merkezinde yer aldığını görmekte olduğunu söyler. Bu yüzden ona göre İslam düşüncenin ilk yüzleşmesi gereken mesele modernitedir.

Modernite eleştirmenlerinin yüzleştiği en önemli argüman; moderniteyi, modernitenin içinden konuştuğumuzdur.  Hallaq verdiği konferans ile, en azından teorik olarak, metodolojik açıdan bundan kurtulmanın imkânları üzerine düşünebilmeyi amaçladığını vurgulamaktadır. Ona göre modernite sadece Müslümanların yüzleştiği bir problem değil, insanlığın problemidir. Bunun için Hallaq, modernitenin asıllarını tespit edebilmemizi sağlayan bir metot teklifinde bulunur.

Modernite kalbi ve beyni ile yaşayan bir sistemdir. Başlangıç olarak bunların tespit edilmesi elzemdir. Bir etkinin merkezî olup olmadığını anlamamızı sağlayacak yöntemin, onu sistemden çıkararak sistemin değişip değişmediğini görmekle mümkün olduğunu söyler. Örneğin liberalizmi ele alırsak seçme hakkını sistemden çıkardığımız zaman liberalizmin öleceğini iddia edemeyiz ya da liberalizmi yaşatan şeyin özgürlük olmadığını, 1600 yılında Doğu Hindistan Şirketi’nin kuruluşunda görebiliriz. Bu şekilde Hallaq liberalizmin kolonyalizme eşit olduğunu anlayabileceğimizi söylemektedir.

Hallaq’a göre modernizmin dört tane merkezî etki alanı vardır: Materyalizm, Akılcılık, Üstünlük-Egemenlik Fikri ve Araçsallık. Bunların kendi içlerindeki sırası önemli değildir çünkü her biri sistemin yaşamasını sağlamaktadır.

I. Materyalizm (Materialism)

IMG_7671Materyalizm bir dünya görüşüdür ve beraberinde kapitalizm gibi önemli bir unsuru getirmektedir. Materyalizmin merkezî etki alanı olduğu şu soruları sorduğumuz zaman ortaya çıkmaktadır: “Dünya, materyalist düşünce olmasaydı sömürgeleştirilebilir miydi? Ya da Avrupa kapitalizm olmadan bir sömürge gücü olarak zuhur edebilir miydi?”

Hallaq merkezî etki alanının çevresel etki alanlarındaki (peripheral domain) etkisini kapitalizm-sanat arasındaki ilişki üzerinden okunabileceğini söyler. Günümüzde sanatın, her şeyde olduğu gibi, parayla belirlendiğini örnek olarak vermiştir. Merkezî-çevresel etki alanlarını İslam düşüncesi üzerinden düşünürsek: İslam’da merkezî etki alanlara şeriat ve tasavvuf örnek olarak verilebilir. Mesela edep bir çevresel etki alanıydı. Matematik ve astronomi gibi ilimlerin bile edeple alakalı olması ve şeraite sıkı sıkı bağlı olması bügün Columbia Üniversitesindeki bir matematikçi için oldukça şoke edici bir durumdur. Hallaq matematik gibi ilimlerin çalışılmasının var oluş sebebinin şeriat için olduğunu söyleyerek şeriatın yalnızca fıkıh, fürü, usül-i fıkıh, ulema, medrese, vb. olmadığını da vurgular. Bu ilimler dinî ilimlere hizmet eden ve bu şekilde gelişen alanlardı.

Hallaq bu noktada, Faslı filozof Taha Abrurrahman’ın (Rabat Üniversitesi) modern İslam dünyasında gelecek vaat eden çalışmalarının dikkate değer olduğunu hatırlatır. Taha Abdurrahman, “Hadaratü’l-kavl” ve “Hadaratü’l-fiil” terimlerini ortaya koyarak medeniyetlerin söz ve fiillerini inceleyerek modern Batı medeniyetinin daha çok söz üzerine dayandığını tespit etmiştir. Batı’da benzer argümanı Alasdair Macintyre -ahlak felsefecisi- liberal geleneğin herhangi bir aksiyon ve sonuca ulaşmayan bitmez tükenmez bir anlaşmazlık üzerine kurulu olduğunu savunur. Hallaq’a göre Taha Abdurrahman’ın böyle bir sonuca varması tesadüfî değildir, çünkü İslam geleneğini yakından bilen bir insanın, modern batı geleneğinde amel/fiil-söz/kavl arasında nasıl bir ayırım yapıldığını ve büyük bir boşluk oluşturulduğunu görmesi zor değildir. Diğer bir değişle amel, ilim kadar önemlidir. Modern Batı yapısında ise böyle bir durum söz konusu değildir.

