Nazari İlimlerin Cümle Kapısı

Yazar: Enes Fatih Şöhretli

Ömer Türker

İslam Düşünce Gelenekleri, Ömer Türker’in Cins Dergisinde yayımlanmakta olan “İslam Düşüncesi ve Çağdaş Sorunlar” üst başlıklı yazı serisinden derlenerek kitap haline getirilmiştir. Türker, kitabın önsözünde evren tarihi fikri, evrim teorisi ve cinsiyet tartışmaları gibi çağdaş sorunların yorumlanabilmesi için fikri bir altyapı oluşturmayı amaçladığını söyler.  Bu amaca binaen önce İslam Düşüncesi kısmını sonra Çağdaş Sorunlar kısmını yazıp yayımlamıştır. Kitap, bu ilk bölümün kisve-i taba bürünmüş halidir. Türker, yine önsözde; kitapta kelam, felsefe ve tasavvuf geleneklerinin varlık, bilgi, insan, Tanrı ve Tanrı-alem ilişkisi hakkındaki görüşlerin özlü bir anlatımının verildiğini ve bu geleneklerin gücü ve sınırlarının değerlendirildiğini kaydediyor. Doğrusu kitabın konusu ve sebebi telifi bundan ibarettir.

Kisve-i Tab’a bürünmek: Kitaplaştırmak

Burada esas soru, bunun ne şekilde ve ne ölçekte yapıldığıdır?

Kitap, nazari ilimleri dayandırdığımız aklın, İslam düşünce geleneklerinde neye tekabül ettiğini açıklayan bir giriş yazısıyla başlar.

  • Kitabın Bölümleri

İlk bölüm kelam geleneğine ayrılmıştır. Bu bölümde sırasıyla varlık, alem, insan, Tanrı-alem meseleleri hakkında kelamcıların kahir ekseriyetinin icma ettiği görüşleri derç edilmiştir. Bölüm boyunca farklı kelam ekollerinin ağız birliği ettiği meseleler kaydedilmeye çalışılmış mezhepten mezhebe farklılık gösteren tali tartışmalara girmekten kaçınılmıştır. Sözgelimi teorik fiziğe dair; kimi kelamcılarca kabul görmüş fakat bütün bir geleneğe mal olamamış arazcılık ve zühur-kümun teorilerine birer paragrafla değinilmiş, zamanla kelam geleneğiyle beraber anılacak olan atomculuğa ise nispeten daha geniş yer verilmiştir. Bölümün son yazısı kelam geleneğinin etraflı bir eleştirisine ayrılmıştır.

Felsefe geleneğine ayrılan ikinci bölüm, İslam filozofları dediğimiz epistemik cemaatin oluşum sürecini ve gelişimini anlatan bir yazıyla başlar. Bu yazıya özet bir İslam Felsefesi Tarihi diyebiliriz. Bu yazıyı, İslam filozoflarının varlık ve bilgi felsefesine dair görüşlerini, alem tasavvurlarını, nedensellik, tabiat ve nefs teorilerini son olarak Tanrı-alem ilişkisine dair görüşlerini özetleyen yazılar takip edecektir. Tıpkı ilk bölümde olduğu gibi bu bölümün sonunda da hoca söz konusu geleneği mihenge vurur.

Aynı izlek takip edilerek Tasavvuf geleneğine ayrılmış olan üçüncü bölüm kitabın son bölümüdür. Mutasavvıfların insan, varlık ve alem tasavvurlarına birer yazı ayrılmış yine bir kapanış yazısıyla bölüm hitama erdirilmiştir.

  • İçerik ve Üslup

Kitapta, farklı yazarlar tarafından yazılmış farklı eserleri mütalaa edersek ancak devşirebileceğimiz bir müktesebatın tek eserde mezcedildiğini görebiliriz. Bu bağlamda eserin muadilinin olmadığını söylesek mübalağa etmiş sayılmayız. Nazari ilimler geleneğimize girizgah için birebir olduğunu düşünmekle beraber klasiklerle muhatap olmadan evvel bakılacak son kitabın yine İslam Düşünce Gelenekleri olabileceğini de söyleyebiliriz.

İbn Sina (980-1037)

Kadim ulema için eserin özlü olması esastır alim eserini elden geldiğince kısa telif etmek çabasındadır. Talebe, hoca eşliğinde onu tafsilatıyla okur; Müderris ise bu kabilden kısa bir eseri okuduğunda bilgilerini tazeler. Müderris için bile artık o eser müracaat edilecek bir kaynak olur. Kısa yazma temayülü, ifade kabiliyetini şüphesiz yükselttiği gibi şerh geleneğinin de gelişmesini sağlamıştır. Haliyle yazmak aynı zamanda müellifin kısa yazarak maharet arz edeceği bir alandır. Hoca böyle bir yola gitmiş ve bu motivasyonla eserini telif etmiş fikrine varabiliriz fakat şerhe muhtaç birtakım hususların olduğunu unutmamak gerekir. Eser bu özelliğiyle nazari ilimlerin cümle kapısı unvanına namzettir. Mukaddimede de sonrasında da sık sık muhatap olmamız gerekecektir.

Bu durumu somutlaştırmak gerekirse; kelam geleneğinin “varlık” sonucuna “Allah + masiva (alem)” işleminden ulaştığını, felsefe geleneğinde “zorunlu-mümkün varlık” ayrımına gidildiğini, mutasavvıflarca “varlık olmak bakımından varlık Hak’tır” önermesinin kabul gördüğünü bir eser üzerinden görebilmekteyiz. Bu ilimlerle meşgul biri için böylesi bir yekuna ulaşmak okurun şahsi gayretini gerektirecektir. Mutezili görüşlere, müteahhir dönem Eşari ve Maturidi eserlerine, hiç değilse İbn Sina felsefesine, İbn Arabi düşüncesine kısmen de olsa hakim olmayı zorunlu kılan bir gayretten bahsediyorum.

