Yangın Hortumundan Su İçmeye Çalışmak: Odaklanma Krizimiz ve Bir “Dikkat İsyanı” Çağrısı
Hiç fark ettiniz mi? Son zamanlarda kime sorsanız aynı dertten muzdarip: Odaklanamamak. Eskiden saatlerce başından kalkmadığımız kitapların artık bir paragrafını bile bitirmekte zorlanıyoruz. İki saatlik bir filmi kesintisiz izlemek adeta bir irade testine dönüştü; heyecanlı bir sahnede bile filmi durdurup araya “Reels” kaydırma seansları sıkıştırmadan edemiyoruz. Zihnimizin içinde tam anlamıyla bin tane tilki dolaşıyor ve işin en tuhaf tarafı, hiçbirinin kuyruğu birbirine çarpmıyor.
Geçtiğimiz günlerde 49W adlı YouTube kanalında, Boğaziçi mezunu iki siyaset bilimci Abdulvahit Gezer ve Mehmet Yaşar Altundağ’ın tam da günümüzün bu “odaklanma krizini” tartıştıkları bir videoya denk geldim. Tartışmanın merkezinde ise Johann Hari’nin Çalınan Dikkat adlı kitabı vardı. Aslında kitabı alalı epey olmuştu ama o malum dikkat dağınıklığından mıdır bilinmez, kütüphanemde öylece duruyordu. Ancak bu ufuk açıcı tartışmayı izleyince, benim için de kaçınılmaz olan bu yüzleşmeyi daha fazla ertelememeye ve o kapağı nihayet aralamaya karar verdim.

Kitabın yazarı Johann Hari, İskoç asıllı Britanyalı bir gazeteci. The Independent gibi mecralarda kalem oynatmış; depresyon, bağımlılık ve monarşi gibi sosyal bilimlerin derin sularında gezen ufuk açıcı kitaplar yazmış bir isim.1 İşin ilginç ve tatlı bir tevafuk barındıran kısmı ise yazarın da sosyal bilimler ve siyaset bilimi kökenli olması. İki siyaset bilimciden duyduğum, siyaset bilimi tedrisatından geçmiş bir yazarın elinden çıkan bu kitabı değerlendirmek de günün sonunda bir siyaset bilimi ve hukuk öğrencisi olarak bana nasip oldu.
Hari’nin bu kitabı yazma motivasyonu, aslında hepimizin gözü önünde cereyan eden ama kanıksadığımız o acı manzaradan, basit bir seyahat gözleminden doğuyor. Bir müze gezisi sırasında etrafına baktığında sarsıcı bir gerçeği fark ediyor: İnsanlar karşılarındaki o muazzam eserlere, yani yanı başlarında duran “gerçekliğe” değil, ellerindeki küçük parlak ekranlara bakıyorlar. Bu kolektif yabancılaşma tablosu karşısında yazar, oldukça radikal bir karar alıyor. Tası tarağı toplayıp, yanına akıllı telefonunu veya internete bağlanabilen herhangi bir bilgisayarı almadan ABD’nin okyanus kıyısındaki sakin bir kasaba olan Provincetown’da üç ay sürecek tam bir inzivaya çekiliyor. Başlangıçta yazarın kendi zihnini toparlamak için çıktığı bu “bireysel dijital detoks” yolculuğu, zamanla kabuğuna sığmıyor. Dünyanın dört bir yanından, dikkat ve odaklanma üzerine çalışan farklı disiplinlerdeki uzmanlarla yaptığı derinlemesine görüşmelerle bambaşka bir boyuta evriliyor ve nihayetinde elimizdeki bu ufuk açıcı eseri ortaya çıkarıyor.
Size “Dikkatinizi en çok ne dağıtıyor?” diye sorsam cevabınız ne olurdu? Kitabı okumadan önce bana sorsaydınız, hiç düşünmeden “Tabii ki sosyal medya ve elimizden düşmeyen telefonlar!” derdim. Eminim çoğumuzun cevabı da budur. Ancak Hari, ezberlerimizi bozarak sorunun sadece sosyal medyadan ibaret olmadığını, ekrandaki o bitmek bilmeyen bildirimlerin buzdağının yalnızca görünen kısmı olduğu gerçeğini yüzümüze çarpıyor. Uykumuzdan yediğimiz besinlere, soluduğumuz havadan çocukluk travmalarımıza, maruz kaldığımız fiziksel veya psikolojik şiddetten boş vaktimizi nasıl değerlendirdiğimize; hatta içinde bulunduğumuz makro düzeydeki sosyal, politik ve ekonomik sistemin odağımızı nasıl sistematik bir şekilde gasp ettiğine kadar pek çok faktörü masaya yatırıyor.