II. Akılcılık (Rationality)

Üzerinde durulan ikinci merkezî etki alanı akılcılıktır. Hallaq’a göre materyalizm modernitenin kalbi ise rasyonalite aklıdır. Materyalizmin ve akılcılık insanlık tarihinde var olan şeylerdi fakat hiçbiri modern dönemde almış olduğu hal ile zuhur etmemiştir. Modern birey insanlık tarihinde ilk defa olgu ile değer (fact and value) arasını ayırmıştır. Neyin ahlâkî değer, neyin reel objektif ontolojik değer olduğunu ayırmıştır.

Hallaq olgu-değer ayrımının insanlığı sorumluluk ve ahlâkî zorunluluklarının bilincinden uzaklaştırdığını belirtmiştir. Hallaq’a göre bu ayırım modern zamanın bir ürünüdür.  Örneğin Kur’ân’da “fakir” ifadesinden olgu ve değer ifadeleri arasında bir ayrımın olduğunu göremeyiz. Evet, fakir parası olmayan kişidir. Ama “fukara” kelimesini duyduğumuzda zihnimizde canlanan şey dünyada fakirlerin mevcut olması gerçeği-olgusu değil, onların yardıma muhtaç insanlar olmasıdır. Diğer bir deyişle “fakir” kelimesinin içeriğinde sorumluluk anlamı kendiliğinden çıkmaktadır. Bu yüzden onların zenginlerin malı üzerinde hakları vardır. Böylece ulema için olgu-değer ayırımının anlamsız olduğu görülür. Bir dağ ya da ağacın birer olgu olduğu ve herhangi bir değere sahip olmadığı aydınlanmacı filozoflar tarafından söylenmiştir.

Hallaq bu anlayışın insanları araçsallığa (instrumentalism) ve çevreyi imhaya götürdüğünü söyleyerek aynı zamanda “öteki”ne bakış açısını da belirlediğini savunur. Hallaq’a göre sömürge sonrası “öteki” kavramının tanımında sömürgeleştirilmiş insanlara atıf yapılmaktadır. Oysa “öteki” benden gayrı olan her şeydir, bunun içine hayvanlar, bitkiler, eşyalar da girer. Ötekiyi sadece insan üzerinden konuşursak terime post-kolonyal renk vermiş oluruz. Hallaq, modernitenin belki de en belirgin karakteristik özelliklerinden olan “ötekileştirme” üzerinde durmanın gerekli olduğunu söyler. Ona göre modernite insanlık tarihinde görülmemiş bir öteki konsepti yaratmıştır.

Hallaq modern Batı dünyasının, böyle bir düşünceye nereden geldiği üzerinde durarak Avrupa zihniyetinin 15-16. yy.larda kendi varsayımlarına dayalı, spontane bir şekilde yaratmış olduğu fikirlerine zaman ilerledikçe rasyonel bir boyut kazandırmaya çalıştığını savunur. Hallaq doğaya “aptal” gözüyle bakan aydınlanmacı bir zihniyetin (örneğin Robert Boyle), Kur’ân’ı anlamasının mümkün olmadığını, modern dünyaya sunulabilecek argümanların ise Kur’ân’dan bulabileceğimizi söyler.

