Müphemlikten Doğan Varlık: Tekdüzeliğe Sürüklenen İnsan

Yazan: Ebrar TANRIVERDİ

Dünya bir yandan hızla bireysel yalnızlaşmaya doğru giderken, diğer yandan insanların şaşırtıcı biçimde birbirine benzemeye başladığını gözlemliyoruz. Özgürleşme ve bağımsızlaşma iddiası taşıyan modern birey, paradoksal biçimde tekdüze kalıplar içinde aynılaşma eylemi gösterebiliyor. Peki, insan toplulukları nasıl oldu da farklılığın değer olduğu bir evreden, çeşitliliği tehdit gibi algılayan bir döneme evirildi? Müphemlik karşısında geliştirdiğimiz tepkiler bizi hangi noktalarda tekdüzeleştirdi?

Thomas Bauer’in “Dünyanın Tekdüzeleşmesi” adlı eseri, ortaya koyduğu sorulara kesin ve mutlak cevaplar sunmaktan ziyade, bu sorulara zemin hazırlayacak derin bir farkındalık oluşturmayı amaçlamaktadır. Eser, özellikle müphemlik toleransının kültürel, siyasal ve bireysel düzeylerde nasıl zayıfladığına dair sunduğu perspektif ile modern dünyanın tekdüzeleşmeye doğru evirildiği noktayı yeniden düşünmeyi sağlamaktadır. Yazar, anlaşılır ve öğretici üslubuyla, hayatın dinamik noktalarından seçtiği somut örnekler aracılığıyla, akılda kalıcılığı yüksek bir anlatım sunmaktadır. Bu sayede eser, bir teşhis metni olarak literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır.

Bu eserin omurgasını oluşturan ve yazarın üzerinde özellikle durduğu temel kavram müphemliktir. Bauer’in modern dünyaya yönelttiği eleştirilerin büyük bölümü, müphemlik karşısında geliştirilen tahammülsüzlüğün tarihsel ve düşünsel kökenlerine dayanır. Dolayısıyla kitabın anlaşılabilmesi için öncelikle müphemlik kavramının neyi ifade ettiğinin ve hangi kavramlara karşıt olarak konumlandırıldığının açıklığa kavuşturulması gerekir. Bilinmesi gerekir ki müphemlik, yok edilmesi gereken bir kusur değil, varlığın özünden kaynaklanan kurucu bir unsurdur. İnsana ait ontolojik bir bilincin oluşabilmesi için, belirsizliklerin ortadan kaldırılması değil aksine onların peşinden gidilmesi gerekmektedir. Kavramın daha iyi anlaşılması için yazar, müphemliğin kazandırdıklarından çok karşıtlarının insanı getirdiği noktayı çözümlemektedir.

Thomas Bauer, tezinin merkezine yerleştirdiği “müphemlik (Ambiguitat)” kavramını, Almanca’da çok anlamlılık, kararsızlık ve belirsizlik gibi olguları kapsayan geniş bir terim olarak tanımlar. Bu müphemliğin karşıt kutbunda ise, modern çağın baskın eğilimi olan “tekdüzeleşme” ve bunun sonucu olan “tek anlamlılık” yer alır. Bauer’a göre, müphemliğe karşı gösterilen bu hoşgörüsüzlük, toplumsal yaşamı iki aşırı ve çelişik kutba iter: Bir yanda, her şeyi mutlak ve tek bir anlama indirgeme ısrarıyla belirlenen fundamentalizm; diğer yanda ise, çok anlamlılığın anlamsızlığa yol açtığını varsayarak her şeyin herhangi bir değerinin ya da anlamının olmadığını kabul eden kayıtsızlık. Bu iki eğilim, görünüşte zıt olsalar da, müphemliği ortadan kaldırmada ortak payda da buluşarak çeşitliliğin kaybına neden olur. Bu kayba neden olan belli başlı tarihsel ve kurumsal aksiyonlar yer almaktadır. Bu hususta dinin geçirdiği anlayış değişimi kayda değer noktalardan biridir.