Toplam 14 bölümden oluşan eser, bu karmaşık sebepleri ve çözüm önerilerini ayakları yere basan, akademik ama bir o kadar da sarsıcı bir dille ele alıyor. Biz bu yazıda o sebeplerin ve çözümlerin en can alıcı olanlarına değineceğiz. Zira kitaptaki tüm maddeleri tek tek anlatmak değerlendirmemizin sınırını aşacaktır.
Dikkatimizi belirleyen en önemli faktörlerinden birinden başlamak istiyorum: Uyku.
Hayatımızın üçte birini dünyayla tüm ilişkimizi keserek, uykuda geçiriyoruz. Günümüzün o bitmek bilmeyen telaşı içinde bu devasa zaman dilimi, zaman zaman feda edilebilir bir lüks gibi görülebiliyor. Hal böyle olunca, güne birkaç saat daha sığdırmak için ilk faturayı hep uykumuza kesiyoruz. Öyle ki araştırmalar, tipik bir üniversite öğrencisinin ortalama uyku süresinin, cephedeki bir askerle ya da bebeği yeni doğmuş bir anneyle neredeyse aynı seviyede olduğunu gösteriyor.2 Uykudan çaldığımız o saatlerde çok daha verimli işler yaptığımızı sanıyoruz. Fakat bilim hiç de öyle demiyor. Biz yastığa başımızı koyduğumuzda, zihnimiz arka planda adeta mesaiye başlıyor; gün içinde maruz kaldığımız bilgileri süzüyor, yeni bağlantılar kuruyor ve uçup gitmemesi için onları uzun süreli hafızaya özenle kaydediyor. Dahası, beyin omurilik sıvısı devreye girip gün boyu beynimizde biriken metabolik atıkları adeta yıkayıp atıyor. Peki ya “Daha çok işim var” deyip uykudan kıstığınızda ne oluyor? İnsanlar uyanıklık ve uykuyu siyahla beyaz gibi keskin olduğunu düşünür. Oysa uykusuz kaldığımızda gözlerimiz açık etrafa bakarken bile beynimiz gizlice “lokal uyku” dediğimiz bir faza geçer. Biz o an kendimizi zihnen enerjik zannederken aslında beynimizin bazı bölgeleri çoktan kepenkleri indirmiştir. Bu durumun yarattığı zihinsel bitkinliği bastırmak için anında kahvelere, enerji içeceklerine sarılıyoruz. Ancak Hari’nin de vurguladığı gibi kafein, sadece yorgunluk hissini algılayan reseptörleri bloke ediyor. Bu durumu, arabada benzinin bittiğini gösteren o kırmızı uyarı ışığının üstünü siyah bir bantla kapatmaya benzetebiliriz. Göstergeyi görmemek depoyu doldurmuyor ve günün sonunda yolda kalacağımızı içten içe hepimiz çok iyi biliyoruz.