III. Üstünlük-egemenlik fikri (Sovereignty)

Avrupa kendisini üstün, büyük ve egemen görmüştür. Modern düşüncede hümanizm insanlıkla ilgili bir şey değildir, çünkü seküler hümanizm insan tanımını izafî bir hale getirmiştir. Amerikan anayasası yazıldığında ilk konulan madde “Bütün insanlar eşittir” olmasına rağmen, bu madde plantasyonlarda çalışan milyonlarca köle için hiçbir şey değiştirmemiştir. Modern döneme kadar toplumların hümanizm anlayışları vardı, buna Yahudilik ve İslam da dâhildir ancak hiçbiri hümanizmi seküler hale getirmemiştir. Hallaq’a göre ilk suç, gücün tanrının elinden alınıp insana verilmesiyle oldu ama ikincisi bu gücün bütün insanlara değil de sadece belirli bir gruba verilmesiyle işlenmiştir.

Hallaq, üstünlük-egemenlik fikri her ne kadar sofistike ve kompleks görülse de aslında çok basit olduğunu söyler, bu fikri özeti şudur: “Ben böyle dediğim için böyledir”. İşte Avrupa’nın insanlığa cevabı bu olmuştur. Soykırım ya da ırkçılık anlayışları 20. yy.’la kadar görülmüş bir olay değildi, modern zamanda ortaya çıkmıştır. Tüm dünya tarihi boyunca savaşlar, öldürmeler hep varolagelmiştir ancak Müslüman devletler şeriat prensiplerine göre yönetilmiştir. Hallaq, bu açıdan modern devletinin bir prensibinin olmadığını söyler. Modern şiddet ve sömürgecilik ile tarihteki diğer bütün şiddetler ve sömürgeler arasında nasıl bir fark varsa modern bilgi için de aynı şey geçerlidir. Hallaq bunu tek bir cümleyle ifade eder: “Fiillerinden sorumlu değilsin, çünkü onlardan üstünsün, onlara egemensin.”

IV. Araçsallık (Instrumentalism)

Hallaq, modern dünyanın karşılıklı çıkar ilişkileri üzere kurulu olduğunu söyler. Bugün biri bizi yemeğe davet ettiği zaman aklımıza gelen ilk soru “benden ne istiyor acaba?” olmakta ve insanlar artık bundan utanç duymamaktadırlar. “Benim için yararlı olduğun sürece sana yararlı olur ve o derece seni severim.” anlayışı bugün New York’ta zirveye ulaşmıştır. Bu çirkin anlayış dünyanın her yerine sirayet etmektedir. İnsanlar kendileri için yararlı olmayan ve çıkarlarına uymayan şeylere değer atfetmemektedirler. Hallaq bu noktada, çoklu modernizm (multiple modernism) anlayışının modernitenin parametrelerine karşı çıkılmadığı sürece tolere edildiğini söylemektedir.

IISS’nin birinci günü Hallaq, modernitenin merkezî etki alanları üzerine durmuştur. Konferans katılımcıların sordukları sorularla devam etmiştir. Batıyla diyalogumuzda kriterin ne olması gerektiği ile ilgili gelen soruya Hallaq, Kendini savunan birisiyle bir diyalog kuramazsınız şeklinde cevap vermiştir. “Kendini savunmak yenilginin ilk basamağıdır. Bugün İslam düşüncesi tamamen savunmacı, apolojik bir haldedir. Aydınlarımızın ona karşı tepkisi prodüktif değildir. Yapmamız gereken şey güçlü ve dayanıklı entelektüel bir program kurmaktır. Bu program modern Batı argümanı kadar ikna edici olmalıdır. Böyle bir güçle tüm özgüveninizle ve savunmacı tavır takınmadan karşı gelebilirsiniz. Dayanıklı bir diyalogda bir sorun yoktur, dinamik-agresif bir halde olsa bile diyalog diyalogdur. Sadece yapılan tartışmalar, savunmacı tavırdan değil, güçlü ve ikna edici bir noktadan yapılmalıdır. Batı’nın geliştirdiğini argümanlara ilk önce “kim öyle diyor?” sorusunu sormamız ve ellerindeki “egemenlik”lerini (sovereignty) almamız gerekiyor. Avrupa’nın son birkaç yüzyılda yaptığı şey egemenlik konseptini çalmak ve bunu bütün dünyaya empoze etmek olmuştur. Bunu onların ellerinden almamız gerekiyor. Egemenliği kendimize has kılmak, kullanmak için değil, onu yıkmak için çünkü bu anlayış hepimizin ortak düşmanıdır.” Birkaç ay içinde çıkacak olan Hallaq’ın yeni kitabı, Orientalism, egemenlik konseptine özellikle değinmektedir.