İmam Gazali (?-1111)

Eserin bir diğer özelliği söz konusu geleneklerin dönüşümlerine dair dönüm noktalarını da kaydediyor olmasıdır. Misal, kelamcılar bir müddet Allah dışında her şeyin cisim olduğunu onların görünürlüklerinin oluştukları atomların yoğunluğuna bağlı olduğunu düşündüler. Atomları yoğun olanlar (kesifler), gözle görülebiliyorken; atomları seyrek olanlar (latifler), gözle görülemezler. Bu düşünce Ragıb el-Isfahani ve İmam Gazali vesilesiyle değişecek ve İbn Sinacı nefs teorisi resmen kelamcılarca kabul görecektir. Yazar kelam geleneğinde bu tür kırılmaları kitabın geneline yedirmişken felsefe geleneğinde yaşanan kırılmaları müstakil bir bölüm altında toplamıştır.

  • Okurun Gözünden Kitap

Okur olarak tıpkı felsefe geleneğinde olduğu gibi kelam ve tasavvuf geleneği bölümlerinde de tarihsel gelişimi bütüncül bir şekilde görebileceğimiz birer yazının ve tafsilata girilmeyen yerlerde ileri okumalara yönelik listelerin beklentisi içerisine girilebilir. Tabi burada Ömer Türker’in ihtisas alanının İslam Felsefesi olduğunu ve eseri bir dergide tefrika ettiğini göz önünde bulundurmak gerekir. Yine de hocadan ders alanlar ve kitaplarını okuyanlar kelam ve tasavvufta da ne denli vukufiyetinin olduğunu takdir edecek ve bu beklentiye kaçınılmaz gireceklerdir.

Vukufiyet: Bir şeye vakıf olmak, o şeyden haberdar olmak anlamlarına gelmektedir. Arapça kökenlidir.

Okurun, beklentilerinden biri de tasavvuf geleneğinin daha geniş bir şekilde yazılmış olmasıdır. Felsefe Geleneği bölümünde Kadim Bilimler Geleneğinin Temel İlkeleri: Nedensellik, Tabiat, Nefs başlıklı bir yazı ayrılmıştır. Bu ilkelerin felsefe geleneğine mahsus olduğunu biliyoruz fakat Tasavvuf Geleneği bölümünde de meseleyi takviye edecek zait bölümler eklenebilirdi. Naçizane riyazet ve mücahede yöntemi üzerine müstakil bir yazının yazılmış olması iyi olurdu. Ancak bazı konular hakkında müstakil başlıkların açılmamasının sebebi diğer konu başlıkları altında bu eksikliklerin telafi edildiği, lafı uzatmanın lüzumsuz olacağı düşüncesi olabilir. Bu durumun bir örneği kelam geleneğinin nedensellik ilkesinin mukabilinde vazettiği görüşün Kelam Geleneğinin Gücü ve Sınırları yazısında özetlenmesidir. Onlar determinist anlayışı reddederek -illiyet bağını- ardışıklığın ancak adetullahtan olduğunu söylemişler, ardışıklığın bozulmasının aklen mümkün olduğunu iddia etmişlerdir. Bu cümlelerden sonra kelamcıların anti-determinist görüşlerini anlatan müstakil bir yazı yazmak gereksiz olacaktır.

El-Kindî

Eserin yazımında müellifin gelenek olma payesi kazanmış genel kabulü esas aldığını hatırlatmakta fayda var. Örnek verecek olursak filozoflarca varoluşa dair hakim görüş sudur teorisidir. Kitapta filozofların varlık görüşünü anlatırken haliyle suduru esas alır. Halbuki ilk İslam filozofu olarak bilinen Kindi hudus teorisini ve illiyeti birlikte kabul eder. Fakat bu görüş bir toplulukça benimsenmemiştir. Eserden bu gibi ayrıntılara girilmesini beklemek yersiz olacaktır. Eser, bu ve bunun gibi ana akımın görüşünün esas alındığı önermelerden örülmüştür. Okurun eğer bu metinle nazari ilimlere başladıysa bu kabilden ayrıntılara ulaşabileceği ek okumalar yapması yahut terminolojiye biraz olsun aşinalığının olması gerekecektir. Neticede bu sebepten kitap yekten ve takviye okumalar yapmaksızın okunacak bir eser değildir.

Kindî; felsefe, tıp, matematik astronomi, ilahiyat, psikoloji, fizik, kimya ve müziğe kadar pek çok bilim dalında eser yazan İslam bilginlerindendir.

Yazımızı bitirirken Ömer Türker Hoca’nın Felsefe Geleneğinin Gücü ve Sınırları yazısına koyduğu epigrafa dikkat çekmek isteriz; “yiğit düştüğü yerden kalkar”. Bu cümle bir yargı ifadesi gibi görünse de esasında bir dua ve temennidir. İslam düşüncesi üç ayrı metot izleyerek üç ayrı düşün damarıyla beslenegelmiştir. Günümüzde bu damarlar tahrip olmuştur. Verilen bunca emek damara kan yürüsün, yiğit düştüğü yerden kalksın diyedir.


Enes Fatih Şöhretli

Yozgat doğumlu. Ortaöğrenimini Kayseri’de tamamladı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi. İLEM Kademe programında I. aşama öğrencisi.

Leave a Comment

Son Yazılar