Galiba buradaki en büyük problem, modern çağın bize dinlenmeyi bir “vicdan azabı” olarak kodlaması olabilir. Yatağa uzandığımızda o kaçınılmaz suçluluk duygusu yakamıza yapışıyor: “Şimdi uyumak yerine vizelere çalışabilirdim, sayfalarca süren makaleleri bitirebilirdim, teslim tarihi yaklaşan o raporu hazırlayabilirdim…” Oysa gerçek şu: Yeterli uyku, uykusuz geçirilen saatlerce mesaiye göre çok daha verimlidir. Masada sızıp kaldığımızda kendimize kızmak yerine, “Vücudumun buna ihtiyacı varmış ve hakkı olanı aldı” diyebilmek aslında en makul davranış. Çünkü iyi bir uyku; sadece odağımızı geri getirmekle kalmıyor, huysuzluktan obeziteye kadar bedenimizdeki epey bir hasarı sessizce onarıyor. Gelelim zihnimizi sinsice kemiren ikinci büyük hırsıza: Durmak bilmeyen enformasyon bombardımanı. Hari, kitapta bu durumu o kadar çarpıcı bir metaforla özetliyor ki duyunca hak vermemek elde değil: “Yangın hortumundan su içmeye çalışmak.” Gerçekten de tam olarak bunu yapıyoruz. Üzerimize öyle tazyikli öyle amansız bir bilgi seli akıyor ki susuzluğumuzu gidermek bir yana nefessiz kalıp boğuluyoruz. Kitaptaki şu veri aslında her şeyi açıklıyor: 1986 yılında ortalama bir insanın gün boyu maruz kaldığı bilgi yığını kırk sayfalık bir gazeteye eşdeğerken; 2007’de bu rakam tam 174 gazeteye denk bir boyuta ulaşmıştır. Aradan geçen şu son yirmi yılda -hele ki o kaydırdıkça bitmeyen ekranları düşünürsek- bu sayının katlanarak arttığını söylemek mümkün.
Galiba buradaki en büyük problem, modern çağın bize dinlenmeyi bir “vicdan azabı” olarak kodlaması olabilir. Yatağa uzandığımızda o kaçınılmaz suçluluk duygusu yakamıza yapışıyor
Peki bu kadar yoğun bilgi zihnimizde nasıl bir tahribat yaratıyor? Hari, tam da bu noktada “Zihin Gezinmesi” dediğimiz o hayati işlevin nasıl sekteye uğradığını anlatıyor. Sıradan bir günümüzü gözümüzün önüne getirelim: Amfide uzun uzun ders dinliyoruz, çıkışta arkadaşlarla hararetli bir sohbete dalıyoruz, yolda yürürken kulaklıklarımızdan müzik hiç eksik olmuyor; otobüse veya metroya adım attığımız an ise elimiz o tanıdık refleksle hemen telefona gidiyor. Beynimize şöyle bir nefes alacak, rölantide çalışacak tek bir boşluk bile bırakmıyoruz. Oysa keskin ve berrak bir odaklanma için beynimizin zaman zaman sıkılmaya, tabiri caizse “hiçbir şey yapmamaya” ihtiyacı var. Zihnimiz ancak o eylemsizlik anlarında gün içinde topladığı bilgileri arka planda tekrar ediyor, gereksizleri ayıklıyor ve asıl meseleleri sindiriyor. Eskilerin “tefekkür” dediği, günümüz jargonuyla zihni serbest bırakıp kendi kendine düşünmesine (belki de biraz kontrollü overthink yapmasına) izin vermek artık bir lüks değil, biyolojik bir ihtiyaç. O yüzden ufak bir tavsiye: Bir dahaki sefere otobüs camından dışarıyı izlemeyi deneyin. Ekrana gömülmek yerine sadece yolu, akıp giden trafiği seyredin. Metroda telefonunuzu cebinizden çıkarmayın; etrafınızdaki insanlara, yüzlere şöyle bir alıcı gözüyle bakın. Kendinizi o kesintisiz enformasyon akışından kısa bir süreliğine de olsa kopardığınızda, zihninizin o yangın hortumundan kurtulup nasıl derin bir nefes aldığını ve aradığınız o “farkı” inanın bana hissedeceksiniz.