Thomas Bauer’in analizine göre, müphemliğe karşı hoşgörü, Batı ve İslam geleneklerinde benzer bir tarihsel gerileme yaşamıştır. Batı Avrupa’da müphemliğe karşı en yüksek tolerans, erken dönem Katolik Kilisesi’nde görülmektedir. Kilise, bir karar verme sürecinde oluşan müphemlik durumlarını dahi başarıyla yönetir; örneğin Curia, çözülemeyen çelişkili konular karşısında bir karar vermemek için “Nihil esse respondendum” (Cevap verilmemeli) formülünü kullanırdı. Ancak, 18. yüzyıla değin bu tolerans gitgide azalmıştır. İkinci Vatikan Konsili, bu modern sürecin adımlarını atarak, ayinlerin gelişimini “tam yetkilendirme yöntemi” olarak tanımlanan bir merkezileşmeye taşımıştır. Kilise, bu kararlarıyla tartışmalara son vermiş olmamış, aksine tam karar verilemediği noktalarda bölünmeye sebebiyet vermiştir. Benzer bir müphemlik toleransı, İslam geleneğinde de mevcuttu. Peygamber Efendimizin “Fikir ayrılıkları ümmet için rahmettir” sözünden hareketle, İslam geleneğinde çeşitli fikir ayrılıkları bulunmaktaydı ve bu bir şeref kaynağıydı. Klasik İslam alimleri, bir önceki yorumu ontolojik olarak reddetmek yerine, eksik kalanı tamamlamaktaydılar. Yani müphemlik bir kaygı alanı değil, maneviyatı doyuran ve pratik memnuniyet oluşturan bir keşif alanıydı.

Müphemlik kavramının algısı, modern dönemde siyasi gelişmeler ve totaliter rejimlerin varoluşu ile kökten dönüşmektedir. Dönüşen bu yapı, aynı medeniyet içerisinde iki temel ontolojik ayrıma – kayıtsızlık ve fundamentalizm – sebebiyet vermektedir. Bu ayrım, bir yanda dinin siyasallaşması ile geleneksel dinden uzaklaşılarak veya netlik bulunamayan alanlar değersizleştirilerek kayıtsızlık oluşurken, diğer yanda ise genel hakim anlayış olan saf ve tek hakikat algısı furyasına kapılıp, korunma içgüdüsü olarak fundamentalistleşme eğilimini doğurur. Bauer, İran örneği gibi vakaları inceleyerek İslami akımlara ve dine yönelik oluşan haksız saldırılara eleştiri getirir. Bu fundamentalizmin eski çağa geri dönüş anlamına gelmediğini vurgular. Aksine, bu akımlar modern ideolojinin temel ihtiyacına (gerçek ve en doğrunun bulunması ihtiyacına) cevap niteliğinde doğmuştur ve bu, modern radikalizmin bir parçasıdır.

Genel olarak yazar varoluşun temeli olan din ve toplum işleyişini şu şekilde ifade eder; din, aşkın ve tam olarak kavramlaştırılamayan bir olgudur. Göbeklitepe örneği, dinin tümüyle açıklık ve belirginlik üzerinden değil, müphemlik barındıran derin motivasyonlardan doğduğunu ve toplumsal oluşumları şekillendirdiğini göstermektedir. Bu nedenle dini müphemlikten arındıran indirgemeci yaklaşımlar, toplumun otantik dinî üretimlerini sınırlamaktadır. Din ile etrafını şekillendiren kendini üreten kültürler yerini, tek gerçeğe ilişkin ihtiyacına cevabını veren hakim piyasaya devretmektedir. Bir nevi kendini yok etmektedir.

Hayatın merkezinde yer alan din bu dönüşümleri yaşarken, sanatın, siyasetin ve yaşam biçimlerimizin bundan bağımsız kalması düşünülemez. Thomas Bauer’in de işaret ettiği üzere, modern dünyada müphemlik toleransının zayıflaması yalnızca düşünsel alanla sınırlı kalmamış; estetik üretimi ve sanatsal tecrübeyi de derinden etkilemiştir. Sanat, henüz pazar dinamiklerinin ve ideolojik beklentilerin belirleyici hale gelmediği dönemlerde, bireyin iç dünyasından ve anlam arayışından türeyen bir olgu olarak varlık göstermekteydi. Bu durumu müzik felsefesi üzerinden somutlaştırmak mümkündür. Müzikte yer alan sınırlı sayıdaki nota, kaostan kozmosa uzanan bir süreçte sayısız eserin üretilmesine imkan tanır. Ancak bu üretim, belirlenmiş ve tek doğruya indirgenmiş armonik kalıplardan ziyade, denge arayışı içinde şekillenir. Bu denge, tıpkı insan varoluşunda olduğu gibi, kesinlikten değil müphemlikten beslenir.1 Böylece kendini arayan ve tanıyan insan, güzel olanın ne olduğuna dair kesin reçetelere değil, içsel sezgiye ve yoruma dayanarak sanatını üretir ve sunar.