  1. Gün

IMG_7662Hallaq modernitenin bize sunduğu hayatın problemsiz olması durumunda onu eleştirmeye ihtiyaç duymayacağımızı söyleyerek IISS’in ikinci günündeki konuşmasına başladı. Aydınlanmayla birlikte liberalizm herkes için hayatı daha iyi bir hale getireceğini iddia etmesine rağmen hayata yansıyan taraflarına baktığımız zaman Locke’un ortaya koyduğu anlayışı sürdürdüğü görülmektedir. Modernite ile bütün insanlar problem yaşadığı gibi gün geçtikçe sayıları daha da azalan ayrıcalıklı insanlar da sorunlar yaşamaktadır. Bunu psikolog sayısının artmasından da görebiliriz. Örneğin günümüzde her şeyi her türlü fiyata bulabiliyor olmamız, fakir tüketicinin lehine bir durum değildir. Bir başka deyişle daha ucuz bir fiyata bir şeyler almak problemi çözmüyor aksine onu beslemektedir.

Hallaq, modernitenin yarattığı krizlerden etkilenen üç alan üzerinden konuşmasını sürdürdü: Çevre, kaynak-servet dağılımı ve toplumsal düzenin parçalanması.

  1. Çevre (Enviroment)

Hallaq, modernitenin krizlerini ele alırken özellikle sistemin kırılma noktalarını ve tarihte şu ana kadar görülmemiş meselelere odaklanmayı metot olarak benimser. Bunlardan bir tanesi modernitenin her şeyi evrenselleştirme kabiliyetidir. Mesela modern zihniyet patlıcanı sevmediği zaman, onun sizin için iyi olmadığını savunmaya başlar. Bunun için bilimsel kanıtlar bile üretir ve sizden, yüzyıllarca patlıcan yemenize rağmen, onu terk etmenizi ister. Bu zihniyet, modernitenin sahip olduğu üstünlük-egemenlik fikrine dayanmaktadır. Bilimin gerçekten bunu kanıtladığını mı yoksa canavarlaşmış dünya görüşlerinin ideolojilerini doğru çıkarmaya mı çalıştığını anlamak oldukça zordur. Hallaq bu noktada basit matematiksel gerçekler dışında, bilimin evrenselleştirilip herkes için geçerli bir durum ortaya koyabileceğine inanmadığını söylemektedir.

Çevre konusunda ise insanlar tarihleri boyunca çevreyi-doğayı bir şekilde işlemiş, idare etmişlerdir. Bunun modern projeyle farkı nedir? Çevresel/ekolojik problem sadece fiziksel bir problem değildir. Hallaq problemin öncelikle epistemolojik olduğunu söyler. Diğer bir deyişle problem bir yeri tamir etmekle çözülebilecek türden değildir. Problemi anlamaya yarayacak olan şeyin, onun epistemik yapısını kavramakla olduğunu ve epistemik düzeyde düzeltilmediği sürece fiziksel alanda bir düzelmenin olmayacağını söylemektedir.

  1. Kaynaklar ya da Servetin Dağılımı (Resorces or Distribution of Welth)

İnsanlık tarihinde her zaman zengin ve fakirler olmuştur. İslam dünyasında mülkiyetin Allah’a ait olduğu anlayışı vardır. Bu yüzden arazilere “Bu mülk falancaya aittir. Ama asıl mülk Allah’ındır.” şeklinde yazılar yazılırdı. Çünkü günün sonunda mülkiyetten sorguya çekilme anlayışı insanların zihinlerinde mevcuttu. Kazanılan şeyin ne olduğu kadar nasıl kazanıldığı da önemliydi, helal olması gerekirdi. Örneğin zekâtın, sahibinin malını temizleme anlamını taşıması bu açıdan önemlidir. Modern anlayışta ise bu görülmez. Kapitalist sistemin görüşü “para kazanmak için para kazanılır”dır. Bu yüzden şirketlerin kazançlarında herhangi bir sınır yoktur, buna kurumsal açgözlülük denir. Yardım kuruluşlarına yatırım yapan insanlar- şirketler bile imajlarının çıkarı doğrultusunda yardım etmektedir.