Dikkatimizi çalan üçüncü etken ise beslenme alışkanlıklarımız ve maruz kaldığımız kirliliktir. Hari, kitaptaki bu bölüme hepimizi gülümsetecek ama bir o kadar da düşündürecek bir çocukluk anısıyla başlıyor. Yaz tatilinde babaannesinin yanına gittiğinde, önüne konan o mis gibi doğal yemekleri elinin tersiyle itip ille de “cips ve hamburger” diye mızmızlandığını anlatıyor. Dedesini binbir zorlukla McDonald’s’a sürüklediğini ve yaşlı adamın masaya gelen o Big Mac menüsüne nasıl derin bir tiksintiyle baktığını hiç unutmuyor. Aslında dedesinin o bakışı bugünün acı bir özeti olarak okunabilir. Günümüzde doğal ve temiz gıdaya ulaşmak adeta bir lükse dönüşmüş durumdadır. Etrafımız raf ömrü uzasın diye kimyasallara ve koruyuculara boğulmuş, ambalajı parlak ama içi boş paketli gıdalarla sarılı eşyalarla çevrilmiş haldedir. Bu katkı maddelerinin bedenimize verdiği fiziksel hasar bir yana asıl büyük ve sessiz yıkım beyin fonksiyonlarımızda yaşanıyor. Kitapta bu durum zihne kazınacak o muazzam benzetmeyle tokat gibi çarpıyor yüzümüze: “Arabanızın motoruna benzin yerine şampuan dökerseniz, motor arıza yaptığında buna şaşırmazsınız.” Oysa bizler modern dünyada insan bedeni için “yakıt” olmaktan çok uzak maddeleri her gün midemize indiriyor sonra da beynimizin tıkır tıkır çalışmasını ve odaklanmasını bekliyoruz. İşin bir de kirlilik boyutu var. Hari, sadece midemize girenlerin değil; çevremizi saran kurşunlu ev boyalarının ve yıllarca fütursuzca kullanılan kurşunlu benzinlerin zihinsel kapasitemizi nasıl zehirlediğini gözler önüne seriyor. İşin en ürkütücü tarafı ise ExxonMobil gibi devasa şirketlerin, insan sağlığına ve beyin gelişimine verilen bu zararları çok iyi bilmelerine rağmen, sırf para hırsları uğruna bu zehirli düzeni yıllarca devam ettirmiş olmaları.
İşte tüm bu tablo, bize çok kritik bir gerçeği fısıldıyor: Bizler odaklanamadığımız, iki satır okuyup dağıldığımız veya masada uyuyakaldığımız anlarda en büyük eziyeti kendimize yapıyor, acımasızca kendimizi suçluyoruz. “İradem zayıf”, “yeterince çabalamıyorum” diyerek faturayı hep kendimize kesiyoruz. Oysa bu çarpıcı gerçekler gösteriyor ki; dikkatimiz sadece bizim kişisel zaaflarımızdan değil, bizim kontrolümüz dışında işleyen devasa, politik ve ekonomik bir sistem tarafından kelimenin tam anlamıyla çalınıyor. Peki ya madalyonun en çok konuşulan yüzü? Tabii ki teknoloji ve ekranlar. Teknoloji devlerinin, özellikle de sosyal medya şirketlerinin bizi o dipsiz kuyuda tutmak için ne tür algoritmik oyunlar oynadığını artık sağır sultan bile duydu. Ama dürüst olmak gerekirse, ben bu durumu çok da yadırgamıyorum. Günün sonunda bu şirketlerin tek bir amacı var: Kâr etmek. Hari’nin kitapta kurduğu şu mantık her şeyi özetliyor aslında: “KFC’nin sizin daha fazla kızarmış tavuk yemenizi istediğini söylemek nasıl bir komplo teorisi değilse, sosyal medya şirketlerinin de daha fazla ekrana bakmanızı istemesi komplo teorisi değildir.” Adamlar sadece işini yapıyor.

Fakat ben burada o algoritmaları suçlamaktan ziyade, hepimizin iliklerine kadar hissettiği çok daha yakıcı bir ortak yaramıza parmak basmak istiyorum: Ulaşılabilirlik.
Farkında mısınız artık kendi ritmimize göre değil bildirimlere göre yaşıyoruz. Hayatımız, odağımız, o güzelim sessizliğimiz günde yüzlerce kez bıçak gibi kesiliyor. Eskiden sadece telefonla sınırlı olan bu dijital kuşatma; şimdi tabletler, bilgisayarlar, kolumuzda titreyip duran akıllı saatler derken her saniye, her milisaniye bizi “rahatsız edilebilir” kılıyor. Bu kesintisiz erişilebilirlik hali, dikkatimizi tabiri caizse paramparça ediyor. İşin en ironik tarafı ise şu: O bildirim cehenneminden kaçıp uzaklaşmak, telefonu bir kenara atmak istediğimizde bile aklımız o ekranda asılı kalıyor.Tüm bu karmaşanın ortasında sarsıcı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Belki de günümüzün en büyük lüksü, ulaşılamaz olabilmek.