Şimdi ise sanat, bireyden türeyen bir ifade olmaktan ziyade, “zaten en güzeli ve en pürüzsüzü seçilmiş” kalıplara yaklaşma çabası haline gelmiştir. Bauer’in eleştirdiği bu pürüzsüzlük ideali, müphemlikten kaçınma arzusunun estetik alandaki yansımasıdır. Peki bu “en güzeli” kim ya da ne belirlemektedir? Cevap, müphemlikten kurtulma vaadinde yatan söylem kültüründe saklıdır. Günümüzde bireyin kaygılarına hazır çözümler sunulmakta; belirsizliğin yüküyle yüzleşmek yerine, paketlenmiş anlamlar tercih edilmektedir. Depresif hissedene hazır müzik listeleri, eserini satmak isteyene önceden belirlenmiş estetik şemalar sunulur. Yeter ki birey içindeki müphemlikle yüzleşmesin, belirsizlikte kalmasın ve tekdüze düzenin gerisinde kalma korkusunu aşsın.

Artık bu noktada tekdüzeleşmenin bizden neleri kopardığını daha açık biçimde görmekteyiz. Ancak bu kıskacın içinden çıkmak pek de kolay değildir; zira birey, kendisinin şekillendirdiği ve kendisinden doğan bir kültür içinde değil, kendisine “en uygun olanın” dışarıdan atandığı genel kabuller çerçevesinde belirlenmektedir. Bu durum, insanın kendi doğasına  bırakılmadığını;  alışılmış  biçimde  çevresini  dönüştürme  ve  anlamlandırma hususunda giderek deneyimsizleştirildiğini göstermektedir. Bauer’in de işaret ettiği üzere, bireyin dünyayla kurduğu yaratıcı ve yorumlayıcı ilişki zayıflamakta, bunun yerine hazır anlamlar ve güvenli kalıplar ikame edilmektedir. Bu kültürel yapının sürekliliğini sağlamak adına ise Bauer’in eleştirdiği otantiklik çılgınlığı ve kutulama kavramları belirleyici hale gelmektedir. Otantiklik kavramı, modern söylemde insanın özünde bulunan saf ve bozulmamış bir gerçekliğin dışavurumu olarak sunulur. Bu yaklaşımda otantiklik, kültür ve geleneğin karşısında konumlandırılır; bireyin “doğal” olmasının önündeki engelin toplumsal yapı olduğu ima edilir. Oysa sosyolojik açıdan bilindiği üzere, bireyin sahip olduğu yapı çevresiyle kurduğu ilişkiler içinde şekillenir. Bourdieu’nun ifade ettiği habitus, yapı ile fail arasındaki bu etkileşimden doğar2. Dolayısıyla otantik benliğin kültürden bağımsız bir öz olarak ele alınması, insanın toplumsal varoluşunu göz ardı eden indirgemeci bir yaklaşımdır.

Bu noktada otantiklik söylemi ile kapitalizm arasında doğrudan bir ilişki ortaya çıkar. Kapitalizm, bireyin otantik olma ihtiyacını karşılamaya yönelik sürekli bir malzeme ve anlam repertuvarı sunar. Kişi, kendisini var ettiğini düşündüğü bu tercihler aracılığıyla aslında önceden belirlenmiş seçenekler arasından seçim yapmaktadır. Bauer’in eleştirisi tam da bu noktada yoğunlaşır: Kapitalizm, tarihsel olarak bir aşamadan sonra “ihtiyaçlarınızı biz belirleriz” demenin sürdürülemez olduğunu fark etmiş; bunun yerine bireyin özgürlük ve otantiklik arzusunu merkeze alan yeni bir kült üretmiştir. Böylece birey, kendi benliğini inşa ettiğini zannederken, sistemin sunduğu çerçeve içinde kalmaya devam eder. Somut örneğini de reklam panolarından demokratik söylemlere, kimlik politikalarından hatta kimi zaman ırksal teorilere kadar geniş bir alanda kendini göstermektedir.