Hallaq liberalizmin 18. yy.da başlayan bir şey olmadığını, Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan’ı sömürmeye başladığı zaman başladığını söyler. Liberalizm sömürgeciliğin bir projesidir. Hallaq’a göre liberalizmin beyni materyalizmdir, spesifik olarak ise kapitalizmdir. Kalbi ise politik sistemdir. Bunlar olmadan sistem yürümez. İngilizler Hindistan’ı sömürgeleştirdikleri zaman yaptıkları ilk şey politik sistemi değiştirmektir. Kapitalist ekonomik sistemi korumak için bir politik sisteme ihtiyaç bulunmaktadır. Bunu hukuk sisteminde ceza ve ticaret hukukunda yapılan değişiklikler ile sağlamış oldular. Sömürge ülkelerinde yeniden yapılanma hep bu örneği takip etmiştir. Amerika, 2003 yılında Irak’a girdiğinde yine aynı politikayı izlemiştir. Sömürgeciliğin geçtiğimiz iki yüzyılda çok da değişmediğini söyleyebilmekteyiz. Peki, politik sistemin değiştirilmesine neden ihtiyaç vardır? sorusu zihinleri kurcalamaktadır. Politik sistem toplumun düzenini değiştirdiği gibi mülkiyet tasavvurunu da yeniden yapılandırır. Mesela modern mülkiyet kavramına ve modern öncesi İslam geleneğinde mülkiyet kavramına baktığımız zaman aslında birbirinden tamamen farklı iki dünya görüşünü görürüz. Modern sistem kârın, kaynakların, pazarın, vb. tamamen kapitalist sisteme hizmet etmesini sağlamaktadır. Örneğin Hallaq, demokrasinin sunduğu özgürlük fikrinin de liberalizme hizmet ettiğini söyler. Sistemin anlayışında insanlar ancak liberal hükümeti seçmek için özgür olmalıdır. Başka bir hükümeti seçme hakları yoktur. Bugün Cezair ve Gazze’de yapılan seçimlerde bunun örneklerini açıkça görmekteyiz.

  1. Toplumsal Düzenin Parçalanması (Disintergration of The Social Order)

Hallaq’a göre modernite organik, orijinal ve geleneksel toplumsal yapıyı tamamen yok etmiştir. Buna boşanmalar ve intiharlar örnek olarak verilebilir. Hallaq bütün bu sorunların sadece çevresel ya da toplumsal olmadığını,  bunların epistemik düzlemdeki aksaklıklardan ötürü kaynaklandığını vurgulamaktadır. Hallaq, modernitenin insanlığın yararına materyal varoluşun dışında bir şey getirmediğini savunmaktadır. Bugün modern eğitimin, tıbbın, vb. çözdüğü şeyler, bizzat modernitenin ortaya çıkardığı sorunlardır. Karşılaştığımız ilk şey ise büyük bir epistemolojik kargaşadır. Bunları gördüğümüzde ve kabul ettiğimizde İslamî bilginin formlarına bakabilir, İslamî bilgi formlarını sadece İslam dünyasının değil bütün dünyanın masasına yatırabiliriz. Hallaq’ın yayınladığı iki kitabı bu meseleleri ele alır (Impossible State, Orientalism).

Hallaq konuşmasının geri kalan kısmında, İslam geleneğinden belirli ilkeleri alıp ve onları yaşadığımız problemlere çözüm olarak nasıl uygulayabileceğimizi tartışmıştır.

Hallaq’a göre İslam geleneği 19. yy.da kurumsal olarak kolonyalizm ile birlikte tahrip edilmişti. Epistemolojik açıdan baktığımızda İslam geleneğinin kurumsal yapısı -medrese, halkalar, vs.- da yok edilmişti. İslamî eğitim anlayışı klasik metinlerin sayfalarına gömülmüştü. Bazı medrese ve el-Ezher gibi üniversitelerde korunmaya çalışılmış olsa da moderniteye karşı gelinememiştir. Müslümanlar gelenekle bağlarını yitirdikleri için tarihlerini geri getirmeye çalışsalar da metodolojik ve teorik temelleri olmadan bu proje sadece siyasi bir eylem olarak ortaya çıkacaktır. Bütün tepkiler siyasî bir biçim almaktan öteye gidememektedir.

