Ücretli Çalışmanın Tarihçesi: Sosyal Sorunun Dönüşümü

Değerlendiren; Hanife Kalkan, İLEM 1. Kademe Öğrencisi

0
899

Robert Castel, Ücretli Çalışmanın Tarihçesi: Sosyal Sorunun Dönüşümü, Ahmet İnsel, Çev, Işık Ergüden, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017, 430 s.

Çalışma sosyolojisi alanına yönelmiş Fransız sosyolog ve filozof Robert Castel, “Sosyal Sorunun Dönüşümü” alt başlığında Ücretli Çalışmanın Tarihçesi adlı eserini, “dün olduğu gibi bugün de daha iyi bir gelecekten mahrum bırakılanlara” adadığını söyleyerek başlamaktadır. Bu ifade çalışmanın meramını anlatması bakımından okuyucuya kitabın mahiyeti hakkında önemli ipuçları vermektedir.

Eser, çalışma koşullarının değişimiyle yeni sosyal ilişkilerin de oluştuğunu ele alan iki ana bölüm, kapsamlı alt başlıklar ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Bu yapıt, Avrupa toplumunun 14. yüzyıldan günümüze kadar olan süreç içerisindeki değişim ve dönüşümlerini çalışma ve ücretlilik ilişkileri bağlamında ele alan derinlemesine bir incelemeyi içermektedir. Tüm toplumların kendi içlerinde parçalanma risklerinin belirginleşmesiyle bir aradalıklarının temelini sorgulamaya başladıklarının tespiti üzerinden “Vesayetten Sözleşmeye” başlıklı ilk bölümde Avrupa toplumunun parçalanma risklerini ve bu risklere getirilen çözüm önerilerini ele almaktadır. Toplumsal yalıtılmışlığı ve parçalanma riskini meydana getiren unsurlar olarak mensubiyet yitimi, dışlanma ve üretim faaliyetlerinin dışında alma gibi durumları sıralar. İngiltere feodalitesinin sarsılmasıyla mensubiyet yitimi yaşayan ve proletaryanın atası olarak bahsettiği “gezgin serseriler” toplumsal yalıtılmışlığın somut bir örneğidir.

Yeni dönemde ise feodal sözleşmenin bağlayıcılığından kurtulup sözde “özgür işçi” olan proleter bu konumu dolduracaktır. Birincil toplumsallık ilişkilerinin güçlü olduğu toplumlarda bireyin muhtaç duruma düşmesi durumunda toplumun ahenk ve düzeni bozulacağından ötürü bireye, hayatını yeniden üretebilmesi imkânı sağlanmaktadır. Ancak bu bağların zayıflaması ve uzmanlaşmış sorumluluk mercilerinin oluşmasıyla birlikte muhtaç duruma düşen bireylere bu imkân verilemediğinden ötürü “mensubiyet yitimine” uğrarlar. Castel, bu soruna çözüm olarak özgür köylünün kudretli bir efendinin himayesi altına girerek hayatın risklerine karşı savunmada olduğuna inanıldığının tespitinde bulunur. Ancak bu çözümün beraberinde bir çıkmazı da getirdiğinin üzerinde durmaz. Bireyi muhtaç olma ve mensubiyet yitimine uğramaktan kurtardığı düşünülen bu şartın, onu aynı zamanda başka bir muhtaçlığa, efendinin muhtaçlığına maruz bırakıp bırakmadığı sorusunun sorulması elzemdir.

Aynı zamanda bir efendinin himayesi altında bulunmayan ve çalışabilecek durumda iken hayatını kazanmak için bir işte çalışmayan kimseler “gezgin serseri” olarak adlandırılır. Bu bireylere toplumun işleyişini bozan potansiyel suçlu gözüyle bakılmaktadır. Bu yüzden ötekileştirilerek kapatma cezalarına maruz bırakılmışlardır. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamayan, kendisini herhangi bir yere ait hissedemeyen bu insanların sorunlarına kökten bir çözüm üretilmediği böylesi bir düzensizlik içerisinde tek başına bireylerin suçlu tutulmasının haksız olduğunu da eklemek gereklidir. Nitekim ilerleyen süreçte bu duruma çözümler üretilmiş ancak bunlar da farklı sosyal sorunları beraberinde getirmiştir. Örneğin 17. yüzyılın sonundan itibaren üretkenlik artar, ticaret zenginleşir, güçlü bir burjuvazi oluşur ancak yoksulluk aynı oranda azalma gösterme yerine kitlesel bir görünüm kazanır. Castel‟in ifadelendirmesiyle; “kitlesel yoksulluk” oluşur. Tüm bu tespitlerin ardından ücretlilik ilişkilerine geçilir.

Yazara göre sosyal sorunu anlayabilmenin anahtarı ücretlilerin zorlu yolculuğunun tahayyül edilebilmesidir. Bugün anladığımız biçimiyle bir ücretliler topluluğunun oluşabilmesi uzun zaman almıştır. Castel bunun nedeninin sanayi öncesi çalışma ve örgütlenme biçiminin kurallı ve zorunlu çalışmayı esas aldığı ve bu sebeple de özgür emeğin kendisine yer bulamaması olduğunu belirtmektedir. Nitekim bu dönemlerde ücretli emek yoksulluğun göstergesi kabul edilmektedir. Hayatlarını kazanabilmeleri için ellerindeki tek kaynağın kol gücü olduğu insanlar “niteliksizler” olarak adlandırılarak toplumun en alt tabakasını oluşturmaktadırlar. Bu algı birçok toplum için değişiklik gösterir, örneğin İslam toplumu gibi toplumlarda “emek” her dönem için kutsal kabul edilmektedir. Bu sebepten ötürü kanaatimizce Castel’in eserinin başındaki tespit ve teorilerinin yalnızca Avrupa toplumu temelli olduğunu belirtmesi çalışmasının geçerliliğini güçlendirmiştir, diyebiliriz.