Zihnimizin o dağılan parçalarını toparlamak için belli aralıklarla sert dijital detokslar yapmaya, cihazları tamamen kapatıp yukarıda bahsettiğimiz o çok kıymetli “sıkılma” eylemine vakit ayırmaya mecburuz. Çünkü her an ulaşılabilir olmak aslında kendimize hiç ulaşamamak demek. Kurtlar Vadisi’nin o efsanevi karakteri İskender Büyük’ün kült repliği aslında hepimizin bugünkü dijital köleliğini özetleyen bir feryat gibi:
“Eskiden ulaşılamayan bizdik, şimdi ne hallere düştük…”

Sonuç olarak kişisel gelişim raflarında görmeye alışkın olduğumuz o “her derde deva” sihirli formül vaatlerini bir kenara bırakalım; Johann Hari’nin Çalınan Dikkat eseri kesinlikle o kategoriye ait değil. Yazar bize kısa vadeli bir mucize vadetmiyor. Hari’nin önerdiği reçete çok daha köklü: Kolektif bir direniş. Yazar, bizzat kitabını da atfettiği anneannesi ve babaannesi döneminden, o neslin kadınlarının tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği “feminen zaferden” örnekler vererek bu direnişin adını koyuyor: Dikkat İsyanı. Çok da haklı bir isyan bu. Yazarın o vurucu cümlesiyle söylersek; “Bizler, Kral Zuckerberg’in sarayında dikkat kırıntıları için dilenen orta çağ köylüleri değiliz.” Sisteme karşı bu kolektif bilincin uyanması kesinlikle şart. Ancak yazarın bu makro düzeydeki isyan çağrısına, bir okuyucu olarak ufak bir şerh düşmek isterim. Kolektif adımlar uzun vadede sistemi değiştirecek yegâne güç olabilir, evet; fakat ben hâlâ bireysel direnişin ve atılacak küçük adımların da devasa bir fark yaratacağı kanaatindeyim. Kendi hayatımızda, kendi küçük dünyamızda yapacağımız minik değişikliklerle, en azından kendi kontrolümüzde olan faktörleri çok daha kolay yönetebiliriz. Unutmayalım ki hayat, konfor alanımızın tam kıyısında başlar.
Toparlamak gerekirse; kitapta benim bu satırlara sığdıramadığım, değinmeye fırsat bulamadığım daha onlarca sarsıcı faktör ve pratik çözüm önerisi var. İlk boş vaktinizde hatta o “sıkılma” anlarınızdan birinde bu kitaba muhakkak bir şans vermenizi tavsiye ederim. Ve son bir not: Eğer bu değerlendirme yazısını buraya kadar bildirimlere yenik düşmeden, araya bir kaydırma seansı sıkıştırmadan ve dikkatinizi dağıtmadan okumayı başardıysanız sizi tebrik ederim; Çünkü siz bireysel isyanınızı çoktan başlatmışsınız demektir. Ama eğer okurken zihniniz birkaç kez o “bin tilkiye” takılıp gittiyse… İnanın bana, bu kitabın kapağını aralamanın vakti geldi de geçiyor.
- Uyar, İ. (2024). Johann Hari, Çalınan Dikkat: Neden Odaklanamıyoruz?, Çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, 2022, 320 s. İnsan ve Toplum, 14(2), 204-208. https://izlik.org/JA44SB92YT ↩︎
- H. G. Lund ve diğ., “Sleep panems and predicton of disturbed sleep in a large populaıion of college sıudents”, Journal of Adolescent Health, 46 (2), 2010, s. 1 24-32. ↩︎

Ahmet Furkan Duman, 2004 yılında Aksaray’da doğdu. Eğitimine İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümünde 4. sınıf öğrencisi olarak devam etmektedir. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde çift anadal programını sürdürmekte ve İLEM bünyesinde 2. kademe eğitimine devam etmektedir. Temel ilgi alanları arasında makroekonomi, merkez bankacılığı, kamu maliyesi ve politik ekonomi yer almaktadır.