Hallaq kolonyalizmin bizim İslam geleneği ile aramızdaki ilişkiyi tamamen kopardığını ve yapılabilecek şeyin şu olduğunu söyler: Modernitenin özellikle marjinal, önemsiz, ikincil olarak gördüğü noktaları tespit edip onlar üzerine çalışmaya başlamak gerekmektedir. Konuşmasının geri kalan kısmında Hallaq İslam geleneğini tam olarak görebilmemize yarayacak olan ilkeleri tespit etmeye çalışır. Şeriatta var olan ve günümüz meselelerine çare olabilecek ilkeleri Hallaq şöyle sıralar: Dünya birliği anlayışı, şeriatın eşitlik anlayışı, yerleşik toplumsal tutum-ümmet fikri ve niyet.

I. Dünyanın Bir Bütün Olduğu Anlayışı (The Unity of The World)

Hallaq’a göre moderniteye baktığımız zaman, her şeyin parçalanmış olduğunu görürüz. Modernitenin bu özelliği sadece ilkelerinde değil dünyayı nasıl idare ettiğinde de görülür. Toplumlar hiç parçalanmadığı gibi parçalanmıştır, en önemlisi de bireysel benlik de parçalanmaya tabi tutulmuştur. Bunun aksine, şeriat sisteminde bir birlik anlayışı vardır. Örneğin kozmolojik dünya anlayışı modern öncesi birçok toplum için pekâlâ iş gören bir sistemdi. Hallaq bu anlayışı biraz daha zenginleştirerek Kur’ânî, sûfî ve şer‘î perspektifte dünya birliği anlayışı kavramının zuhur ettiğini söyler. Yani dünyadaki her şey birbirine bağlı olduğu gibi dünya da bir bütündür, birlik içindedir. Burada mistisizmin temellerini görmüş oluruz. Modernite bunu kabul etmediği gibi dünyanın birliğini her yerde düalizmler yaratarak bozmuş durumdadır. Dünyayı tek bir birlik olarak görmek bize iki şey kazandırır: 1) Spritüel temelleri oluşturur 2) Bir yerde bir şeyler yapılıyorsa, bunlar başka bir yerlerde etkisini gösterecektir. Yani kuzey Hindistan’da bir dağı yerle bir ettiğimizde bunun sonuçları hiç bilmediğimiz başka yerlerde karşımıza çıkacaktır bilincini verir.

Modern tıbbı ele aldığımızda, onun modernitenin bütün DNA kodlarını taşıdığını ve sorunlarını sergilediğini görürüz. Göz doktoru sadece göze bakar, bütün bedeninize bakmaz. Gözü kontrol edebilir ama bedenin geri kalan kısımlarıyla ilgilenmez. Modernitenin parçalanmış yapısı kendini tıpta bu şekilde göstermektedir. Hayatımızın geri kalan kısımlarında bunu “uzmanlaşma” dediğimiz olguda görürüz. Bunun bir başka örneği mahkemelerdir. Mahkeme karşısında durduğunuzda modern yargı sistemi sadece sizinle ilgilenir, etrafınızdaki insanları düşünmez. Modern Avrupa mevzuatı tamamen bu parçalanmış bireysel anlayışın üzerine bina edilmiştir.  İslam hukuk sisteminde ise yargılanan kişinin ve etrafındaki insanların hüküm verildikten sonraki akıbetlerinin nasıl olacağı üzerine önemle durulduğunu görürüz.

II. Şeriatın Eşitlik Anlayışı (The Egalitarianism of The Sheria)

Şeriatın ekonomi anlayışı son derece eşitlikçiydi. Modern liberaller buna korumacı (protectionist) ismini vermektedirler. Liberal terminolojide korumacılık olumsuz bir anlam taşımaktadır, çünkü verimli olmayan şeyleri de korumaktadır. İslam’da ise korumacılık son derece önemliydi, kelimenin en basit anlamıyla zayıf olan alanları korumaya yönelik bir anlayıştı.