“Sözleşmeden Statüye” adlı ikinci bölümde ise liberalizmin etkileri, sanayi toplumun ortaya çıkışının farklılaştırdığı ilişkiler ve bu ilişkilerin de doğurduğu yeni sosyal sorunlar ele alınmaktadır. Castel burada dikkat çekici tespitlerde bulunmaktadır. Bu döneme geçilirken terk edilmeye çalışılan eski bağımlılık ilişkileri yeniden oluşturulmaya çalışılmakta çünkü bu ilişkilerin yokluğu toplumun bir aradalığını tehlikeye atarak karmaşıklığa sebep oluyor. Ancak tek farkla: Gerici seçenekler reddedilecek, bununla birlikte olmamaları halinde toplumsal sorun yaratan bağımlılık ilişkileri özgürlükle de bağdaşabilecek haliyle yeniden kabullenilecek. Bu geri dönüşü en iyi anlatacak olan ifade Castel‟in tarihçi Georges d‟Avenel‟den alıntıladığı şu ibare olacaktır: “Hiçbir dönem, bireyler arasında alıcı ilişkiler oluşturma için bundan daha fazla çabalamamıştır; hiçbiri de daha sonra endi eserinden bundan daha fazla rahatsız olup, bunu ortadan aldırma için daha fazla ıstırap çekmemiştir.” (s.41)

“Olumsuz Bireycilik” başlıklı sonuç bölümünde ise Castel, tüm bu tespit ve analizlerinin kısa bir özetini sunmaktadır. Kurmaya çalıştığı bu öykünün, Gemeinschaft’tan (topluluktan/cemaatten) Gesellschaft’a (topluma) geçişin hikayesi olarak okunabileceğini ifade etmektedir. Castel, bu noktada dikkat çekici açıklamalarda da bulunmaktadır. Bireyleri eski toplumsallık bağlarından, himaye edici ilişkilerden kopuk soyut kolektivitelere dahil eden yeni bir koruma düzeninin oluşturulması ile sanayi toplumundan ücretliler toplumuna geçiş aşaması fazla çatışma olmaksızın gerçekleşebilmiştir. Ancak bu aşamada da kitlesel bireyciliğin baş gösterdiğini ifade eder. Bu dikkat çekici açıklamalar aynı zamanda Avrupa toplumun şu an içinde bulunduğu durumu ve olaylar karşısındaki tutumunu da anlamlandırabilmemize ayna teşkil etmektedir. Örneğin, Avrupa toplumlarının son yıllarda mültecilere karşı olan tutumlarının kökeni bir Ortaçağ söylemi olan “Uyrukluğunu belirt yardım görürsün” ifadesidir, diyebiliriz. Yani Castel’in da belirttiği gibi yardım talebinde bulunan işi topluluğa mensup olduğunu kanıtlama zorundadır. Bütün bu saptamaların ardından Castel, bu denli belirsizlikler içerisinde kesin olan şeyin; kimsenin devletin yerini tutamayacağı, dolayısıyla da manevrayı yönetmenin ve kazayı önlemenin de ona düştüğü yorumuyla bitirir. Kitlesel bireyciliğin yani birincil toplumsallık ilişkilerinin ortadan kalkmasıyla toplumun bireyleri arasında çıkar çatışmalarının ön planda olduğu bir aşamada olunduğu düşünülürse Castel’in yorumu gayet makul gözükmektedir.

İncelemede yer alan saptamalar ve analizler geniş kapsamlı olduğundan ötürü burada tümüne değinebilmemiz pek mümkün olmasa da daha iyi kavrayabilmek açısından her başlığın ayrıntılı olarak ele alınıp üzerinde düşünmeyi gerektirmektedir. Ancak bu araştırmanın Avrupa’nın değişim ve dönüşümünü yalnızca çalışma ilişkileri bağlamında ele aldığı fakat bu dönüşümlerin farklı unsurlar (savaş, göç, devrim vb…) neticesinde de oluşabileceği unutulmamalıdır.

Sonuç olarak tüm bu tespit ve teoriler gösteriyor ki, çalışma ilişkilerinin değişim ve dönüşümü beraberinde sosyal, kültürel yapının da etkilenip değişmesini getirmektedir. Geri dönüşü olmayan bu değişimlerin ortaya çıkardığı sosyal sorunlara her dönemde farklı çözüm önerileri sunulmuş olsa da bu öneriler sorunu ortadan kaldırmak yerine ona kitlesel bir boyut kazandırmıştır. Bu duruma sebebiyet veren unsurlara ise eserden yola çıkarak çıkar çatışmaları, yüzeysel ve eşitsizlik yaratan çözüm önerileri vb. sayılabilir. Genel itibariyle de eser; dili, üslubu, içeriği ve yapısı bakımından yoğun bir okuma çabasını gerektirmektedir. Bu çabanın neticesinde de okuyucuya toplumsal ilişkilerin kavranabilmesinde incelikli bir bakış açısı kazandıracaktır.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın!
Lütfen isminizi yazın