Bu durum, zamanla öylesine içselleştirilmiş bir norm haline gelir ki kendi içinde dahi biçimsel çeşitlenmeler üretir. Özellikle farklı kültürlerin bir arada bulunduğu toplumlarda otantiklik, doğal olarak anlam belirsizlikleri ve yoruma açık alanlar doğurur. Ancak modern düşünce bu müphemlikle birlikte yaşamak yerine, onu denetim altına almayı tercih eder. Kültürel farklılıklar, canlı ve geçirgen yapılarıyla ele alınmak yerine, sabit kimlik kategorilerine ayrılarak sınıflandırılır. Böylece otantiklik, içsel ve dinamik bir nitelik olmaktan çıkar; “kutulama” yoluyla müphemlik bertaraf edilir; farklılık korunuyormuş gibi görünse de, aslında her bir kültürel ifade önceden belirlenmiş kalıplar içinde güvenli ve yönetilir hale getirilir.

Genel olarak Thomas Bauer, insanın iki temel baskı altında olduğunu vurgulamaktadır. Hem kendi başına kendisini gerçekleştirmesi hem de toplumdan koparılmış bir varlık olarak toplumda yaşamını sürdürmesi. Bu buhrandan yola çıkan yazar, altında yatan sebeplere indiğinde buzdağının görünmeyen yüzünün müphemliğin giderilmesinden kaynaklı tek ve en ideal olana ulaşma kaygısında olduğunu görmektedir. Üstünde durduğu tarihsel otoriter sistemden kapitalist sisteme kadar olan süreçte insanın tekdüzelik, tek hakikat, otantiklik gibi kavramlarda savrulduğunu dramatik bir şekil de ortaya koymaktadır. Ve kitabın sonunda insanın bu kıskaçtan kurtulmasının yolunu ise; “Müphemliğe Karşı Hoşgörü” zihniyetini yeniden tesis etmekte bulmaktadır.

Bauer’a göre kaçış, kesinlik takıntısından vazgeçerek, hayatın esasen çelişkiler, belirsizlikler ve çoklu anlamlardan oluştuğu gerçeğini kabul etmekten geçmektedir. Bu bir kader değil, öğrenilebilir bir beceridir. Kitap, çözümlere kapı aralarken şu iki temel alana odaklanır: Birincisi müphemliğin yüksek olduğu alanların iyileştirilmesi. Din, sanat ve doğanın kasten müphem bırakılmış alanlar olduğu ve bunların netlikle kazandırılması imkansız alanlar olarak görür. Bu alanlar da yeniden derinleşmek, güzelliğin ütopik potansiyelini tekrar keşfetmek ve yaşamın karmaşıklığını bir zenginlik olarak kucaklamak gerektiğini söyler. İkincisi ise; müphemlik ve nezaket eğitimidir. Burada hedef gençlerin içinde ve dışında yaşadığı çelişkilere dayanma gücünü sağlamaktadır. Kişilerin nezaket eğitimi alması ise toplum içerisinde farklı fikirle yorum hakkını tanımayı sağlamaktadır bu durum adeta toplumsal müphemliği yönetme sanatını oluşturmaktadır.

Yazar, anatezinde ele aldığı kavramları; psikolojik, sosyolojik ve felsefik boyutlar ile geniş okuyucu kitlesine sunmaktadır. Ancak eleştirel yaklaşan okuyucu, mevcut durumda tekdüzeleşmenin itici gücü olan kurumsal rasyonalite ve yapay zeka tahakkümü karşısında bu tür mikro etik çözüm önerilerini yetersiz bulabilir. Yazar her ne kadar bireyi derinlik ve çok anlamlılık arayışına yönlendirse de, 1980’lerden sonra hızla mekanikleşen ve verimlilik odaklı ‘makine-insanı’ idealine evrilen çağ itibarıyla, müphemliğin yaşamına zenginlik katacağına dair deneyimi olmayan modern insan için bu öneriler havada kalabilir. Müphemlik, bu birey için çözülmesi gereken bir sorun (hata) olarak kodlanmıştır. Bu sebeple, literatüre böyle bir farkındalığı kazandıran Bauer’ın uyarısına ek olarak, bu durumu iyileştirmeye yönelik kendine pragmatik sorumluluk atayan, özellikle eğitim sistemleri ve kamu politikaları alanında çalışanların somut ve uygulamaya dönük çabaları ile tekdüzeleşme tehdidi karşısında daha ümit var bir bakış açısı korunabilecektir.


  1. Platon ve Farabi’de Müzik Felsefesi , Merve Temizer Güneş , Yüksek Lisans tezi, 2018, s.98 ↩︎
  2. Bourdie’ un Toplumsal eylem- yapı kuramı. Bourdieu, P. (1999). Pratik Nedeni: Eylemin kuramı üzerine (2. Baskı): Kesit yayıncılık ↩︎

Leave a Comment