Kolonyalizmin 19. yy.da geldiğinde, ilk yaptığı şey, faaliyette bulunduğu bölgelerdeki şeriat sistemi yerine yeni bir sistem koymak olmuştur. 19.yy.’ın ortalarına kadarki süreç sistematik olarak şeriat sisteminin yok edilmesine yönelik işlemiştir. Bazı bölgelerde kolonyalizm yerel sistemleri kullanmaya devam ettiği halde neden şeriat sistemini ortadan kaldırmaya çalışmıştır? Çünkü şeriat, liberal sistemin ekonomik ve siyasi yönetim prensipleriyle bağdaşmamakta, ona zıt düşmektedir. Şeriat para kazanmayı önemser ama bunu sırf para kazanmak için yapmaz ve paranın nasıl bir şekilde kazanıldığı üzerine titizlikle durur, onun helal olmasına çok dikkat eder, malının zekâtını verir.

Eşitlik anlayışına bir başka örnek İslam mahkemelerindeki ifade özgürlüğüdür. Modern mahkemelerde hâkim sizi uygun bulmadığı bir davranışınızdan ötürü gözaltına alabilirken, şeriat mahkemelerinde hâkime lanet bile okunabilmekteydi. Kaynaklarımız özellikle kadınların hâkimlere bağırmalarını nakletmektedir.

III. Yerleşik Toplumsal Tutum (Entrenched Communal Attitude)

Şeriat toplumun varlığını üstlenir. Ümmet fikri sadece belirli bir inanca mensup insanları kapsamaz, daha soyut bir anlama sahip olmasının yanı sıra daha küçük birimler şeklinde de tezahür ederdi. Öyle ki ümmet genellikle şehirlerdeki mahalleler ile temsil edilmekteydi. Her mahallenin-ümmetin, mensuplarına yüklediği kefalet, koruma, kasame, nafaka, vb. sorumluluklar ve haklar vardı. Bu şekilde toplumun düzeni ve koruması sağlanmaktaydı. Şeriat sisteminde toplum-birey çatışması görülmez, fıkıh kitapları böyle bir ayırımı hiçbir zaman yapmazdı. Modernite ise bireylere verebildiğinden çok daha fazla hak vererek toplumu zayıflatmıştır. Toplum, modern devletin karşısında durmaktadır. Bu da şeriatın kolonyalizm tarafından istenmediğinin de açıklamasıdır. Toplumun nasıl çalıştığını, bir toplumda yaşamanın ne anlama geldiğini anlamazsak normal bir fıkıh kitabını anlamamız çok zor olacaktır.

IV. Niyet (Intention)

Ahlâkî özün biçimlenmesinde niyetin rolü çok önemlidir ve Batı’nın modern yaşamında yer bulamayan bir değerdir. Bugün birisi bir şey yapmak istediğinde yaptığı şeyi kutsal bir eylem olarak adlandırabilecek, onu bir değer haline getirebilecek herhangi bir manevi ve dâhili eylem yoktur. Hallaq’a göre bu çok ihmal edilmiştir. Niyetin özellikle entelektüel önemi, Müslümanlar tarafından bile ihmal edilmektedir. Gazzalî’nin riyazatü’n-nefs olarak adlandırdığı Foucault’un ise benlik teknolojileri (tecnologies of the self) olarak isimlendirdiği şey ahlâkî bir varlık oluşturmak amacıyla öznenin oluşturulmasıdır. İhya-u Ulumi’d-Din tamamen bu amaçla yazılmış bir eserdir. Sisteme; insanların ihmal ettiği, kaçırdığı derinliği verme çabası gütmektedir. Bu yüzden Hallaq, Foucault’u Gazzalî düşüncesine tâbi olarak görür.

Son olarak Hallaq konuşmasını pozitif ve negatif liberalizm kavramlarını tartışarak ve akabinde katılımcıların sorularına cevap vererek bitirmiştir.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın